Balyoz davası

Balyoz: Darbe mi? Kumpas mı? - 7

Balyoz davasında sanıkların ve sanık avukatlarının üzerinde en fazla durdukları konu, hiç şüphesiz “zamanlama çelişkileri” oldu... Büyük bir bölümü, artık herkesin ezberlediği 11 No’lu CD’de ve 5 No’lu harddisk’te yer alan bu çelişkiler, sanıklara ve sanık avukatlarına göre Balyoz’un, 2003’ten yıllar sonra bir “kumpas çetesi” tarafından yazılmış bir senaryo olduğunu kesin olarak ispatlamaktadır.

Balyoz davası 2010 yılında başladı. [Fotoğraf: AA / Arşiv]

Dava dosyasındaki çok sayıda “zamanlama çelişkisi” bulunduğunu söylerken neyi kast ediyoruz? Bu noktaya açıklık getirerek başlayalım...

Biliyorsunuz, dava dosyasındaki dijital belgeler en erken 2002 ve en geç 2003 tarihini taşıyor... Hal böyleyken, davanın ileri aşamalarında çok sayıda belgede 2002 ya da 2003’ten yıllar sonrasına tarihlenen kimi olgusal durumların ortaya çıkması, davada mutlaka izah edilmesi gereken bir soru işareti doğurdu.

Örnekleyelim: Diyelim 2003 tarihli bir “el konacak ecza depoları” listesinde 2006’da kurulduğu kesin olan bir ecza deposunun adına rastlanıyor... Ya da diyelim, yasaklanacak yayınlar listesinde 2003’te yayında olmadığı kesin olan bir derginin adıyla karşılaşılıyor... Böyle şeyler... Bunların tamamını karşılamak üzere bir aşamada “zamanlama çelişkileri” ifadesi kullanılmaya başladı ve Balyoz davasına “kumpas” diyenlerle “darbe” diyenlerin ortaklaşa baş vurdukları bir adlandırma olarak yerleşti.

Sanıklar ve avukatları, açığa çıkan her yeni zamanlama çelişkisinde, “2003’te bu belgeleri yazanlar sonraki yıllarda gelişecek olayları öngöremeyeceklerine göre” diye başlayıp mealen şöyle devam eden bir savunma çizgisi kurdular:

“Öyleyse, o belgeler 2002 ya da 2003’te değil, o tarihten yıllar sonra bir ‘kumpas çetesi’ tarafından sanki 2003’te askerler tarafından hazırlanmış süsü verilerek oluşturulmuştur.” (Biliyorsunuz, bilgisayarın tarih ve saatten oluşan üst verilerini manuel olarak değiştirerek istediğiniz kadar “eski” belge üretebilirsiniz. İddia o ki, “kumpas çetesi” de böyle yapmıştır.)

Tabii bu faaliyet sırasında kaçınılmaz hatalar yapılmış ve böylece ortaya birtakım “zamanlama çelişkileri” çıkmıştır. Peki, bu senaryo ne zaman kaleme alınmıştır? Tabii ki en yeni zamanlama çelişkisi hangi tarihte ortaya çıkmışsa, en erken o tarihte... Dava sürecinde ortaya çıkartılan en yakın zamanlama çelişkisinin tarihi 2009 olarak kayda geçti; yani üzerinde 2003 tarihi bulunan bir belgede 2009’dan önce var olmadığı kesin olan olgusal bir bilgiye rastlandı... Bu durumda dendi ki, bir “kumpas çetesi” en erken 2009’da oturup “Balyoz senaryosu”nu yazmıştır.

Gölcük’ten (6 Aralık 2010) önce...

Sanıkların ve avukatların bu izahı, ortaya çıkan zamanlama çelişkilerini teorik olarak izah edebiliyordu, model olarak bu izahta bir sorun yoktu. Fakat “senaryo” ya da “kumpas” izahı, bazı rakamlarla birlikte düşünüldüğünde ona inanmak çok zorlaşıyordu.

Düşünün, birileri 2009’da oturacaklar bilgisayar başına ve o tarihten altı yıl öncesine dair, içinde 15 bine yakın somut kişi ve kurum içeren binlerce belgeden oluşan bir darbe planı kurgulayacaklar, sonra bunlara dayanarak bir mahkeme süreci başlatacaklar ve sadece ülkenin değil dünyanın da gözünün önünde yürütülecek açık bir davada foyalarının ortaya çıkmayacağını düşünecekler... Böyle bir şey olabilir mi?

Böyle bir şey olamayacağına inanıyordum, fakat bir yandan da malûm çelişkiler ortada duruyordu. O çaresizlik döneminde, nereden kaynaklandığı gösterilmediği sürece, işaret edilen zamanlama çelişkilerinin “senaryo” iddiasına ciddi bir argüman sağladığını düşünüyor, bunu da yazılarımda belirtiyordum.

O çaresizlik dönemindeki son yazımın tarihi 28 Aralık 2010’du. Taraf’ta yayımlanan yazıda “Bu zamanlama çelişkileri, mahkemeyi, belgelerin sonradan üretilmiş olduğuna karar vermeye sevk edebilecek kadar ciddidir; meğerki savcılar bunların nereden kaynaklandığını izah edebilsinler” demiştim.

Gölcük’ten sonra...

Gölcük’te, Donanma Komutanlığı’nın istihbarat biriminin döşemelerinin altında gizlenmiş olan ve 6 Aralık 2010’daki aramada ortaya çıkartılan yeni belgelerin içeriği daha önce açıklansaydı, 28 Aralık’taki o yazıyı kaleme almazdım. Yani beni, zamanlama çelişkileri konusunda “başka bir izahı olmalı” diye düşündürten şey, Gölcük’te ele geçirilen malzemeydi... Çünkü bu malzeme arasında, hemen hemen bütün zamanlama çelişkilerini barındıran ve sanık avukatlarının “çete ürünü” dediği 11 No’lu CD’nin bir kopyası da vardı; ona da 1 Nolu CD adı verildi.

Soru şuydu: 11 No’lu CD’yi ürettiği söylenen çete, CD’nin bir kopyasını da Donanma’ya hediye etmiş olamayacağına göre, o kopya CD Donanma’nın kalbinde ne arıyordu?

Bu gelişme, sanıkların geliştirdiği, zamanlama çelişkilerini izâh ve izale edebilen modelden farklı bir modeli hâlâ geliştirememiş olmakla birlikte, 11 No’lu CD’nin yargılananların öz malı olduğuna dair inancımı daha da pekiştirdi. 

Çünkü ortada bir CD’den iki kopya varsa, “zamanlama çelişkileri”ni tartışan herkesin kabul etmek zorunda olduğu bir sonuç çıkıyordu ortaya, o da şuydu: 11 No’lu CD’yi kimler üretmişse, 1 No’lu CD’yi de aynı kişiler üretmiştir.

Bu durumda, “kumpas çetesi” ve “senaryo” tezini savunanların yapabileceği tek bir şey kalmıştı: Çete’nin sahte CD’den bir kopya daha üretip Donanma’nın kalbine yerleştirdiklerini savunmak... Nitekim aynen öyle yaptılar.

Ben ise Gölcük’ten sonra tıpkı onlar gibi bu çelişkileri izale edecek başka bir model geliştirdim. Modelim, “Bir çete, 2009’da oturup 2003’e dair bir darbe senaryosu yazdı” iddiasını öne sürenlerin “çete”ye atfettikleri hilenin aynısını Balyoz darbecilerinin uygulamış olabilecekleri esasına dayanıyordu...

Nasıl ki onlar, “Çete, bilgisayarda hazırladıkları her dosyanın üst verilerini manuel olarak değiştiriyor, gerçekte 2009’da üretilen bir dokümanı 2003’te üretilmiş gibi gösteriyordu” diyorlarsa, ben de şunu diyordum:

11 No’lu CD darbecilerin öz malıdır. Darbenin hafızasını her daim taze tutmak için CD’deki dosyalarda yer alan bilgileri sürekli güncelliyorlardı. Yeni bir bilgi girdiklerinde ise bilgisayarın tarihini bir istihbarata karşı koyma tekniği çerçevesinde manuel olarak eskiye ayarlıyorlardı. Ki böylece, ola ki belgeler deşifre olduğunda, ‘zamanlama çelişkileri’ni öne sürerek ‘her şey sahte, her şey senaryo’ iddiasını öne sürebilsinler...

Davanın 1 numaralı sanığı Çetin Doğan’ın kızı Pınar Doğan ve damadı Dani Rodrik, hazırladıkları “Çetin Doğan ve Gerçekler” blogunda benim geliştirdiğim modelle ilgili olarak kaleme aldıkları yazıda modeli kategorik olarak reddetmediler, “olabilir” dediler, çünkü neticede kendilerinin “olaydan altı yıl sonra yazılmış senaryo” izahı da varsayıma dayanan bir modelden başka bir şey değildi. İtirazları başka bir noktayaydı. Şöyle yazdılar:

“Bu tuhaf senaryo gerçekleşmiş olsa dahi, belge ve CD’lerin üstverileri değiştirilmiş olduğundan ve belgelerin gerçekte ne zaman en son kaydedildiğini yansıtmadığından hukuki olarak delil kabul edilmeleri zaten mümkün değil.”

O zaman da yazdım, söyledikleri hukuki çerçevede anlamlı olabilir, haklı da olabilirler, fakat benim meselem mahkemeyle değil, kamuoyuyla... Benim derdim, 11 No’lu CD’deki zamanlama çelişkilerinin, “sahtekârlar çetesi” varsayımı olmaksızın da izale edilebileceğini göstermek...

Cezaların çoğu savunulamaz nitelikte

Bu dizinin sonunda, Balyoz davasında verilen cezalarla ilgili olarak kişisel kanaatimi belirtmek istiyorum.

Sonuçlar ilk açıklandığında, sanıkların tümünün 15-20 yılık mahkûmiyetlere çarptırılmasına herkes gibi ben de çok şaşırmıştım. O zaman, herkes gibi ben de emri veren üst rütbeli subaylarla -biliyorum, kanunsuz emre itaat edilmez ama- onları uygulayan ast rütbelilerin suçları  arasında hiçbir ayrım gözetilmemesinin adaletli bir tutum olmadığı argümanından yola çıkarak varmıştım bu sonuca. Nitekim Yargıtay, kararında bu yönde bazı tashihler de yaptı.

Fakat şimdi, “imzasız word dokümanlar” bahsinde de yazdığım gibi, o dokümanlardaki görevlendirme listelerinde adları yazılı personelin, olan bitenden hiç haberlerinin olmaması ihtimalini düşündüğümde (bu ihtimalin neden çok güçlü olduğunu orada anlatmıştım), cezalar konusunda daha farklı bir noktaya geldim. Şimdi, açıkçası, o listelerde yer alanların tümünün, darbe planından haberdar oldukları gösterilebilenler müstesna olmak üzere, hiçbir cezaya çarptırılmamaları gerektiğini düşünüyorum.

Bu diziyi neden yazdım?

Demokrat Yargı çevreleri, ortada bir plan olsa da “teşebbüs” olmadığı gerekçesiyle bütün sanıklar açısından bir “cezasızlık” halinin olduğunu savunuyorlar. Mesela, Demokrat Yargı’nın önde gelen isimlerinden, hâkim Faruk Özsu şöyle yazmıştı:

“(...) Ne Yalman / Özkök’ün çekingenlikleri ne de Çetin Doğan’ın kalbinin teklemesi 2003’te kendiliğinden biten bir süreçte ‘teşebbüs’ bulunduğunu kabule imkân verir. Ve dolayısıyla ortada açık bir ‘cezasızlık hâli’ var. Bu dakikadan sonra delil tartışması yapmak da laf-ı güzaftır.” (Radikal, 13 Ocak 2014).

Tartışmayı “suç ve ceza” dairesinin sınırları içinde kalarak yürüttüğümüz takdirde (ve tabii Faruk Özsu’nun ”teşebbüs yok” derken koyduğu ölçüler geçerliyse), ortada gerçekten de bir “cezasızlık hâli” olabilir.

Fakat hemen eklemeliyim: Yasada “teşebbüs” hâli gerçekten de böyle yorumlamaya elverişliyse, hızla değiştirilmelidir. Çünkü bu durumda darbe planı yapmanın hiçbir riski kalmıyor. Darbeciler korkusuzca plan yapılabilir, çünkü nasıl olsa teşebbüse geçmeden yakayı ele verirlerse “cezasızlık” söz konusudur. Teşebbüse geçip, yani mesela tankları sokağa salıp da başarılı olurlarsa yine sorun yok, çünkü o noktadan sonra kendi hukukları geçerli oluyor. Bu durumda demokrasinin, darbecileri teşebbüs ânında tespit edip onları durdurmak ve mahkeme önüne çakırmak dışında bir şansı kalmıyor demektir.

Diyelim ki bugünkü yasalar çerçevesinde durum böyledir ve Demokrat Yargı çevreleri haklıdır. Peki, böyledir diye Balyoz mevzuunu tartışamayacak mıyız? Benim itirazım buraya...

İtirazımı, 21 Ocak 2014’te Türkiye gazetesi için kaleme aldığım yazıda ayrıntılandırmıştım... Bu diziyi, bir anlamıyla “ben bu diziyi neden yazdım” sorusunun cevabını da içeren o yazının ilgili bölümüyle bitiriyorum:

Ben bir gazeteciyim ve kendimi hukuk tartışmasıyla sınırlı tutamam... Çünkü Faruk Özsu’nun salt hukuki yaklaşımla vardığı “cezasızlık hâli” kanaati, vesayetçi güçlerle sivil destekçilerini kesmiyor ve onlar kamuoyunda başka bir kanaat oluşturmaya gayret ediyorlar... Onlar, 2002’den sonra sadece “teşebbüs”ün değil, hiçbir şeyin olmadığı yönünde bir kamuoyu kanaati oluşturmaya, yani gözümüzün önünde cereyan eden tarihi tümüyle silmeye çalışıyorlar.

Ben de, yaşadığımız tarih konusunda kendi algım ve inancım neyse, onu kamuoyuna aktarmaya gayret ediyorum... Derdim, birilerinin hapis yatması değil... Ortada gerçekten de bir “cezasızlık hâli” varsa ve yargının nihai kanaati bu yönde olur da herkes tahliye edilirse, benim bu yöndeki gayretim değişmeyecek; yine 2002’yi izleyen yıllarda atlattığımız badireleri anlatmaya devam edeceğim.

“Teşebbüs”ün olmadığına, dolayısıyla “suç”un da  oluşmadığına inanan bir hukukçu için “Bu dakikadan sonra delil tartışması yapmak laf-ı güzaf” olabilir gerçekten.

Fakat işi kamuoyuyla olan bir gazeteci için aynı şeyi söyleyemeyiz... Gazeteci bir davayı ele alırken hukukçuların kullandıkları, kullanmak zorunda oldukları kriterlerle konuşup yazmak zorunda değildir.

Herkes hatırlar: Bundan 5-6 yıl kadar önce bir Yargıtay üyesi “dinleme”ye takılmış ve rüşvet aldığı kesin bir biçimde ortaya çıkmıştı. O üye Yargıtay’da yargılandı ve heyet, rüşvetin sabit olmasına rağmen, “delil”in “hukuka aykırı” bir biçimde elde edildiği gerekçesiyle “ceza”ya hükmetmedi.

Bu olayda bir hukukçu için eleştirecek bir şey yoktur, sözü de orada biter. Oysa, hükme itiraz etmese de, bir gazetecinin bu hikâyeye dair söyleyecek çok şeyi vardır.

Yeniden yargılama: Hakikat için de...

Son beş yıldaki darbe davalarının tümüyle “tertip” olduğu, bu davalarda yargılananların tamamının hiçbir suça bulaşmamış “kahramanlar” sayılması gerektiğini savunanlar, 17 Aralık’tan sonra yanlarında hiç beklemedikleri destekçiler bulmaya başladılar.

Bu ilginç sonucu doğuran şey, 17 Aralık süreciydi... Darbe davalarına bakan hâkimlerle savcıların yolsuzluk operasyonlarını da yürüten kadro olmasından hareket edildi ve yolsuzluk soruşturmalarının “tertip” olduğu düşüncesine kamuoyu kazanmak için darbe davalarının da “tertip” olabileceği iddiası ortaya atıldı.

7 Şubat’ın (2012) ve 17 Aralık’ın (2013) bize yeni şeyler gösterdiği muhakkak: Bu yeni şeylerin ışığında, darbe davaları yürütülürken, onların içine bazı başka hesapların da karıştırılmış olabileceğini ben de düşünmeye başladım. (Eskiden sadece kasıt içermeyen hatalar yapılmış olabileceğine inanıyordum).

Bu “hesap”lar, davaları yürütenlerin “suçlu”ları tespit etmek ve cezalandırmak amacının ötesine geçip mümkün olduğu kadar çok subayın tasfiyesi amacına yönelmiş olabilir.

Tarafsızlığı konusunda herkesin ittifak edeceği bir mahkemenin yürüteceği bir yeniden yargılama süreci, sadece herkesin boyun eğeceği bir adaletin değil, herkesin boyun eğeceği bir hakikatin de ortaya çıkmasını sağlayabilir.

Belki ancak böylece, davaların başından beri “2002’den sonra seçilmiş hükümete karşı hiçbir gayri meşru girişim olmadı, her şey senaryo, her şey tertip” propagandasını yürüten ve doğrusu hayli de etkili olan kesimlerin yol açtığı dezenformasyon durdurulabilir.

Alper Görmüş

Gazeteciliğe 1978'de Aydınlık gazetesinde başladı. Nokta ve Aktüel dergilerinde çalıştı. Taraf ve Türkiye gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı.Yeni Şafak'ta Kürşat Bumin'le birlikte medya eleştirisi yapan 'Medyakronik' köşesini hazırladı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;