Türkiye

'Bizi kutuplaşmadan kim kurtaracak?'

İslâmcılık üzerine çalışan akademisyenlerden Prof. İsmail Kara, Türkiye’de din üzerinden bir kutuplaşma olduğu görüşünde. Kara, “Diyelim ki, siyasetçiler ve siyasi merkez daha kolay yönetebilmek ve kendi tarafına çekmek için kutuplaşmayı artırıyor. Peki, üniversitelere, fikir ve sanat adamlarına, basına ne oluyor?” diyor. Kara, herkesin aynı düşünemeyeceğini ama çözüm arayışına müspet katkı vermesi gerektiğini söylüyor.

Konular: Türkiye
Fotoğraf:Al Jazeera Türk

Türkiye'de İslâmcılık denince akla ilk gelen isimlerden biri, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. İsmail Kara'dır. İlki 1986'da çıkan, üç ciltlik "Türkiye'de İslâmcılık Düşüncesi" başlıklı antolojinin sahibi olan Kara, çok sayıda kitaba ve makâleye de imza attı. Kara, ilk cildini 2008 yılında yayımladığı ‘’Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele olarak İslâm’’ başlıklı kitabının ikinci bölümünü de geçtiğimiz günlerde yayımladı. Kitabın ikinci bölümünün başlıkları, “Türk usûlü laiklik”, “Türkiye’de din eğitimi var mı?” ve “Dini yayıncılık ve dini fikriyatın merhaleleri”… Kara ile kitaplarından yola çıkarak Türkiye’de İslâm’ın devlet nezdinde hâlâ bir mesele olup olmadığını, Türkiye’de İslâmi bir yükseliş olup olmadığını ve ‘’Yeni Selefilik’’ akımını konuştuk.

‘’Taraflar meseleyi derinleştiriyor’’

‘’Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele olarak İslâm’’ başlıklı kitabınızın ikinci cildini geçtiğimiz günlerde yayımladınız. Kitaplarınızdan hareketle mülâkata şu soru ile başlasam: Türkiye’de İslâmi referansları kuvvetli bir siyasi parti, 14 senedir iktidar. Sizce, İslâm artık bir mesele olmaktan çıktı mı? Ya da çıkma sürecinde mi?

Bunu, dua kabul edelim. Keşke mesele o kadar sade ve kolay olsa. Türkiye’de İslâm’ın bir mesele haline gelişinin aktörleri arasında dün ve bugün Müslümanlar, dini gruplar ve İslâmcılar var, siyasi merkez olarak Ankara ve Cumhuriyet ideolojisi var, uluslararası çevreler var. Bunların hepsi kendi öncelikleri istikametinde bu mesele ile ilgileniyor veya uğraşıyor. Çok partili hayata geçildiği andan itibaren bazı iyileştirmeler var, bugün de var, ama benim baktığım yerden mesele çözülmekten ziyade derinleşiyor. Özellikle din merkezli kutuplaşmaların artması mânâsında… Kutuplaşmaların arttığı bir ortamda çözüme doğru iyileşmeden bahsedilebilir mi? Bugünün şartlarında din meselesini tartışma konusu olmaktan çıkaramazsınız, ama sert kutuplaşmalara sebebiyet veren bir alan olmaktan çıkarabilirsiniz. Türkiye bunu mutlaka yapmalıdır, başka türlü demokrasi ve laiklik dahil hiçbir sahada sıhhatli yol alamayacağız.

Şimdi tarih kesiti olarak Cumhuriyet Türkiyesi ile sınırlı kalacaksak eğer, İslâm’ın bir mesele haline gelişi Cumhuriyet ideolojisinin İslâm’ı paranteze alması ile başlıyor. Cumhuriyet ideolojisi aslında İslâm’ı tamamen terketmiyor, dışlamıyor. Fakat bunu olabildiğince en alt seviyeye indiriyor, kontrol altına alıyor, bazen kendisi için kullanıyor, istismar ediyor. Kontrolün bir ileri aşaması baskı, biçimsizleştirme demek, bunu da yapıyor. Gerekçe güya tehdidi, irticayı ortadan kaldırmak, din istismarını önlemek, hatta gerçek dini anlatmak. Fakat, en önemli husus 1924’ten itibaren İslâm’ın paranteze alınması bence. Ben şunu da söylüyorum: İslâm’ın bir mesele haline gelişi Cumhuriyet ile de başlamış değil. Osmanlı modernleşmesi ile başlıyor, fakat Cumhuriyet devrinde kontrol, baskı, biçimsizleştirme artıyor. Geliyoruz bugünlere.

İsmail Kara'nın son kitabı

Türkiye’de şöyle bir açmaz var ve bu konuda mesafe kat edemedik. İslâm ve din Türkiye’den soyutlanamaz. Bunu herkes bir şekilde biliyor gibi. Onun için bizde, dün de bugün de modernleşme ile dindarlaşma içiçe gidiyor. Fakat hangi seviyede? Türkiye’yi taşıyabilecek bir düzeyde mi? Tercihlerini modernleşmeden yana yapmış olanlar, dinin geriletici bir fonksiyonu olduğunu düşünüyor ve reform istiyor, dinin şahsileştirilmesini, vicdana hapsedilmesini talep ediyor. Bu batıdan gelmiş ve karşılık bulmuş kuvvetli bir fikir. Bir ucu aydınlanma felsefesine, diğer ucu modern bilim anlayışına ve pozitivizme çıkıyor. Kapitalizmi de unutmayalım. Dini kendi tabii şartlarında bıraktığınız zaman, modernleşme süreci, yani bu uçların hepsi aksayabilir, zayıflayabilir diye düşünüyorlar. İşte, ‘’din terakkiye mânidir” sloganı buralardan çıkıyor. Dini kontrol ve baskı altına aldığınız zaman da açık veya örtük dini taleplerle karşılaşıyorsunuz. Bu sefer farklı kademelerde din merkezli muhalif unsurlar boy veriyor. Fikren ve fiilen… Çünkü, dinin ve dindarlığın kendi tabiatı ve şartları var. İtirazlar, muhalif çıkışlar başlıyor. Bu çift taraflı, belki çok taraflı bir problem ve bu problem çok yönlü olarak devam ediyor. Bu mesele ülkemizde üst düzeyde anlaşılmış, üst düzeyde çözülmüş değil. Palyatif tedbirlerle idare ediyor, günü kurtarıyoruz.

‘’Laikliği destekleyen din eğitimi anlayışı kuvvetleniyor’’

Şu anda İslâmi referansları güçlü bir şekilde dile getiren, devlete hâkim olan bir siyasi merkez var. Hatta, bugün artık iyi bir liseye yerleşmek için ortaokul öğrencileri, iyi bir fen ve matematik bilgisi yanında din bilgisi de bilmek zorunda. Okullara Siyer, Kur'an-ı Kerim dersleri konuldu. Eğitimden örneklendiriyorum, zira yeni toplumu şekillendirme aracı olarak en güçlü araç eğitim. Tüm bunlar artık İslâm’ı bir mesele olarak görmekten çıkıldığına işaret etmiyor mu?

İyileşmeler varsa görmezden gelmeyelim ama sorunuzun cevabı hayırdır. Bu sadece bir partinin, bir iktidarın, bir iki sorunun, bir iki dersin işi değil, en azından benim açımdan değil. Kitabımın ikinci cildinin ikinci bölümü, din eğitimi ve laiklik konularına ayrılmıştır. Burada din derslerini, imam hatip liselerini, ilahiyat fakültelerini, Müslüman kolejlerini ele alıyor ve tartışıyorum. Türkiye’de kutuplaşma, din meselelerini tartışma biçimini ve muhtevayı da tayin ettiği için esasa, derin meseleye gelemiyoruz. Esası şu ki; Türkiye’de teknik mânâda din eğitimi yoktur. Türkiye’de laik sistem içerisinde bir din eğitimi vardır. Onun için başlıklarımdan biri ‘’İlahiyat fakülteleri dini kurumlar mı, laik kurumlar mı?’’ Diyanet de öyle… Şimdi siz, din dersi başlığını görüp bunu bütünüyle dini bir şey, İslâm’ın yükselişi olarak anlarsanız veya imam hatipleri, ilahiyat fakültelerini dinin, İslamiyet’in kendi şartlarına uygun bir eğitim diye görürseniz Türkiye’de zaten hiçbir şeyi yerinde ve ağırlığında tartışamayız. Çok partili hayata geçildiği andan itibaren İslâmlaşma yeniden başlıyor, işin tabiatı gereği canlanıyor, yükseliyor. Ama bunu, “Türkiye’de din eğitimi yükseliyor” şeklinde verirsek, bu işin bir tarafını görmemek mânâsına gelir. Türkiye’de yükselen, laiklik eksenindeki bir din eğitiminin yükselişidir. Hatta biraz tahrik edici ifade ile söyleyeyim, laikliği destekleyen bir din eğitimi anlayışı Türkiye’de kuvvetleniyor. Elbette, Türkiye’nin kültürel tabiatı dolayısıyla dindarlığı da, belki normalleşmeyi de destekliyor bu eğitim.

Türkiye’de İslâm’ın yükselişi yok mu?

Elbette var. Demokratikleşme en alt düzeyde bile kalsa, o toplumun tabiatını canlandırır, baskılanmış olan unsurları daha çok canlandırır. Tek parti kadroları bunu bildikleri için birçok Halk Partili ve Falih Rıfkı gibi gazeteciler, “Demokrasi irticanın geri dönüşüdür” diyorlardı. Şimdi nereden baktığınıza bağlı olarak değişmekle beraber, bir yükseliş var. Fakat bunun, “Türkiye elden gidiyor, şeriat geliyor” şeklinde bir feverana dönüşmesinin reel zemini yok. Bu normalleşmeyi boğmaya dönük uyarılmış ve tahrik edilmiş bir feveran. Hep olageldi. Diyorum ki; burası Müslüman bir ülke, burada İslâm’ın yükselişi olabilir. Bunu kıyamet kopuyor şeklinde ifade etmek bilgisizliğe, ideolojik tarafgirliğe dayanıyor. Psikolojik bölünmüşlüğe, karşı kutuplara yerleşmiş olmaya dayanıyor. Ayrıca, Türkiye’de dindarlaşma, modernleşme ile birlikte gelişip yükseliyor. Zina yasağını kaldırmak dahil AB normlarını en fazla AK Parti iktidarı Türkiye’ye getirdi, öyle değil mi?

Çok partili hayatla birlikte İslâm yeniden canlanmaya başladı. Bu aynı zamanda dünyanın ve Türkiye’nin gidişi ile de alâkalı elbette. Yükselişi etkileyici unsur teke indirgenemez. Ayrıca, İslâm’ın yükselişi demek, tek tip, tek taraflı değil, aynı zamanda demokrasiye, hatta laikliğe katılma demek. Başörtüsü meselesi sadece İslâm’ın yükselişine değil, mütedeyyin ailelerin kız çocuklarının resmi eğitim sisteminin bütün kademelerine katılması, oraya entegre olması demek. Meselâ, darbeler ile dini hareketler arasındaki ilişkilere baktığımızda da bunu görüyoruz. Darbelerin dikkat edilmesi gereken dönüm noktaları olduğunu ısrarla söylüyorum. Darbelerin  Türkiye’de din meselesi ile çok taraflı olarak ciddi bir şekilde ilgilendiğini görüyoruz. Dini açıdan bakarsanız menfi mi, müsbet mi acaba? Türkiye’de sol çevreler, '12 Eylül İslâmcı politikalar yürüttü' diyor ve burada bitiriyor. Bu kadar fukaraca bir değerlendirme olmaz. Bu kadar tek taraflı ve dar bakış açısıyla bu meseleler konuşulamaz. 12 Eylül, Türkiye’deki İslâmi hareketleri aynı zamanda farklı bir şekilde baskı ve kontrol altına alan, dönüştüren, biçimsizleştiren olumsuz bir etki yaptı.

Nasıl dönüştürdü?

Cumhuriyet ideolojisinin ve idaresinin başından beri bildiği iki şey var. Birincisi, İslâm ve Müslümanlık bütünüyle dışarıda tutulamaz. Paranteze alma meselesi bu. İkincisi, İslâm’ın mutlaka sisteme entegre edilmesi ve dönüştürülmesi lâzım. Şimdi bugün de dahil olmak üzere bu iki durum iç içe cereyan ediyor.

Dolayısıyla, bir yerden yükselme ve destek olarak görebileceğiniz şeye, aynı zamanda dönüşmeye bağlı olarak olumsuz anlam da yükleyebilirsiniz. Bu sisteme dahil olmayı genişletirseniz, uluslararası sistemin içine dahil olmak da diyebilirsiniz. Burada soru şu: Sistemin içine dahil olmuş İslâmi bir fikir, söylem ve hareket tehlike midir, yoksa sistem için avantaj mı? Meselâ, imam hatiplerin resmi eğitim süreçleri içinde sayılarının artması, hatta bölgeyi etkileyecek şekilde çoğalması, sisteme dahil olmak açısından müspet mi, menfi mi? İktisadi faaliyetlere, sermaye hareketlerine, şirketleşmeye, bankacılığa katılma -ki bu faaliyetlere İslâmcı kimlikleri ile katılıyorlar- sistem açısından müspet mi, menfi mi? Doğrudan doğruya siyasi faaliyetlere katılma, siyasi parti kurma, iktidara ortak olma, demokrasiyi savunma bütünüyle sistem içinde yer almayı gerektirir mi, gerektirmez mi? Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca bu ilişkiler birbirinin içine giriyor ve çıkıyor. Benim bütün itirazım, ister siyasi merkez tarafından bakın, ister dini merkez tarafından bakın, olup biten şeyleri tek tip açıklama seviyesine düşürmektir. Bunu hem doğru bulmuyorum, hem Türkiye’deki bölünmenin, kutuplaşmanın artması mânâsında da tehlikeli görüyorum.


Fotoğraf:Al Jazeera Türk

"Herkes din üzerinden kutuplaşmayı artırmak için çaba sarfediyor"

Bu kutuplaşma, siyasi merkezlerin işine geliyor tespitleri de yapılıyor. Katılır mısınız bu tespite?

Diyelim ki, siyasetçiler ve siyasi merkez daha kolay yönetebilmek ve kendi tarafına çekmek için kutuplaşmayı artırıyor. Ben bunu hiçbir şekilde onaylamam ama siyasetçi yapar diyelim. Peki, üniversitelere ne oluyor? Fikir ve sanat adamlarına ne oluyor? Güya kamu görevi yaptığını söyleyen basına ne oluyor? Bunlar niçin siyaset dilinin üstüne çıkamıyor ve kutuplaşmayı artırıyor? Bu sorunun arkasından şu geliyor: Bizi, din merkezli kutuplaşmadan kim kurtaracak? Bütün bu unsurların, hususen aydınların kutuplaşmayı azaltmak, meseleleri daha vasıflı bir şekilde anlamak ve yorumlamak için havuza katkı vermesi lâzım, değil mi? Halbuki herkes din üzerinden kutuplaşmayı artırtmak için çaba sarfediyor. Bu çok riskli bir durum. Ben, “Türkiye’de din ile alâkalı olmayan hiçbir mesele yoktur’’ sözünü, bir başlangıç sözü haline getirmeye çalışıyorum. Bunun için din meselesine herkesin kendi inancı, öncelikleri, mesleği ve meşrebi ile irtibatlı olarak fakat mesuliyetli bakması gerekir. Bu konuda hepimizin fikirlerinin aynı olması gerekmez, zaten bu mümkün de değil. Ama çözüm arayışı havuzuna müsbet girdiler verebilir, tenkit kapıları sonuna kadar açık olmakla beraber yapıcı olabiliriz.

‘‘Yerli ve Milli İslâm’’ kavramı için ne düşünüyorsunuz?

Ben yerliliği ve milliliği önemseyen biriyim ama bu ifade 1930’lardan beri siyasi konjonktürle alâkalı ve slogan düzeyinde bir şeydir. Dinde reform meselesini de hatırlatır. İkinci ciltte bununla ilgili uzun bir kısım var. Buna dikkat etmek lâzım.

Bunun bir derinliği olduğunu düşünmüyor musunuz?

Halkta bir karşılığının olduğuna şüphe yok. Bunun bir kültürel arka planı da var ama bu onu siyasi konjonktürel ve sloganik bir şey olmaktan çıkarmaz. Dolayısıyla, ikisini birlikte ele almak lâzım. Anıtkabirin mimarisiyle ilgili yazdığım bir yazının başlığı şudur: ‘’Türkiye’de milli olan, dini olan değilse nedir?’’ Türkiye’de milli olan şeyle dini olan şeyi birbirinden ayırmak o kadar kolay değil. Dini olmadığı zaman milli de olamıyor. Cumhuriyet ideolojisi ve radikal İslâmcılık bunu ayırmaya çalıştı, çalışıyor. Milli ve dini unsurların iç içeliğini ciddi bir mesele olarak görmek lâzım. Türkiye’de din ile devlet de kültürel olarak ayrı değil, bunlar birbirlerini tamamlar. Tarihten ve kültürden geliyor bunlar. Teorik olarak ayırabilirsiniz ama kültürel olarak ayırmak mümkün değil. Bu yüzden Türkiye’de hiç bir yetkili, 'Türk devletinin dini yoktur’' cümlesini talaffuz etmedi, edemiyor diyorum, solda da sağda da.

“Türkiye’de yeni Selefiliğin milli savunucu damarları da var”

Suriye savaşı ile birlikte Türkiye’de Selefi akımların güçlendiğine dair yorumlar da var, bu görüşe katılır mısınız?

Hayır. Burada da bilgisizlikle, uyarılmışlık birbirini besliyor. Türkiye’de XIX. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ‘’yeni Selefiliğin’’ damarları ve savunucuları var. Meselâ, Diyanet İşleri Başkanlığı, imam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri ‘’yeni Selefi’’ din anlayışına çok yakındır ve bunlar aynı zamanda millidir ve esas itibariyle devlet tarafındadır. Pek dikkat edilmeyen bir hususa da işaret edelim. Batıcıların, Cumhuriyet ideolojisinin ve sol, Kemalist kesimin din anlayışı da yeni Selefiliğe hayli yakındır; kaynaklara dönüşü o da savunur, hurafe ve bâtıl inançlara karşı durması da İslâm tarihini ve halk Müslümanlığını tasfiye ile alâkalıdır. 28 Şubat sürecinde ve sonrasında Yaşar Nuri Öztürk başta olmak üzere Kur’an İslamını savunan medyatik hocaların ulusalcılar ve kısmen sol nezdinde hayli kabul görmesinin bir sebebi de budur. İkinci cildin bir bölümü olan “Türk Usûlü Laiklik”in kendini tekke, türbe, mezarlık, okuma-üfleme, tesbih-takke karşıtlığı üzerinden konumlandırmasının arkasında bu da vardır.

Yeni Selefilik’le Cumhuriyet ideolojisini birbirine çok yakınlaştırmadınız mı?

O zaman biraz uzaklaştıralım. Yeni Selefiler kendi anlayışlarına göre daha dini bir anlayışa ve yaşama tarzına, daha dini bir siyasi yapıya sahip olmak istiyorlar, Batıcılar ve Cumhuriyetçiler ise daha laik bir din ve toplum anlayışına ulaşmak peşindeler. Ama bu önemli amaç farklılığı başlangıç cümlelerinin ve mantıklarının birbirine çok yakın olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Onun için Türkiye’deki ‘’yeni Selefi’’ din anlayışına bağlı bir çok insan, grup hatta kurumlar -radikal İslâmcılık kanadındaki şu anda çok zayıflayan unsurlar hariç- aslında millidir, yerlidir ve devlete bağlıdır. Arap Baharı’ndan sonra ‘’Yeni Selefilik’’ denildiği zaman, insanlar bomba ve silahı hatırlıyorlar. Yeni Selefilik buna indirgenemez, hele Türkiye’de hiç indirgenemez. Burada IŞİD adlandırmasının ve bulaşıklığının hatırlattığı hemen hiçbir tablo yoktur. Tam tersine bunlar aslında o tabloların ortaya çıkmaması istikametinde fonksiyon icra eden kurumlardır.

’Yeni Selefiliği’’ biraz daha açabilir misiniz?

Hep söylüyorum, ‘’yeni Selefilik’’ bütünlüğü olan bir din anlayışı ve yorumudur. Bu din yorumu, Kur’an’a ve Sünnet’e, asr-ı saadete dayanmayı ve dönmeyi öngörür. Yer yer veya bütünüyle bozulmuş veya sapmış olduğunu düşündüğü için İslâm tarihini, geleneği, geleneksel din anlayışlarını tasfiye etmeyi benimser. Yeni bir bilgi ve yeni bir yaşama uslûbu, yeni bir ahlâk anlayışı teklif eder. Bu aktif bir yaşama ve ahlâk anlayışıdır. Siyasî ve sosyal talepleri vardır. Sesi gürdür ve talepkârdır. Burada modern ihtiyaçları karşılayacak bir din yorumuna doğru akan unsurlar da var. İnsanlar buna dikkat etmiyorlar ama ‘’yeni selefi’’ hareketlerde aynı zamanda modern bir damar da vardır. Bilgi, anlayış ve yaşama uslubu itibariyle bizi ana kaynaklara ve asr-ı saadete çekiyorlar ama bugüne geldikleri zaman aynı zamanda modern bir ihtiyaçlar manzumesine yorumlar getirme arayışları var. Dilleri büyük ölçüde modern, yer yer sol jargona yakındır. Dikkatli bir göz, bu tür hareketlerdeki muhalif damarlar kadar uyum istikametinde işleyen kanalları da görecektir.

15 Temmuz, dini bilginin ve düşüncenin akışını etkileyecek

Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele olarak İslâm’’ başlıklı kitabınızın ikinci cildinin sonuç bölümünde darbeler konusuna değinirken, parantez içinde ‘’15 Temmuz hâdisesi ne tarafa çekilirse çekilsin, esas tahribat yaptığı alan dini alandır ve katlanarak devam edecek iç yarılmalara sebebiyet vermesi itibariyle bugüne kadar olanların en ciddisidir’’ diyorsunuz. Nedir tam olarak kastettiğiniz?

Şunu söylemek istiyorum; bugüne kadar olan askeri müdahalelerin doğrudan doğruya din ile bir bağlantısı yoktu. Din istismarı ya da irtica meşrulaştırma maddelerinden biriydi. 15 Temmuz’da karşı karşıya kaldığımız hâdisenin daha ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. İsterseniz, ben tam olarak bilmiyorum diyeyim, çünkü herkes bilmiş ve anlamış gibi konuşuyor. 2012-2013 yılından bu yana, beni daha ziyade ilgilendiren husus, cemaat ile siyasi merkez arasındaki tartışma ve mücadele üzerinden dini alanda ortaya çıkan ve taraflarla sınırlı kalmayan, ileride de kalmayacak olan yeni, ciddi ve derin problemlerdir. Geniş mânâsıyla dini problemler… Bu konuda henüz önem atfedeceğim seviyede ciddi ve derin bir arayış ve fikir oluşmuş değil. Benim yoğunlaştığım konu, Türkiye’de din-siyaset ilişkileri, Türkiye’deki İslâm meselesi önümüzdeki yıllarda bu hâdiseden nasıl ve ne ölçüde etkilenecek? Ben, burada siyasi merkezin, aydınların, meslektaşlarımın gördüğünden çok daha fazla derin bir problem ve kriz alanı görüyorum. Bu hâdise doğrudan doğruya Türkiye’deki din alanını, dini grupları, cemaat ve tarikatları, bunların siyasi merkezle ve toplumla ilişkilerini, karşılıklı güvenlerini ve Türkiye’deki dini bilginin, dini düşüncenin akışını ciddi olarak etkileyecek. Bu, beni çok meşgul ediyor ve kaygılandırıyor. Uzak ve yakın tarihi tecrübeleri, sağlama aracı olarak kullandığımda durum fevkalâde sıkıntılı gözüküyor. İnşallah ben yanılırım.

Cemaati bu hâle Ankara getirdi

Tam olarak ne tür sıkıntılar görüyorsunuz?

Çok yönlü. Cemaat’i bu hale Ankara getirdi, AK Parti de dâhil olmak üzere. Şunu hatırlatıyorum, 12 Eylül ihtilali ile birlikte Cemaat, İzmir Bölgesi’nden Türkiye’ye açılmaya başladı. Bunun miladı 12 Eylül’dür. Nasıl oluyor da, 12 Eylül paşaları ve sonra peşinden gelenler, Özal, Demirel, Erdal İnönü, Ecevit, Mesut Yılmaz, Erbakan, Çiller ve Bahçeli iktidarları, 28 Şubat ve son olarak AK Parti, bu süreci en ufak bir şekilde yavaşlatmıyorlar, tam tersine destekliyorlar ve azmanlaştırıyorlar? 1990’lardan sonra buna bir de uluslararası unsur eklendi. 1992’den sonra Ankara devreden çıkmadan yabancı unsurlar da devreye girdi. Cemaatin yurtdışına açılmasını, Rusya’nın kısmen boşalttığı Türki Cumhuriyetlere ve Balkanlara sevkedilmesini Ankara da destekledi, hatta dış unsurlarla ortaklaşa da olsa yönetti. Bu 2010’a, 2013’e kadar da devam etti. Şimdi hâdise bütünüyle dışsallaştırılarak ele alınıyor. Siyaset böyle okuyabilir. Siyaset vatandaşa en kolay nasıl anlatılacak ve toplum nasıl ikna edilecekse o anlatma biçimini tercih eder. Siyasetin anlatma biçimine fazla itiraz etmeyebilir, hatta toplum psikolojisi açısından bunu doğru da görebiliriz ama biz meseleyi böyle ele almak, bu düzeyde, bununla sınırlı olarak anlamak zorunda mıyız? Sadece bu çerçevede anlarsak bir şey anlamış olur muyuz? Biraz daha açılarımızı ve değişkenlerimizi genişletmeliyiz. Benim uğraştığım şey; siyasi merkezle cemaat ve tarikatların ilişkilerini merkeze alarak bu hâdise bu güne nasıl böyle geldi, bunu kimler sağladı ve bunun dini alanda ortaya çıkardığı, çıkaracağı problemler. Nasıl oldu da, dün çok büyük imkan olarak gözüken bir hâdise, bugün en büyük tehlike haline dönüştü. Türkiye bunu kendine nasıl yaptı? Nurculuğun içinden gelen, yeni unsurlar kazanan bir cemaat, bu hâle nasıl geldi? Bizim, birilerinin bunları bütün teferruatıyla tartışmamız ve anlamamız lâzım. Türkiye, henüz bu meseleyi soğukkanlı bir şekilde tartışmaya başlamadı bence. İnşallah başlar diye ümit edelim.

Gülen örgütü üzerinden şekillenen “Cemaat” algısı, Türkiye’deki diğer cemaat ve tarikatların siyasi merkez ile ilişkisini sizce nasıl etkiler?

Ben bunu 2012’de söyledim; bu bizi her bakımdan güvensiz bir alana götürüyor diye. Sadece dini bakımdan değil birçok bakımdan. Şimdi burada iki canlı soru var. Birincisi, diğer cemaat ve tarikatlara doğrudan veya dolaylı müdahaleler olur mu? Buna kimse olamaz diyemez, olabilir. Diyanet’in şûra sonuç bildirgesi işlerin nerelere uzanabileceğinin işaretlerini verdi bence. (15 Temmuz darbe girişimi ardından 3-4 Ağustos 2016'da Ankara'da toplanan Olağanüstü Din Şurası Sonuç Bilgirgesi metnine ulaşmak için: http://webdosya.diyanet.gov.tr/anasayfa/UserFiles/Document/TextDocs/d1b7...) Bundan daha önemli olarak şunu söylüyorum: Cemaatler ve tarikatlar kendi üzerlerinde bugün dünden daha fazla Demokles’in kılıcını hissediyorlar mı? Çünkü bu, bazı yeni biçimsizliklere ve bozulmalara kaynaklık edebilir. Cemaatler, bizim böyle bir derdimiz yok diyorlar. Kısmen doğruyu söylediklerini varsaysak bile hâdisenin tamamının böyle olmadığı kanaatindeyim.

Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın cemaat ve tarikatlarla görüşmeler yaptığına dair haberler geliyor. Yakın veya orta vadede cemaatlerin ve tarikatların ‘’yer üstüne’’ çıkmasını, yasal anlamda görünür olmalarını mümkün görüyor musunuz?

Uzak bir ihtimâl, olabilir. Çünkü, bu İslâm’ı parantezden çıkartmak mânâsına gelir ki, uyarılmış operasyonlar hariç, Türkiye ne siyasi olarak ne de entellektüel olarak böyle bir yönelişe ve güce sahip değil. Olursa, zorlanmış bir erken doğum olabilir.

Bahsettiğiniz parantezi kapatmak, mevcut güçlü siyasi merkeze ve onun liderine nasip olamaz mı?

Hissiyat olarak olabilir gibi gözükebilir. Bence, bu parantezi kaldırmak veya açmak sadece konjonktürel, kişisel, hatta siyasi merkezin tek başına yapabileceği bir şey değil. Bu bir çok şeyi gerektirir. Yeni bir Türkiye ve dünya değerlendirmesi demek bu. Siyaset risk alır ama riski ve belirsizliği sevmez. Pratik ve pragmatik olmak mesleklerinin gereğidir. İlim adamlarının, aydınların, sanatçıların bu konudaki görevleri daha fazla ve yoğun olmalı. Türkiye bunu sağlayamadı, sağlayamıyor. Siyasetle ilim, fikir ve sanat arasındaki ilişkiler oldum olası karşılıklı güvensizlik ve dışlama ilişkisi şeklinde oldu. Böyle devam edilemez. Parantez meselesi için de bunun bir yerden kırılması ve meslek ve meşrepler arasındaki geçişkenliklerin artırılması lâzım. Türkiye yine zor bir dönemden geçiyor, geçecek. İlke düzeyinde anlaştığımız hususları çoğaltmak şart. Bu ilke aşağıya doğru indiği zaman birçok problemi hepimizin razı olacağı şekilde çözebilir. Tersi doğru değil, ihtilaf ve kutuplaşmadan, anlaşacağımız ilkelere varmak imkansız, belki çok zor.

 

Muhabirimize ulaşmak için: <Irfan.Bozan@aljazeera.net>

Muhabirimizi twitterdan takip etmek için: https://twitter.com/irfanbozan70

 

 

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;