Ekonomi

'Mutluluk ekonomisi mümkün'

Küreselleşme mutsuzluğun kaynağı olabilir mi? Yerelleşme akımının öncülerinden Helena Norberg-Hodge küreselleşmenin etkilerini ve mutluluk ekonomisinin yöntemlerini Al Jazeera'ye anlattı. Hodge'ye göre, İsveç'tekiler yalnızlaştığı, Türkler ise ekonomik durumunu yetersiz gördüğü için mutsuz...

Konular: Ekonomi, Türkiye, Dünya
Helen Norberg-Hodge, 30 yılı aşkındır özellikle Tibet ve Bhutan'da yaptığı çalışmalarla küreselleşmenin yerel ekonomi üzerine etkilerini inceliyor. [Fotoğraf: Claire Leimbach]

Dünya Gıda Programı'nın rakamlarına göre, yedi milyar insanın yaşadığı dünyada 805 milyon insan aç. Bu, her 9 kişiden 1'inin açlık çektiği anlamına geliyor. Gelişmekte olan ülkelerin sorunu olarak bilinmesine rağmen gelişmiş ülkelerde de 16 milyon insan açlık çekiyor. 

Peki açlık; geri kalan 6 milyarı aşkın insan için risk değil mi? Her ihtiyaca bir 'tık' uzakta olmak, teknolojinin imkanlarına kolaylıkla erişmek, ihtiyaca değil beğeniye göre alışveriş yapmak asla aç kalmayacağımızı garanti altına alıyor mu? 

Yoksa; tarım işsizliğini protesto eden Fransız çiftçilerin Louvre Müzesi’ne koyunlarıyla girmeleri, süt fiyatları düşünce Brüksel'i basan traktörler, satılamadığı için tonlarca ürününü denize döken Balıkesirli mandalina üreticileri bir şeylerin ters gittiğinin habercisi mi? 

Bu sorulara “Evet” cevabını veren İsveçli araştırmacı Helena Norberg-Hodge “Bitmeyen finansal, çevresel ve hatta psikolojik krizler kullandığımız sistemin işe yaramadığını gösteriyor” diyor. 

30 yılı aşkındır küresel ekonominin yerel üreticiler üzerindeki etkisini araştıran ve Alternatif Nobel Ödülü’ne layık görülen Norberg-Hodge’un önerdiği çözüm; üretici ve tüketici arasındaki mesafeyi minimize etmeyi amaçlayan “Mutluluk Ekonomisi”. Bahçeşehir Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi'nin düzenlediği ücretsiz seminerler kapsamında İstanbul’a gelen Helena Norberg-Hodge,  yüz yüze ticareti ve mutluluğun parametrelerini Al Jazeera’ye anlattı. 

Küreselleşmenin yaşam alanlarını ortadan kaldırdığını söylüyorsunuz. Bir yandan da küresel işbirliğini savunuyorsunuz. Küreselleşmeden, küresel işbirliği nasıl mümkün olacak? 

[ ]

Ekonominin küreselleşmesi ve küresel iletişim ve işbirliği birbirinden tamamen farklı. Ancak büyük kuruluşlar bu ikisinin aynı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası yapılan ticaret anlaşmaları, ekonomide küreselleşmeyi garanti altına alıyor. Büyük banka ve şirketlere daha fazla özgürlük tanıyor. Bu özgürlük sayesinde Türkiye, Çin, Rusya, ABD, İngiltere gibi birçok ülkeye giriş çıkışlar kolay. Şirketlerin sahip olduğu bu özgürlüğün Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'yı (GSYH) dolayısıyla iş imkânlarını artıracağına inanılıyor. Bu inanış aslında, küçük işletmeleri ve daha az teknoloji ve enerji gerektiren birçok yerel üretim şeklini yok ediyor.

Bugün İngiltere’de çıkarılan bir karidesin kabukları Tayland’da soyuluyor. Daha sonra tekrar İngiltere’ye gönderiliyor. İngiltere, kendi halkına aynı işi yaptırmanın daha maliyetli olduğunu düşünüyor. Ancak Tayland’a göndermek için yapılan masrafların hem ekonomiye hem çevreye bir bedeli oluyor. Küresel iletişime ise hiç olmadığımız kadar ihtiyacımız var. Burada tek önemli nokta interneti ve medyayı ticarete dönüştürmeden kullanabilmek. İnternet en hızlı iletişim aracı ancak dünyada neler olup bittiğini öğrenmek isteyen bir insanı cesaretlendirmek için yüz yüze iletişime ihtiyaç var. 

Peki yerelleşme nasıl mümkün olur? Yerelleşmiş bir ekonomi ne zaman “başarılı olduk” diyebilir?

Sanayileşmiş bir dünyada çiftçiler sattıklarının ancak yüzde 10'unu kazanıyor. Yerel ve taze ürün isteyen tüketici, üreticisinden alışveriş yaptığında verdiği paranın yüzde 100’ü çiftçinin cebine giriyor. Üstelik tüketici örneğin aldığı patateslerinin küçük ya da büyük, lekeli ya da lekesiz olmasına bakmıyor. Süpermarketlerde tonlarca sağlıklı patates şekilleri bozuk diye çöpe gidiyor. Çünkü görünüm mükemmel olmalı. 

Yerel ekonomi, üretimde tek tipleşmenin de önüne geçiyor. Uluslararası anlaşmalar  bazı ülkelerde çeşitli üretimi yasaklar. “Tek tip ürün üreteceksiniz” der. Ancak bu doğaya tamamıyla aykırı. Üretilen tek ürün yağış, rüzgar, sıcaklık veya kuraklıktan herhangi birine dayanıksızsa bu doğa olaylarının birinin gerçekleşmesi durumunda çiftçi tüm sermayesini kaybeder. Ancak çok çeşitli bir tarlası varsa dayanıksız ürünler elense bile dayanıklı ürünleriyle para kazanmaya devam edebilir. 

Türkiye de küresel ekonomi anlaşmalarına tabi bir ülke. Yıllık büyüme oranı yüzde 4. Ancak işsizlik yüzde 10’a ulaştı. Yerelleşme Türkiye’ye nasıl yardım edebilir?

Öncelikle büyümeyi kimin nasıl ölçtüğünü tekrar incelememiz lazım. Büyümenin en önemli kalemlerinden GSYH yalnızca ticarileşmeyi ölçer. Kirlilik arttığında suyu gidip süpermarketlerden şişeler içinde aldığımda GSYH'ya katkı sağlamış oluyorum. Ancak kullanabileceğim su olmadıktan sonra büyümenin faydası ne? Hastalandığımız zaman bir sürü paralar vererek ilaç alıyoruz. Bu da GSYH'nın işine yarıyor. GSYH'yı büyütmek ve ülkeni zenginleştirmek için sürekli hasta mı olmalısın? Televizyonda sürekli büyüme oranlarının ne olduğunu izlemek yerine, öncelikli olarak büyümeyi nasıl ölçeceğimizi sorgulamamız lazım

 

Gençler üreticiyle daha çok iletişime girmeli. Böylece ekonominin doğanın kendisi olduğunu göreceklerdir.

Küreselleşmenin bir diğer etkisi de özellikle gençler arasında yaygınlaşan “yetememe” duygusu. Çoğunlukla Batı’nın yarattığı ve küresel ticaret sayesinde kıtaları aşan en iyi kozmetik, en iyi kıyafet, en iyi yüz, en iyi ten gibi algılar aslında dünyada eşi benzeri olmayan bir çok kültürde “Biz çok fakir ve yetersiziz” hissi yaratıyor. Türkiye’deki gençlerde aynı hissiyat var mı bilmiyorum ama bence ülkeniz, hâlâ sahip çıktığı yemeği ve müziğiyle, çok kültürlülüğüyle, elverişli tarım ve iklim koşullarıyla “kendi kendine saygı duymayı” yeniden canlandırmada birçok ülkeden daha avantajlı. 

Tek yapılması gereken gençleri üreticiyle daha fazla iletişime sokmak. Böylece gerçek ekonominin aslında doğanın kendisi olduğunu göreceklerdir. Yerelleşme arttıkça gençlerin terk etmek zorunda kaldıkları şehirlerinde de iş imkânları artacaktır. Böylece daha fazla kirliliğin, kalabalıkların, yalnızlaşmanın ve rekabetin olduğu şehirlerle kendi şehirleri arasında seçim yapmak zorunda kalmayacaklar. 

Elbette "her şey yüzde 100 yerel olmalı, kimse şehrini terk etmemeli" demiyorum. Uluslararası ticaret hâlâ lazım. Ancak uluslararası sınırlamalar olmadan, yerel üretime öncelik verilmeli. 

Birlemiş Milletler'in yayınladığı "Dünya Mutluluk Raporu"na göre ülkeniz İsveç dünyanın en mutlu beşinci ülkesi. 156 ülkenin olduğu listede Türkiye ise 77'nci sırada. Ancak tarım sektörüne bakıldığında iklimi dolayısıyla İsveç'te yetişen ürün az. Türkiye'de ise çok ve çeşitli. Bir tarafta "mutlu" sayılan ama toprakları verimli olmayan bir ülke. Diğer tarafta daha "mutsuz"ancak zengin toprağa sahip bir ülke var. Böyle bir durumda kendine yetebilen bir ülke olma ve mutluluk arasındaki bağ nasıldır? 

Bence bu tipteki araştırmaların sonuçları tartışmaya açık. İskandinavya aynı zaman intihar oranının da yüksek olduğu bir bölge. İsveç'te özellikle gördüğüm insanların yalnız yaşadığı. Yalnızlaşmak mutsuzlukla doğrudan bağlantılı. Türkiye'de birçok insan ekonomik durumunu yetersiz gördüğü için kendilerini "mutsuz" olarak tanımlıyor olabilir ancak bu kişiler toplumdan destek alsa, diğer ülkelere ya da dışa kaynaklara bağımlılık yerine yerelleşmeyle birlikte kendi üretkenliklerini keşfedebilse bu durumun değişeceğine de inanıyorum. 

Peki yüksek refah seviyesi ve mutluluk arasında bir bağlantı kuruyor musunuz?

1930'lardaki Büyük Depresyon sırasında ABD'de kendini "mutlu" hissedenlerin sayısının daha sonraki refah dönemlerine göre daha fazla olduğunu gösteren istatistikler var. Çünkü büyük ekonomik krize rağmen, insanlar o dönemde birbirine destek olabiliyordu. Ben mutluluk ve güçlü toplumlar arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyorum. Güçlü toplum derken yüz yüze iletişimin, ikili ilişkilerin, kalabalıklar arasında büyüyen çocukların, doğayla bağlantıların olduğu toplumları kastediyorum. Ancak insanlar gerçekten açsa, yoksulsa, son derece zengin mahallelerin yanına kurulan yoksul mahallelerde yaşıyorlarsa bunlar tabii ki mutluluk için iyi bir tarif değil. Ama bir yandan para kazandıkça mutluluğun azaldığını gösteren istatistikler de var. 

Uzun yıllar çalışmalar yaptığım ve dünyada "En az gelişmiş ülkeler" arasında sayılan, ki bu fakirin de en fakiri demek, Bhutan'da ABD'ye göre daha az oranda yoksulluk var, ABD'deki gibi yüksek "evsiz" oranı yok, açlık oranı yok denecek kadar az. Ancak Bhutan küresel ekonomiye entegre olmuş bir ülke değil. Bu sebeple kendi ürettiklerine tabiler. 

Bir ekonominin yerelleşmesi için halk farkındalığı yanında hükümetlerin desteği de gerekli diyorsunuz. Yerel üreticiler nasıl desteklenmeli?

 

Helena Norberg-Hodge kimdir?

Yerelleşme akımının öncülerinden Helena Norberg-Hodge, dil bilimci, yazar ve akademisyen.

'Mutluluğun Ekonomisi' adlı ödüllü belgeselin yapımcısı ve yardımcı yönetmeni. Uluslararası Ekoloji ve Kültür Toplumu'nun başkan ve kurucusu Norberg-Hodge, Hindistan'ın Ladakh Bölgesi’nde yürüttüğü çalışmalarla 1986 yılında Alternatif Nobel Ödülü’ne layık görüldü.

Londra Üniversitesi ve MIT'den doktora düzeyinde eğitimi olan Norberg-Hodge, Noam Chomsky ve Dalai Lama ile çalışma imkânı buldu.

Italya’da 70'lerde başlatılan yerelleşme hareketinde bilginin daha çok insan arasında paylaşılmasıyla, ki o zaman internet yok, 6 yıl gibi kısa bir sürede değişimi görmeye başladılar. İşsizlik azaldı ve ekonomiye kattıkları değer arttı. Bir konuya açıklık getirmekte fayda var. Yerelleşme bir “devrim” hareketi değil. Bir dönüşüm istediğimiz doğru ancak “devrim” birçok ülkede şiddeti çağrıştırıyor. Bizim ihtiyacımız olan kesinlikle şiddet içermeyen bir süreç. Odaklanmamız gereken bütüncül bir şekilde "kendimizi ve başkalarını nasıl daha fazla bilgilendirebiliriz" olmalı. Kollektif bir hareket olmadığı, değişim için ısrar eden yeterli sayıda insan olmadığı sürece hükümetler dinlemeyeceklerdir.

En önemli odağı “büyüme” olan sürekli olarak “büyüme olursa işsizlik azalacaktır” diye düşünen hükümetlerin de üzerinde bu büyümeyi sürdürebilmek için bir baskı oluşuyor. İş dünyası veya hükümetlerde ne kadar yükselirseniz, yeryüzündeki gerçeklikten o kadar uzaklaşabiliyorsunuz. "Yukarıdaki" yöneticiler sesimizi henüz duymadı. Sayımızı artırmalı, daha çok materyal toplamalı, büyük pencereden bakabilen görüş açısına, daha çok bilgiye sahip olmalıyız. Ancak bundan sonra çok hızlı bir değişim görebiliriz. 

Kaynak: Al Jazeera

 

Gökçen Tuncer

1985 yılında Ankara'da doğdu. 2007'de Gazi Üniversitesi İktisat Bölümü'nden mezun oldu. 2010 ve 2012 yılları arasında İsveç Örebro Üniversitesi'nde Küresel Gazetecilik alanında yüksek lisans yaptı. 2013'te Al Jazeera Turk kadrosuna katıldı.  Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;