Görüş

1915 katliamının yaralarını sarmak

Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin düzelmesi için izlenecek en iyi yol ‘soykırım’ konusunu uygun bir yasal çerçeveye yerleştirmekten geçiyor.

Konular: Kafkasya, Türkiye
Ermeni soykırımına ceza getiren oylama protestoları.
Türkiye, Osmanlı yönetimi altında Anadolu'da yaşayan Ermenilere 1915'te soykırım yapıldığı iddialarını resmi olarak kabul etmiyor. [GALLO/GETTY]

Fransa parlamentosunun alt kanadı Fransa Ulusal Meclisi, geçtiğimiz günlerde, 1915 tarihli Ermeni soykırımının inkarını suç sayan ve bu suçu işleyenleri bir yıla kadar hapis ve 45 bin euro’ya kadar para cezası ile cezalandırmayı öngören yasayı kabul etti. Bu tartışmalı girişimin zamanlaması, bariz bir şekilde, Sarkozy’nin, önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Le Pen’i destekleyen sağ görüşlü seçmenler ile Fransa’daki sayıları 300.000’i aşan Ermeni kökenli azınlığın oylarını çekme çabası olarak görülüyor.

Söz konusu oylama, 2001 yılında, Fransa Parlamentosu’nun 1915 yılındaki Ermeni katliamının soykırım olduğunu resmi olarak ilan etmesiyle sonuçlanan benzeri bir diğer seçim öncesi girişimin izinden gidiyor. Ulusal Meclis, Ermeni soykırımının inkarınının suç kapsamına sokulmasını ilk kez 2006 yılında kabul etmişti. Bu karar, Fransa Senatosu’nun onaylamaması sebebiyle yasalaşmamıştı. Umarız, Ulusal Meclis’te sahnelenenlerden sonra aynısı tekrarlanacaktır.

Fransa’nın girişimini Türkiye’nin saldırgan bir provokasyon olarak algılaması hiç  şaşırtıcı değil. Bugüne kadar, 1915 olaylarını ‘soykırım’ olarak nitelendirmeyi reddeden Türkiye yönetimi derhal harekete geçti ve Fransa’yı söz konusu girişimin ilerlemesi halinde yaratacağı ekonomik sonuçlarla ilgili olarak uyardı. Ayrıca, tepki olarak, büyükelçisini çekip hükümetler arası ekonomik ilişkileri dondurdu.

Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Fransa Meclisi’nin kararını sert bir şekilde kınadı. Süreci, Sarkozy’nin partisinin önde gelen üyelerinden biri başlatmıştı. Açık sözlülüğüyle tanınan Erdoğan, Fransız yönetimine, 1915 olaylarını soykırım olarak kabul etmeye razı olmayan Türkiye'nin bu tutumunu bir suç haline getirmek yerine, 1950’lerde Cezayir’de kullandıkları acımasız yöntemlerin ‘soykırım’ sayılıp sayılmayacağı konusuyla uğraşmaları gerektiğini söyledi. (Fransa’nın, Kuzey Afrika’daki sömürgesini elinde tutma amaçlı uzun süreli mücadelesinde yaklaşık bir milyondan fazla Cezayirlinin ölümünden sorumlu olduğu iddia ediliyor.)

İfade özgürlüğü

Fransa ile Türkiye arasındaki ilişkilerin kötüleşmesi ve tarihsel olaylar etrafında gelişen hırçın diyaloglar birçok konuyu gündeme getirdi. Bunların arasında en önemlisi, belki de, geçmişteki bir olayla ilgili olarak toplumsal konsensüsün aksine görüş ifade etmeyi suç saymanın herhangi bir gerekçesi veya faydası olup olmadığı sorusu olabilir.

Belgelerle birlikte etraflıca kanıtlanmış bir soykırımı herhangi bir şekilde kabul etmemek, (ya da ‘Holokost’u inkar etmek’) söz konusu soykırımda hayatta kalanlar, onların soyundan gelenler ile bu haksızlığın ve neden olduğu acıların kurbanlarıyla kendilerini özdeşleştiren insanlara tabii ki büyük acı verecektir. Ancak, bu, söz konusu toplulukların hassasiyetlerini ceza hukuku ile korumak gerekip gerekmediği sorusunu cevaplamaz.

Böylesi bir koruma, ifade özgürlüğü ile çelişir ve hakkında makul şüphe olmaksızın herhangi bir karar vermenin mümkün olmadığı tarihsel olaylara ilişkin tartışmalı araştırmaları sansürlemek anlamına gelir. Geçmişte, bu tür önemli olaylarla ilgili genel kabul gören bilgilere karşı çıkmanın  ve tartışma olasılığı yaratmanın zaman zaman aydınlatıcı olduğu görülmüştür. Revizyonist tarih, geçmişteki karmaşık olaylara yönelik sorgulamaları kısa kesen fırsatçı çabalar üzerinde sık sık düzeltici bir işleve sahip olmuştur.

Geçmişteki olayların niteliği ve sorumluluğun odağında kimlerin bulunduğuyla ilgili olarak hakiki ve yeterli ölçüde fikir birliği olduğu takdirde, bilinçli bir uzlaşma ve sosyal baskılar normalde, inkarı en uç örnekleri hariç hemen hemen tümüyle engelleyecektir. Bu örnekte ise, suç haline getirme özellikle talihsiz görünüyor; çünkü 1915 olaylarının unsurları makul bir şekilde ortaya koyulsa bile, soykırımın uluslararası hukukta suç olarak ayırıcılığı sorunlu bir meseledir, özellikle de yasal açıdan.

Bunların yanısıra, Türkiye’nin, 1915 olaylarını henüz ‘soykırım’ olarak tanımlamaya rıza göstermemiş olduğu bir ortamda, inkarın suç kapsamına sokulması, çok gecikmiş bir uzlaşmayı teşvik etmek yerine taraflar arasında gerilimin yükselmesi olasılığını artırmaktadır. Tabii ki, Türk-Ermeni ilişkilerinde bununla alakalı rahatsız edici unsurlar zaten mevcut. Burada özellikle de Azerbaycan sınırları içinde kalan ve Ermenistan’ın üzerinde hak iddia ettiği Dağlık Karabağ bölgesinin geleceğiyle ilgili çözümlenmemiş ihtilaftan bahsedilebilir.

Konuyla ilgilenenTürkler arasında, Birinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen olayların niteliğine ilişkin, ancak sadece olayların trajik yönüyle ilgili olmayan bazı sorgulamalar yapılmakta ve hatta Osmanlıların hatalarını kabul edip kınamaya giderek daha hazır oldukları görülmekte; ancak ortada bu olayların soykırım olarak etiketlenmesine rıza göstermeyen bir ülke yönetimi ve toplumsal görüş var. Söz konusu rızasızlığı, bu konuda herhangi bir iddianın kabul edilmesini siyaseten ihanet olarak değerlendirip yönetim karşıtı kargaşa çıkarabilecek aşırı Türk milliyetçisi bir azınlık da güçlendiriyor.

Tarihsel bir gerçeği yasalaştırma çabası

Bilindiği üzere, Ermeni diasporası uzun bir süredir dünyanın önemli ülkelerinin 1915 yılında olanların aslında ‘soykırım’ olduğu anlamına gelecek şekilde resmi beyanlar yayınlamasını sağlamak için yoğun bir uğraş veriyor. Yirmi beş ülke ve bazı eyaletlerin ve kentlerin alt bölümleri gibi çok sayıda daha küçük siyasi birim bunu yapmıştır bile.

Tarihsel bir gerçeği yasalaştırma çabaları, tarihsel olaylar için yas tutmaktan çok farklı, kendileri siyasi olan oyunlardır; anlaşmazlıkları çözümlemeye yaramaz, diplomatik tavizleri güçleştirir ve uzlaşmayı neredeyse imkansız hale getirir.

Bu tür beyanların ötesinde soykırımı inkar etmenin suç olduğunu ilan etmek, Ermenilerin, ortadaki anlaşmazlığı, söz konusu güçlü terim üzerinden çözümleme çabalarının (inkarın ayrı bir suç olarak görülmesi sayesinde) daha da yoğunlaşması anlamına gelmektedir. Biz ise böylesi adımların bir ihtilafı çözmekten çok, iyi niyete dayanan uzlaşmacı siyaset arayışını her iki taraf için de ulaşılmaz kıldığını iddia ediyoruz.

Soykırım söylemi her zaman için kafa karıştırıcı ve çok katmanlı; sıklıkla da zehirleyici olmuştur. ‘Soykırım’ terimine, yansıttığı saklı anlamlar yüklenir. Bu da, bu terimi davet eden güçlü güdülenmeler ile aynı şekilde, geçerliliğini inkar etmeye yönelik yoğun çabaların neden bir arada var olduğunu açıklamaktadır.

Uluslararası hukukta suç olarak tanımlanan soykırım ile etnik veya dini grupların düşünülüp tasarlanarak ve net bir düzen içinde öldürülmesinin karşılığı olarak bazı tarihsel olayların siyasi analizlerinde kullanılan soykırım ifadesini birbirinden ayırmalıyız. Böylesi bir siyasi değerlendirme, kuşatılmış bir azınlığı sistematik bir şekilde yok etmek için tasarlanmış, aslında “soykırıma uygulamaları” olarak tarif edilebilecek bir düzenin (ya da 1994 yılında Ruanda’yı temelden sarsan ve hukuken belgelenen “soykırımdan” farklı olarak, Bosna örneğinde yakın zamanlarda “etnik temizlik” olarak tanımlanan uygulamaların) ahlaken kınanmasından da ayırt edilmelidir.

Soykırımı tanımlamak

Bu ayrımlarda, yasalara aşırı derecede uymaya çalışıyormuşuz gibi görünebilir, ancak daha dikkatlice düşünülürse, yasal olanı, siyasi olandan ve ahlaki olandan ayırdığımızda adaletin temellerine dokunuruz. Yasal perspektiften bakıldığında 1915’deki olaylara ‘soykırım’ demek makul olmayacaktır. Soykırımın suç kapsamına sokulmasını savunurken dayandığı geçmiş yaşantıların bir bölümü Ermenilerin çektikleri olmasına rağmen, Rafael Lemkin 1943 yılında türetene kadar böylesi bir sözcük mevcut değildi. Aslında, Soykırım Sözleşmesi 1951 yılında yürürlüğe girmeden önce soykırım suçunun sınırları bu şekilde belirlenmiş değildi.

Söz konusu kronolojinin ötesinde ve bu teknik gözlemden daha çarpıcı olan bir gerçek var: Nürnberg Mahkemesi’ndeki iddianame hayatta kalan Nazi liderlerini soykırımla suçlamamıştır. Ancak mahkeme, söz konusu Almanları soykırıma yönelik davranışlarıyla bağlantılı olarak “insanlığa karşı işlenmiş suçlardan” cezalandırmıştır ki burada bile iddia edilen suç eylemleri, mahkemenin kanunsuz olarak nitelendirdiği İkinci Dünya Savaşı ile bağlantılıydı ve “barışa karşı işlenen suç” olduğuna karar verilmişti. Şayet Nürnberg Mahkemesi Yahudiler ve başka gruplara uygulanan Holokost’u ayrı bir suç olarak görmediyse, Ermeni trajedisinin soykırım suçu içeriyor şeklinde görülmesi gerektiği savunulabilir değildir.

Nürnberg Mahkemesi’ni sözcüklere döken BM’nın uzman kurumu Uluslararası Hukuk Komisyonu yasaların geçmişe uygulanmasını yasaklayan Latince deyişi bariz bir şekilde vurgulamıştır: Kanun yoksa suç da yoktur (Nulla crimen sine lege). Bu deyiş, ahlaki ve siyasi bakış açılarından ne kadar öfke uyandırıcı olursa olsun, yetkili bir yargı organı tarafından öncesinde suç olduğu belirtilmemiş herhangi bir eylem suç olarak ele alınamaz anlamına gelen adaletin temel bir bileşenine dokunmaktadır.

Bu ilkeye hiçbir zaman karşı çıkılmamıştır ve ister Ermenilerin tecrübeleri, ister dünyanın değişik bölgelerindeki yerli halklar, ister barbar kölelik kurumu olsun, 1951 öncesiyle ilgili bütün soykırım tartışmaları için geçerlidir.

Ancak, diğer taraftan, 1915 olayları şayet Soykırım Sözleşmesi yürürlüğe girdikten sonra yaşanmış olsaydı, herhangi bir makul şüphe söz konusu olmayacak şekilde soykırım olarak nitelendirilebilirdi. Uluslararası Adalet Divanı, Boşnakların soykırım iddialarını değerlendirirken, Sırp liderlerinin açıkça soykırım suçu işleme niyetinde olduklarını gösteren yazılı delil veya delil belgeleri isteyerek çıtayı yüksek tutmuş ancak bu tür belgeler bulunamamıştır. (1995 yılında, Srebrenitsa’da binlerce Boşnak erkeğin dehşet verici bir şekilde katledilmesi ise soykırım olarak ilan edilmiştir.)

Kısmen, geçici (ad hoc) Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ile yapılan ve Belgrad rejimini Bosna’da Müslümanlara karşı yürütülen temizlik operasyonuna bağlayabilecek delil belgelerinin açıklanmamasına ilişkin tartışmalı düzenlemenin bir parçası olarak, 1990’larda Boşnakların yaşadığı korkunç olaylarla ilgili delillerin Uluslararası Adalet Divanı’nı tatmin edebilecek şekilde sunulması güç olmuşsa da, Ermenistan ile ilgili durum farklıdır. Bosna’nın aksine, hem nitelik hem de nicelik açısından, 1915’te bir ‘soykırım’ gerçekleştiği tezini ikna edici kılabilecek Osmanlı makam ve mercilerine ait yeterli delil belgesi mevcuttur; ancak söz konusu olaylar soykırım resmi olarak bir suç olarak kabul edilmeden 36 yıl öncesinde gerçekleştiği için, bu belgelerin gösterilmesi yasal açıdan anlamlı değildir.


Senato oylaması öncesinde Fransa'da yaşayan birçok Türk gösteri
yaptı. [Reuters] 

“Soykırımı” kabul etmek

Yukarıdaki akıl yürütmenin kabul edilmesi durumunda, konunun bir sonuca bağlanması açısından çok önemli etkileri olabilir ve bunlara bir tür siyasi alan tesis edilmesi dahildir. Yani, Türkiye, 1915’te Ermenilerin yaşadıklarının 1951’den sonra gerçekleşmiş olsaydı soykırım teşkil edebileceğini resmi olarak ilan edebilir, Ermeni tarafı da 1915’teki katliamların o zaman için soykırım suçu teşkil etmediğini ancak olayların kapsamı, niteliği ve delilleri gereği, 1951’den sonra gerçekleşmiş olsaydı soykırım sayılabileğini kabul edebilir.

Fransızların girişimi, gerçekten de yasalaşması halinde, geçmişe ait şiddetin ve acıların etkilerini yatıştırabilecek yapıcı yolların karşılıklı olarak araştırılmasına izin vermeyeceği için son derece büyük bir sorumsuzluktur. Apartheid sonrası Güney Afrika tecrübesinin gösterdiği gibi, bazen kurbanların “hakikat ve uzlaşma” süreçlerini tercih etmesi, ne kadar menfur olursa olsun, geçmişteki yanlışları suç saymaktan siyasi ve ahlaki açıdan daha tercih edilebilir olabilir.

Bu tür bir yaklaşımın karşılıklı faydaları olacağına inanıyoruz. On yıllardır devam eden bir ihtilafın sona ermesinin yolu açılacaktır. Ermeniler, yaşananları siyasi ve ahlaki açıdan soykırım olarak görebilir; Türkiye ise Ermenilerin tazminat ve kayıp mallarının iadesi taleplerinin yasal sonuçlarına katlanma korkusu olmadan bunu kabul edebilir.

Türkler iyi niyet ve nedametini, Ankara’da büyük bir Ermeni Tarihi ve Kültürü Müzesi kurulması için maddi kaynak tahsis ederek, 24 Nisan’ı Ermenileri Anma Günü olarak kabul ederek ve bütün arşiv belgelerine erişim sağlamak dahil, bu korkunç olaylarla ilgili tarihi araştırmaları teşvik ederek gösterebilir.

Tabii ki, bu tür bir uzlaşma ve tavizin başarıya ulaşmasını umabilmek için iyi niyetin açıkça gösterilmesi ve Türk ve Ermeni liderlerinin iki halk arasında samimi bir şekilde olumlu ilişkiler kurma arayışı içinde olmaları gerekir. Bu arada, iki taraftan uç görüşlü kişilerin, ne kadar sınırlı olursa olsun, böylesi bir uzlaşma sürecine karşı çıkması da beklenmelidir.

Uzlaşmaya yönelik bir gelişmeyi olumlu karşılayabilecek Türk ve Ermenilerin büyük bir ölçüde sessiz kalan çoğunluğunun asla tam olarak memnun olmayacağını kabul etmek gerekir. Ancak, son derece kıymetli ve başarısızlık riskini göze almaya değecek bir şey yaratılmış olacaktır. Her iki halk için de, geçmişe yönelik, algıların açık olduğu ve duygusal bir rahatlama sağlayacak ortaklaşa bir incelemenin yapılabileceği, daha hayırlı bir geleceği mümkün kılacak yeni bir açılım gerçekleşmiş olacaktır.

Bu tür bir gelişme, söz konusu olayların 100. yıl dönümü olan 2015 yılında dünya çapında yapılması beklenen etkinlikleri, mahzun anmalar ve acı dolu karşılıklı suçlamaların sahnesi olmaktan çıkarıp son derece vakur ve onurlu merasimler haline getirebilir.

Richard Falk, Princeton Üniversitesi, Uluslararası Hukuk Fakültesi'nde Albert G. Milbank Emeritus Profesörü ünvanına sahiptir. Aynı zamanda California Üniversitesi, Uluslararası Çalışmalar Bölümü’nde araştırma danışmanıdır. Elli yılı aşkın bir süreye yayılan yazarlık ve editörlük hayatında birçok yayına imzasını atmıştır. En son kitabı, 2009 yılında yayınlanan “Achieving Human Rights”tır.

Falk, dört yıldır Birleşmiş Milletler’in Filistinliler İnsan Hakları Raportörlüğünü yapmaktadır ve iki yıl daha bu görevi sürdürmesi beklenmektedir.

Twitter’dan takip edin: @rfalk13

Hilal Elver, Santa Barbara’daki California Üniversitesi Küresel Çalışmalar Bölümünde Araştırmacı, aynı zamanda Climate Change Project’in (İklim Değişikliği Projesi) Eş Başkanı'dır.

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Richard Falk

ABD'nin Princeton Üniversitesi'nde Albert G. Milbank Emeritus Profesörü. Aynı zamanda California Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar Bölümü Araştırma Danışmanı. 2008-2014 yıllarında Birleşmiş Milletler’in Filistin İnsan Hakları Raportörü olarak görev yaptı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;