Görüş

1950’den bugüne ‘Sandığın Efendisi’

"Türkiye’de seçmen “sandığın efendisi” olduğu bilinciyle, iktidar tayin etme ve yeri geldiğinde indirme bağlamında özgüvenlidir. Fırsat eline geçtiğinde, ihtiyaç hasıl olduğunda, iktidara da muhalefete de ‘ayar çekmesini’ iyi bilen bir eylemci topluluğudur." Siyaset bilimci Prof. Dr. Tanju Tosun Al Jazeera Türk için yazdı.

Konular: Siyaset

Geçmişi 140 yıla uzanan seçim tarihimizde seçmenler bugün bir kez daha sandık başına gidiyor. 1876’da ilan edilen Kanun-i Esasi üyelerinin belirlenmesine yönelik olarak Ocak-Şubat 1877’de yapılan ilk mebus seçimlerinin üzerinden neredeyse bir buçuk asır geçti. 1946 seçimlerinden bugüne, seçimlerin demokratikliğini sorgulatacak kimi kısıtlayıcı, rekabet dışı gelişmeler yaşansa da, seçimli demokrasimiz işliyor. Sandığa yansıyan seçmen tercihlerinin belirlediği iktidarlar da Türkiye’yi yönetiyor.

Seçmenlerin tercihi ister genel veya yerel seçime, isterse referanduma yönelik açığa çıksın, asıl olan; 14 Mayıs 1950 seçimlerinden bugüne seçme eyleminin temsil bağlamında adalet sorunları bir yana, sonuçların meşruluğuna dair tartışmaların yaşanmaması, Türkiye demokrasisinin seçimler örneğinde pekişmesi adına, yeterli olmasa da önemli bir artı değerdir. Bu anlamda sandığın Türkiye demokrasisinin rüştünü ispat etmesine aracılık eden en temel mekanizma olduğuna şüphe yok.

Seçimlerin demokratik saymaca niteliğini taçlandıran asıl dinamik ise; sosyo-demografik, ekonomik profilleri Türkiye’nin yaşadığı toplumsal değişim sürecine paralel olarak değişen seçmenin, bu değişim doğrultusunda “sandığın efendisi” olduğu bilinciyle, iktidar tayin etme ve yeri geldiğinde indirme bağlamında sahip olduğu özgüvendir. Fırsat eline geçtiğinde, ihtiyaç hasıl olduğunda, iktidara da muhalefete de ‘ayar çekmesini’ iyi bilen bir eylemci topluluğudur Türkiye seçmeni.   

 

Türkiye’nin çok partili siyasal hayatında bu kitlenin önüne her seçim sandığı konduğunda gösterdiği refleks derin anlamlar yüklüdür. 1950’de Demokrat Parti’yi (DP) iktidara taşıyıp 10 yıl iktidarda tutmasının ardında “Yeter Söz Milletin” sloganıyla adam yerine konmanın yarattığı özgüvenle “Büyük Türkiye için desteğini istiyorum” sloganından etkilenerek, daha çok yol, daha çok fabrika, daha çok refah isteği yatıyordu. Rasyonel seçimiyle ekonomik çıkarları birleşen seçmen Adnan Menderes’in karizmasının da etkisiyle Demirkırat’ı baştacı etmiştir.

14 Mayıs 1950’den 1 Kasım 2015’e yapılan 18 genel seçimin 9’unda işbaşındaki iktidarları sandıktaki tercihleriyle değiştiren akil seçmenler, yeri geldiğinde merkezi iktidarı elinde tutan partilerin yereldeki belediye başkan ve meclis hakimiyetlerine son vermişlerdir. 1989 yerel seçimlerinde, merkezi iktidarı elinde tutan ANAP’ın, 1994’te iktidardaki DYP-SHP’nin yereldeki hakimiyetine nokta koyan yine aynı seçmenlerdir. Ya da, ANAP’ın hakim parti olarak gücünü pekiştirdiği yıllarda, iktidar partisinin isteğine karşı, 1987’de siyasi yasakların kalkması için “Evet” oyu, 1988’de yerel seçimlerin bir yıl öne alınması için yapılan referandumda “Hayır” oyu kullanan yine bizim seçmenlerimizdir. Bu seçmen eğilimlerinden yola çıkarak yapılabilecek mütevazi bir çıkarsama; seçmenin sandıkta kendisiyle baş başa kaldığında, tercihini çok farklı saiklerle aklileştirerek irade beyanında bulunmasıdır.

Seçmen tercihlerini nasul aklileştirir?

Bu noktada seçmenlerin tercihlerini aklileştirmesinde etkili olan dinamikler nelerdir şeklindeki bir soruya yanıt aradığımızda, konuya ilişkin teoriler oy verme kararı ya da davranışına dair tek bir değişken ya da kaynaktan bahsetmiyor. Değerlerden algılara, aidiyetlerden tutumlara, endişelerden umutlara uzanan sosyal, psikolojik, ideolojik, bilişsel hatta bilinçdışı dinamikler seçmeni “sandıkların efendisi” yapan unsurlar.

Seçmenlerin oy verme davranışlarını açıklamaya yönelik geliştirilmiş klasik yaklaşımlarda parti kimliği ve ideolojik yönelimler, ait olunan sosyal sınıf, etnik, dinsel kimlik, seçim sürecinde adayların kişisel özellikleri, hükümetlerin performansları, kamu politikalarına dair yönelimler seçmen tercihlerinin belirleyicileri olarak kabul edilir. Siyaset bilimciler Richard R. Lau ve David P. Redlawsk bu yaklaşımları benimsemekle birlikte, daha ziyade seçmenlerin bu kararları nasıl verdikleri üzerinde yoğunlaşırlar. Oy vermenin dört temel yöntemi bu isimlere göre rasyonel seçim, erken toplumsallaşma, hızlı ve tutumlu tercih ile sınırlı rasyonelliktir.

Rasyonel Seçim, sandıktaki tercihlere konu olan aday, parti ya da konunun, seçmenlerin kendi görüşlerine ne kadar uyduğunu, bunlardan birini seçmenin olası sonuçlarının ne olacağı konusunda hesaplı bir bakış açısı içerir. Bu yöntemde seçmen,  parti, aday ya da konuları kendi menfaatlerine göre değerlendirir. Erken toplumsallaşmaya göre seçmenler hayatlarının erken dönemlerinde oy kullanma konusunda seçim yapar ve neredeyse daima bu karara bağlı kalırlar. Bu seçmenler çoğu zaman aynı partiye oy verip, çoğunlukla fazla düşünmeden oy kullanırlar.

Hızlı ve tutumlu seçmenler ise "tek sorun boyutlu" (single–issue) seçmenlerin bir genellemesidir. Bu kişiler bir veya birkaç sorun üzerinde odaklanarak, parti, adayların diğer sorunlara yaklaşımına bakmaksınız, bu sorun boyutları temelinde oy kullanırlar. Sınırlı rasyonellik kategorisinde ise seçmenler, her partiye, adaya, tercihe konu olan meseleye ilişkin çok az bilgi toplar ve bu bilgileri, diğer parti, aday, sorunlar hakkındaki görüşleri doğrulamak için kullanarak oy verirler. Aynı bağlamda belirtilmesi gereken önemli bir husus; ekonomik çıkarlar,  parti ve liderle kurulan özdeşlik duygusu ya da parti aidiyeti, geleceğe ilişkin endişeler, korkular, umutlar, beklentiler, sevgi ile nefret dikotomisi temelli duygular da seçmenin sandıktaki tercihinde belirleyici olan dinamiklerdir.

1950’den bugüne sandıktan çıkan sonuçlara dair zaman zaman yükselen seslerde seçmenin günah keçisi ilan edilişine tanık olunmuştur. Ancak bu konuda asıl olan; Bekir Ağırdır’ın ifadesiyle, seçmenin bilinçsiz, oyunu iki çuval kömüre satan bir profil olmadığı; aksine beklentileri, umutları olan, günün reel sorunlarına kendince çözüm üreteceğini varsaydığı veya düşündüğü parti, aday ya da tercihlere yönelmesidir.

Sandıktan çıkan derin anlamlar

Türkiye’nin çok partili siyasal hayatında bu kitlenin önüne her seçim sandığı konduğunda gösterdiği refleks derin anlamlar yüklüdür. 1950’de Demokrat Parti’yi (DP) iktidara taşıyıp 10 yıl iktidarda tutmasının ardında “Yeter Söz Milletin” sloganıyla adam yerine konmanın yarattığı özgüvenle “Büyük Türkiye için desteğini istiyorum” sloganından etkilenerek, daha çok yol, daha çok fabrika, daha çok refah isteği yatıyordu. Rasyonel seçimiyle ekonomik çıkarları birleşen seçmen Adnan Menderes’in karizmasının da etkisiyle Demirkırat’ı baştacı etmiştir.

1960’lar ve 70’lerde politik sahnenin baş aktörü olan Süleymen Demirel seçmenin gözünde Büyük Türkiye’nin mimarı, Adalet Partisi ise kalkınan, büyüyen, projelerle Asya’yı Avrupa’ya bağlayan siyasi makinaydı. DP’den devraldığı mirası erken toplumsallaşan seçmenleriyle o döneme tek başına ya da koalisyon ortağı olarak damgasını vuran AP, kırsaldaki seçmen için yüksek taban fiyat politikalarıyla rasyonel seçmeni yaratırken, kentte yerleşikler için aş, iş vaatleriyle bir beklentiye, umuda karşılık gelmiştir.

1970’lerde Türkiye siyasetinde esen Karaoğlan rüzgarını sandıktaki tercihiyle başlatan seçmen için Bülent Ecevit “Halkçı”, CHP “Hızlı ve Hakça Gelişme”nin biricik siyasi adresiydi. Seçmenin Karaoğlan’la kurduğu özdeşlik, CHP’yi umudun adresi görmesi bu partiyi iktidar ortaklığına taşıyordu. CHP’nin erken toplumsallaşmış seçmenleri kadar, yeni kentli emekçilerin, eğitimlilerin tercihine mazhar olmasında, makus talihlerini yenme temelli umut ve beklenti önemliydi. Bu umut meydanlarda “Sev Kardeşim”, “Hayat Bayram Olsa” şarkılarıyla dillendiriliyordu.

1980’lerde ANAP’ı iktidara taşıyan ‘hızlı ve tutumlu’ seçmen için bu parti, 12 Eylül öncesi uzlaşamayan partilere karşılık, uzlaşmayı, icraatı savunduğu için iktidara taşınıyor; ekonomik çıkarlar ise “daha iyi yaşamak”, “daha çok kazanmak” beklentisiyle somutlaşıyordu. 1991 seçimlerinde ANAP’ı iktidardan uzaklaştırıp, DYP ile SHP’yi iktidara taşıyan seçmen için umudun sembolleri bu kez demokrasi, pembe karakollar ile “her eve iki anahtar”dı. Liderle özdeşleşme saikiyle ‘Ispartalı Çoban Sülü’ ya da ‘Morrison Süleyman’, çarıklı erkân-ı harp tercihleriyle bir kez daha iktidara uzanmış, fakat umduğunu bulamayan seçmen önce 1994’te yerelde, ardından 1995’te bu kez “Adil Düzen” sloganıyla içlerinden biri olarak umudun adresi gördükleri “inananları” zafere taşımıştır.

 

Türkiye’de seçmen, moda tabirle “oyunu iki çuval kömür ya da bir paket makarnaya satan” değil, yeri geldiğinde umudunu boşa çıkaranlara, kibirleriyle kimsesizlerin kimsesi olmayı sürdüremeyenlere, kendisini adam yerine koymadığı için adam etmeye çalışan toplum mühendislerine ya da siyaset pazarında müşteri görüp, oy için bir fazlasını vermeye hazır siyaset tüccarlarına da ayar çekmesini bilendir.

1999 seçiminin yükselenleri DSP ve MHP’ye gelen destek, ulusalcı-milliyetçi reflekslerdi. Güneydoğu’daki terörün bitirileceği beklentisiyle hızlı-tutumlu seçmen bu kez tek sorun boyutlu tercihle bu partilere yöneliyordu. 3 Kasım 2002’de seçmen ekonomik krizin tetikleyiciliğiyle, yeni kurulduğu için erken toplumsallaşmanın öznesi olmayan AK Parti’nin muhafazakar, üstelik demokrat iddialı kimliğine itibar edip, bu partiyi sandıkta baştacı yapmıştır. Partinin “3 Y” (yasak, yolsuzluk, yoksulluk) ile mücadele vaadi kendisi için umut olan seçmen “Her şey Türkiye İçin”, “Durmak Yok Yola Devam” sloganlarının kendisinde yarattığı bilişsel saiklerle, üstelik İstanbul’da rüştünü ispat etmiş bir yerel yöneticiye duyulan güvenle rasyonel bir seçim yaparak, AK Parti’yi iktidara taşıdı. 3 Kasım’dan bugüne, 7 Haziran’da olduğu gibi kimi zaman uyarılarda bulunsa da, halen AK Parti ile yola devam eden bir seçmenle karşı karşıyayız.

Seçmenin kıymetini bilmek

Yukarıda satırbaşlarıyla resmeye çalıştığımız seçmen reflekslerini harekete geçirerek iktidara uzanmak ya da taraf oldukları tercihlerin sandıktan zaferle çıkması için, siyasi aktörlerin yapmaları gereken, önce seçmenin kıymetini bilmeleridir.

Türkiye’de seçmen, moda tabirle “oyunu iki çuval kömür ya da bir paket makarnaya satan” değil, yeri geldiğinde umudunu boşa çıkaranlara, kibirleriyle kimsesizlerin kimsesi olmayı sürdüremeyenlere, kendisini adam yerine koymadığı için adam etmeye çalışan toplum mühendislerine ya da siyaset pazarında müşteri görüp, oy için bir fazlasını vermeye hazır siyaset tüccarlarına da ayar çekmesini bilendir. Bu kitlenin kime ne ayar çekeceğine 16 Nisan akşamı bir kez daha tanık olacağız.

Prof. Dr. Tanju Tosun, Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi. Türkiye siyaseti, karşılaştırmalı siyaset, oy verme davranışları, seçim coğrafyası, siyasi kamuoyu araştırmaları ve CHP üzerine yoğunlaşan Tosun'un yayımlanmış sekiz kitabı vardır.

Twitter'dan takip edin: @tanjutosun1

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Tanju Tosun

Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nden 1988 yılında ikincilik derecesiyle mezun oldu. Yüksek lisans ve doktorasını siyaset bilimi alanında tamamladı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;