Görüş

2015 seçimleri ve Türkiye-İsrail ilişkileri

İsrail’de kurulacak yeni hükümet, İran, Filistin ve bölgedeki huzursuzlukla ilgili statükodan farklı bir yaklaşım ortaya koymayacaktır. Dolayısıyla realist (güç dengesi) veya liberal (ticari bağımlılık) yaklaşımlardan hareketle yapılan yorumlara rağmen Türkiye-İsrail siyasi ilişkilerinde kısmi normalleşme bile mümkün değildir.

İsrail Cumhurbaşkanı Rivlin (sağda), 17 Mart'taki seçimde en çok oyu Likud'un lideri Netanyahu'yu hükümeti kurmakla görevlendirdi. [Fotoğraf: Reuters]

İsrail ve Türkiye'deki 2015 Genel Seçimlerinin iki ülke arasındaki ilişkileri ne yönde etkileyeceği önemli bir analiz konusudur. Çünkü demokrasilerde, seçimlerden sonra, ülkelerin dış politikasında köklü değişiklikler olabilmektedir. Seçim arifesinde dış politikada radikal adım atmanın riskli olması ile seçimler akabinde aktörlerin değişmesi bu tür değişikliklerin en önemli sebebidir. Kasım 2012’deki ABD Başkanlık ile Haziran 2013’deki İran Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra, İran ile ABD önderliğindeki 5+1 ülkeleri (BM Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri ve Almanya) arasında 24 Kasım 2013'te imzalanan geçici anlaşma bu beklentiye en iyi örnektir.

17 Mart 2015'te yapılan İsrail seçimlerinde, 2013 seçimleri sonrasındaki meclis ve hükümet aritmetiğine yakın bir sonuç ortaya çıkmıştır. İsrail’de sağ- milliyetçi cephe ile sol- ilerlemeci cephe arasındaki denge korunurken, bu cepheleri oluşturan sağ, haredi (aşırı dinci), merkez, sol ve Arap cenahtaki partilerin kendi içlerinde oy kaybı yaşanmıştır.

2015 seçimleri sonrasında önemli diplomatik ve güvenlik meseleleri olan İsrail-Filistin sorunu, İran nükleer programı ve Ortadoğu’daki çatışmalar İsrail’in dış politikasında en önemli üç konu başlığıdır. İsrail’deki iktidarın, birbirleriyle yakında ilgili olan bu konulara yaklaşımının Türkiye ile olan ilişkilerini de etkilemesi kaçınılmazdır.

Her iki ülkede halkın iradesi, özgür seçimlerden dolayı reel politiğin şekillenmesinde etkili olmuştur. Türkiye’de demokratikleşme siyasal İslamı güçlendirirken, İsrail’de güvenlikleştirme politikaları siyasal Yahudiliği güçlendirmiştir.

by Muhammed Mustafa Kulu

Türkiye ve İsrail’in yukarıdaki sorunlara bakışında usulde bazı benzerlikler olsa da esasta ciddi farklılıkları vardır. Çünkü Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile Likud iktidarlarının ülkelerini ulaştırmak istedikleri Ortadoğu tasavvuru birbirinden farklıdır. Türkiye'nin bölgenin yeniden şekillenmesinde izlediği proaktif dış politika İsrail’in çıkarlarıyla uyuşmamaktadır.

Her iki ülkede halkın iradesi, özgür seçimlerden dolayı reel politiğin şekillenmesinde etkili olmuştur. Siyasi meseleleri ele almada İsrail’de uzun zamandır milliyetçi yönü ağır basan siyasi Yahudilik etkiliyken Türkiye’de ise dinci yönü ağır basan siyasi İslam etkili olmaktadır. Türkiye’de demokratikleşme siyasal İslamı güçlendirirken, İsrail’de ise güvenlikleştirme politikaları siyasal Yahudiliği güçlendirmiştir.

İsrail-Filistin sorunu

İsrail’in dış politikasında önemli olan üç mesele sırasıyla ele alındığında, yukarıdaki sorunlar içerisinde Türkiye-İsrail ilişkilerinde en fazla önemli olan konu İsrail-Filistin meselesidir. İki ülkenin Filistin sorununa yaklaşımı birbirine zıttır. İsrail’de iktidardaki parti, Kudüs’ün bölünmesine ve iki devletli çözüme karşı iken, Türkiye’de iktidardaki parti, var olan şartlar içerisinde en uygun çözüm olarak başkenti doğu Kudüs olan bir Filistin devletini savunmaktadır. Türkiye, Mavi Marmara sonrasında Filistin meselesine, özelde ise Gazze konusuna taraf olmuştur. Bu konuda arabuluculuk yapmaktan Filistinlilerin hakkını müdafaa etmeye kadar geniş bir perspektifte hareket etmektedir.

İsrail’deki iktidar Filistin devletine karşı olmasına rağmen, bu politikasını açıktan takip edememektedir. Yahudi halkının iki devletli çözümdeki bölünmüş tutumu ile ABD, AB ve bölge devletlerinin ısrarı, bunun en önemli sebebidir. Bundan dolayı İsrail, Filistin meselesinde ne yapacağına karar veremediği için statükoyu (barış görüşmelerini) sürdürmektedir. Binyamin Netanyahu, Filistin devletinin kurulmaması ile ilgili seçim öncesi demecinden geri adım atarak ABD'nin İsrail-Filistin politikasına ilişkin seçeneklerini yeniden değerlendirmesinin önünü almayı amaçlamaktadır.

Bu noktada, Likud partisi, yeni hükümetin kurulması sonrasında, Mısır ve Ürdün’ün de dahil olacağı yeni müzakere sürecinin açık uçlu ve performansa dayalı olması için çabalayacaktır. Bu çerçevede daha önceden de takip ettiği ekonomik yönü ağır basan güven artırıcı önlemler siyaseti ile barış sürecininim olumlu veya olumsuz mânâda nihayete ermesini engellemeye çalışacaktır. Bu çerçevede Filistin’e vermeyi geciktirdiği gümrük gelirlerini vermeyi, Gazze ve Batı Şeria’ya uyguladığı kısıtlamalarda kısmı yumuşatmayı gündeme alacaktır. Bundan dolayı, nihai çözümün orta vadede gerçekleşmesi çok zordur. Obama’nın İran konusunda ilerleme kaydetmesi mümkün olsa bile Filistin meselesinde herhangi bir ilerleme kaydetmesi mümkün değildir.

İsrail hükümeti oyalama taktiğiyle barış sürecini devam ettirirken, Batı Şeria’yı ilhak etme gibi tek taraflı adımlar atma ihtimali ise olası değildir. Filistin otoritesinin İsrail işgaline karşı diplomatik intifada alanında atacağı adımlara paralel olarak, İsrail ekonomik ve enerji alanında yaptırımları hayata geçirebilecektir. Bu durum Filistinliler arasındaki hoşnutsuzluğu daha da artıracaktır. Ufukta bir üçüncü intifada durumu olmasa da şiddetsiz protestolarda artış olabilecektir. Bu noktada İsrail ise kendi haklılığını dünyaya anlatmak için kamu diplomasisine daha fazla ağırlık verecektir.

İran nükleer programı ve Ortadoğu’daki çatışmalar

Arap Baharı sonrasında, Türkiye’nin tersine, minimalist, riskten uzak politikalar takip eden İsrail, güvenlikçi bir politika takip ederek bölgedeki değişime karşı tavır almaktadır. Demokratikleşmenin kendi güvenliğini tehlikeye atacağını düşünerek kendisine yakın baskıcı rejimleri desteklemektedir. Ayrıca Şii ve Sünni çatışmasında Suudi Arabistan öncülüğündeki Sünni devletlerle örtülü bir biçimde beraber hareket etse de Müslümanların kendi arasındaki çatışmanın kendisini rahatlatacağını düşünmektedir. Şii ve Sünni veya ılımlı Sünni ile radikal Sünni (Selefi) İslam arasındaki çatışmaya kendi güvenliği perspektifinden ayar vermeye çalışmaktadır.

İsrail’in İran ile ilgili izlediği politikanın bazı yönleri Türkiye’nin izlediği politikalarla benzerlik taşıyabilir; İran’ın bölgede artan etkisi İsrail’i kaygılandırdığı gibi Türkiye’yi de kaygılandırabilir. Fakat bu kaygının sebepleri farklıdır: Mezhep politikaları takip eden İran’ın artan bölgesel etkisi, hacmi (etki alanı) genişleyen Türkiye’nin tarihsel derinliği olan bölgesel ekonomik işbirliği ve bütünleşme politikasıyla çatışmaktadır. Buna karşın, bölgesel işbirliği kaygısı olmayan İsrail’in İran düşmanlığı tamamen güvenlikçi bir perspektiften kaynaklanmakta olup İran’ın "direniş ekseni" desteklemesinden dolayıdır.

Netanyahu’nun İran tehdidi ile seçimleri kazanmasına rağmen, tek taraflı olarak İran’a önleyici konvansiyonel bir saldırı yapma ihtimali yoktur. Bizzat savaşmak yerine İslam içi çatışmaları destekleyerek, kendisini güvene almak isteyecektir. İran’ın vekili olduğunu düşündüğü Hamas’a karşı büyük çaplı operasyon yapma ve Hizbullah’a karşı küçük saldırılar yapması ihtimaldir.

Türkiye, Filistin meselesini diplomasi kanalı ile çözerek bölgede etkinlik kazanmak isterken, İran-İsrail veya Suudi Arabistan önceliğindeki Sünni kamp ile Şii İran arasındaki gibi yeni kutuplaşmalara karşı çıkmaktadır.

by Muhammed Mustafa Kulu

Irak Şam İslam Devleti örgütü olarak da billinen DAİŞ (Sina’da Ensar Beyt el-Makdis) ve El-Kaide gibi unsurların ise şu an için İsrail’e herhangi bir ciddi tehdidi yoktur. İsrail’de DAİŞ’e karşı söylemsel düşmanlığın sebebi ise, İsrail’in Batı'da DAİŞ’e karşı oluşan kamuoyu desteğini yanına alabilme ihtiyacıdır.

Türkiye, Filistin meselesini diplomasi kanalı ile çözerek bölgede etkinlik kazanmak isterken, İran-İsrail veya Suudi Arabistan önceliğindeki Sünni kamp ile Şii İran arasındaki gibi yeni kutuplaşmalara karşı çıkmaktadır. İsrail, İran korkusu ile bölgedeki kutuplaşmayı sürdürüp güvenliğini ve bekasını sağlamaya çalışırken, İran ise DAİŞ korkusu üzerinden bölgedeki etkinliğini yaygınlaştırmak istemektedir. Çünkü İran ve İsrail arasındaki bu düşmanlık, her iki devletin de simbiyotik olarak etkinliğini artırmasına yol açtığı gibi DAİŞ ve İran arasındaki mücadelede Selefiler ve Şiilerin etki alanının artmasına yol açmaktadır.

İsrail’in seçimler sonrasında dış politikasında en önemli konu başlıkları olan İran, Filistin ve bölgedeki huzursuzlukla ilgili meselelerde koalisyonu oluşturan partiler, statükodan farklı bir yaklaşım ortaya koymayacaktır. Daha önce sol ve merkez partilerin olduğu koalisyonlarda adım atmayan Netanyahu’nun, kurulması beklenen milliyetçi düşüncenin hâkim olduğu dar katılımlı koalisyonda böyle bir adım atması için herhangi bir gereklilik yoktur.

İsrail’in kısa vadede dış politikasında değişiklik, Likud liderliğinde kurulacak olan sağ koalisyonun yıkılarak yerine milli birlik koalisyonu kurulması ile gerçekleşebilir. Çünkü merkez ve sol partiler, milliyetçi ve haredi partilerle dış politikada değişiklik yapabilecek bir koalisyon kurması mümkün değildir. Ancak merkeze yakın olan Likud’la bir koalisyon kurarak dış politikada kısmi bir değişim oraya çıkarabilirler.

Kısacası, realist (güç dengesi) veya liberal (ticari bağımlılık) yaklaşımlardan hareketle yapılan mecburi veya temennivari yorumlara rağmen İsrail ve Türkiye siyasi ilişkilerinde iki ülkedeki seçimler sonrasında kısmi normalleşme bile mümkün değildir. Orta vadede İsrail’in Gazze'ye uyguladığı kısıtlamaları kaldırması ve sükûnet ortamını sağlamasıyla ilişkilerde kısmı normalleşme sağlansa bile köklü bir dönüşüm olması zordur. Çünkü İsrail’de hâlihazırda hükümet senaryolarında ciddi bir değişim sinyali olmadığı gibi, Türkiye’de Tayyip Erdoğan liderliğinde ve seçim sonrası hükümet senaryolarında orta vadede (2023) bir değişim ihtimali pek yüksek değildir. Benzer biçimde bazı söylemsel politikalara rağmen, ABD-İsrail arasındaki stratejik çıkara ve uzun dönem geçmişine dayalı ilişkilerde de önemli bir kırılma beklenmemelidir.

Muhammed Mustafa Kulu, Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlisi. İsrail toplumu ve siyasetiyle ilgili araştırmaları bulunmaktadır. Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) için "İsrail Seçimleri: Süreçler, Aktörler, Projeksiyonlar" adlı raporu hazırlamıştır.

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Muhammed Mustafa Kulu

Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlisi. İsrail toplum ve siyasetiyle ilgili araştırmaları bulunmaktadır. Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) için "İsrail Seçimleri: Süreçler, Aktörler, Projeksiyonlar" adlı raporu hazırlamıştır. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;