Görüş

ABD'nin dünya jandarmalığı sürebilir mi?

Obama şunu kabul etmeli: ABD, dünyanın jandarması olarak başarısız oldu. Artık bu rolüne son vermeli ve yeni bir küresel jandarmanın yolunu açmalı.

Sloan'a göre Obama'nın West Point'teki konuşması hayal kırıklığı yarattı. [Fotoğraf: Getty Images]

Amerikalı kamuoyu araştırma şirketi Gallup'un 2014 yılı başında 65 ülkede yaptığı bir anket, katılımcıların Amerika Birleşik Devletleri'ni – dikkatinizi çekerim, Rusya'yı ya da "radikal İslamı" değil – dünya barışı karşısındaki en büyük tehdit olarak gördüklerini ortaya koydu. ABD'den sonraki en büyük tehdit ise Pakistan ve Çin'di.

ABD Başkanı Barack Obama ise West Point'te Harp Akademisi mezuniyet töreninde, mecazen değil, gerçekten kendisini alkışlamak için maaş alan bir dinleyici kitlesine hitaben yaptığı o pek cesur konuşmada, bu rahatsız edici gerçeğe hiç değinmemeyi tercih etti.

ABD'nin yabancı topraklarda – Grönland ve İzlanda'dan İngiltere, Almanya, Türkiye, Ürdün, İsrail ve Körfez'e uzanan hat üzerinde – hâlen bin civarında askeri üssü var. Amerikan askeri Irak'tan çekildiği halde, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye, 300 savaş uçağı, 30 savaş gemisi ve savaşa hazır durumda 35 bin personele ev sahipliği yapmaya devam ediyor.

ABD, işleyen bir demokrasi tesis etme konusunda utanç verici bir başarısızlığa imza attığı Afganistan'dan çekilse de, Tacikistan, Kırgızistan ve Özbekistan yakınlarında iyi eğitimli asker ve ileri teknoloji ürünü silah konuşlandırdığı birçok daimi üsse sahip.

İsrail'e verilen desteğin sürdürülmesi ve 2003'teki Irak işgalinin ardından tıpkı Avrupa'da olduğu gibi Ortadoğu'da da baş gösteren Amerikan karşıtlığı şaşkınlık yarattı. İngilizce bilen, eğitimli, kentli elitler ABD'yi destekleme eğilimi gösterse de, Pew Araştırma Merkezi'nin Temmuz 2013'te yaptığı bir araştırma, bölgedeki her beş Arap'tan dördünün ABD'ye olumlu bakmadığını ortaya koydu. Buna karşın Çin, Ortadoğu ilişkilerindeki rolü itibarıyla yüzde 50 destek görüyordu.

ABD'nin deniz aşırı üslerinin sayısı, Rusya'nın yabancı ülkelerdeki ileri karakollarının sayısının 50 katı.

by Alastair Sloan

Obama, o çok övülen Asya'ya dönüş sürecinden hiç bahsetmedi, ama bölgede Amerikan emperyalizmini sessizce pekiştirmeye yönelik düzenlemelere şimdiden başlandı. Japonya'daki Amerikan karşıtlığı, ABD'yi buradaki askeri varlığını azaltmaya mecbur etse de bu durumu dengelemek için silahlar sessiz sedasız daha gelişmiş modellerle değiştirildi. Öte yandan, bu yılın başında Filipinler'de müzakerelerde bulunan ABD, kurnaz bir hamlede bulunarak, ülkede muharip askerlerden ziyade eğitim birlikleri konuşlandırma yoluna gitti ve Filipin halkınca istenmeyen üslerinin sayısını da arttırdı. Son dönemde Güneydoğu Asya'da da benzer gelişmeler yaşanıyor.

Bu yarı emperyalist yaklaşımı şöyle bir bilgiyle daha somut çerçeveye oturtabiliriz: ABD'nin deniz aşırı üslerinin sayısı, Rusya'nın yabancı ülkelerdeki ileri karakollarının sayısının 50 katı. Çin, ilk denizaşırı üssünü daha 2011'de inşa etti. Avrupa Birliği'nin ise toprakları dışında hiç üssü yok.

Kesintisiz Amerikan hâkimiyeti

ABD'nin kesintisiz hâkimiyetine yönelik küresel muhalefeti göz önünde bulundurduğumuzda, Obama'nın West Point'teki konuşmasında, gelişmekte olan dünyada ve dahi Avrupa'da pek çoklarının ABD'nin dünyanın jandarması rolünde başarısız olduğuna inandığı gerçeğini reddettiğini görmek, hayal kırıklığına uğratıcı idi.

Obama, dünyanın dört bir yanındaki pek çok toplumun, yardıma ihtiyaç duyduklarında ABD'den medet umduklarını öne sürdü. Şüphesiz doğru bir tespit. Amerika, Boko Haram tarafından kaçırılan kız öğrencilere yardım için bölgeye asker göndereceğini açıkladığında, kızların annelerinin buna çok sevindiğine şüphe yok. Benzer şekilde, Haiyan Tayfunu'nu yaşayan Filipinler'e verilen destek de halkı memnun etmiştir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'da yaptıklarından, El Kaide'ye, Çin'in saldırgan tutumundan, Kuzey Kore'nin nükleer silahlanmasına kadar ortada her çeşit meşru güvenlik tehdidi mevcut.    

Fakat Obama, daha kabiliyetli jandarmalara yol açmak yerine, o bilindik, küstah sözleri sarf etti: "Amerikan istisnacılığına sonuna kadar inanıyorum". Sanki dünyanın istikrar için tek şansı, ABD'nin yolundan gitmeye devam etmekti. Geçmişteki ölümcül hataları görmezden gelip, Amerika'nın başarılı yardım çalışmalarını sıraladı.

ABD'nin istisna diyebileceğimiz yanı, 20. ve 21. yüzyıldaki tüm çatışmalar boyunca dünyanın geri kalanı büyük acılar çekerken, Amerikalıların pek de o kadar sıkıntı yaşamamış olmasıdır. İkinci Dünya Savaşı döneminde, Eisenhower Enstitüsü'nden JT Dykman'ın da söylediği gibi, "Hiçbir kenti kuşatılmamış; halkı tutsak alınmamış, aç kalmamış ya da katledilmemiş; tek bir köyü, kasabası ve kenti dahi yıkılmamıştı."  

Amerikalılar elbette Irak'ta acı çekti, ama bunu ölen Iraklı sayısı ile nasıl kıyaslayabiliriz? Irak'ta Lancet'e göre 600 bin, en düşük tahmini yapan Associated Press'e göre ise 110 bin insan öldü. Peki karşılığında Irak'ın eline geçti? El Kaide, artan yolsuzluklar ve bitmiş bir ekonomi.

ABD'nin dünya jandarmalığı rolünden Obama bizzat kendisi söz etti. Ben ise artık yeni bir küresel jandarma olsun istiyorum. Neden mi?

Her şeyden önce, etkili bir jandarma, insan haklarını kararlılıkla savunmalıdır. İkincisi, jandarma dediğin yetkin olmalıdır. Üçüncüsü, ideal koşullarda bir çeşit demokratik yetkiye sahip, sorumlu bir yönetim ekibi tarafından denetlenmelidir. Ve nihayet, jandarma, görev alanındaki insanlarla empati kurmalıdır.

Washington, iyi bir jandarma olamadı, çünkü aksini söylese de, aslında başka uluslar konusunda demokrasiden yana değil. Örneğin, ABD Dışişleri Bakanlığı, Mısır'da Mübarek'i, Suriye'de Esed'i, Libya'da Kaddafi'yi ve Tunus'ta Bin Ali'yi yıllarca destekledikten sonra, zamanı gelince yön değiştirip Arap Baharı'na destek verdi.  

Şili lideri Augusto Pinochet'i, Dominik Cumhuriyeti'nin eski cumhurbaşkanı Rafael Trujillo'yu ("tecavüz birlikleri" kuran ve CIA tarafından desteklenen) ya da Nikaragua'nın eski cumhurbaşkanı Anastasio Somoza'yı hatırlayan Güney ve Orta Amerikalılara bir sorun bakalım, Washington'ın demokrasiden yana olduğunu düşünüyorlar mı? Mısır'da korkunç katliamlara maruz kalan Müslüman Kardeşler ile konuşun ve Washington hakkında ne düşündüklerini görün.

İkinci kriterimiz olan yetkinliğe bakalım. Sadece şunu söyleyeceğim: dost ateşi, sivil ölümleri ve eski ABD Başkanı George Bush.

Demokratik yetki çerçevesinde etkin bir yönetime gelince; yapısal olarak, Amerikan dış politika kararları fazlasıyla tek adama bağlıdır. Şayet o adam (oğul Bush gibi) narsist, (Obama gibi) zayıf karakterli veya (eski başkanlardan Nixon ve Reagan gibi) megaloman ise dünyanın geri kalanı bunun bedelini ölüm ve yıkım ile öder.

Burada, Amerikan istisnacılığında biraz daha fazla payı bulunan Cumhuriyetçi seçmenler de, Amerikalı seçmenlerin katlanmak zorunda olduğu bozuk demokratik sistem de suçludur.     

Fakat ortada bir de dış dünya ile kültürel anlamda ilişki kurma konusundaki isteksizlik var ki, bu da ABD'yi dördüncü kriterde, yani jandarmalık yaptığı dünyaya karşı empati ve anlayış geliştirme konusunda da başarısız kılıyor.

Washington, iyi bir jandarma olamadı, çünkü aksini söylese de aslında başka uluslar konusunda demokrasiden yana değil.

by Alastair Sloan

'Düşmanca bir tavırla karşılaşma korkusu'

300 milyon ABD vatandaşının sadece yüzde 30'u pasaport sahibi. Amerikalıların yarısından fazlası, hayatları boyunca ülke dışına çıkmamış. 2003 yılında Conde Nast Traveller dergisinin yaptığı bir araştırmaya göre, Amerikalıların yüzde 64'ü, savaş zamanlarında yurtdışı seyahati konusundaki en büyük endişelerinin "düşmanca bir tavırla karşılaşma korkusu" olduğunu belirtiyor.

Amerikan medyası, özellikle başka ulusların hayatı ve dirliğinin söz konusu olduğu kritik anlarda, bilgi yayma ve liderlerinin ne işler çevirdiği hakkında seçmenleri bilgilendirme görevini bir kenara bırakıyor.

Örneğin Newsweek Washington bürosu şefliği ve CNN'de program sunuculuğu yapan Howard Kurtz'a göre, 2003 yılında Irak işgaline uzanan süreçte Amerikan medyasında çıkan haberler, "medyanın modern çağdaki en büyük başarısızlığı idi. Önde gelen haber kuruluşları, Bush yönetiminin savaşa girmesine yardım ve yataklık etmişti."

Kurtz, yaptığı araştırmada, Washington Post'un savaştan önceki yedi ayda "Cheney, Irak'ın haklı gerekçelerle vurulduğunu söyledi"; "Savaş Kabinesi, Irak'a saldırı fikrini savunuyor" gibi 140'ın üzerinde baş sayfa haberi yaparak, hükümetin Irak karşıtı söylemine ağırlık verdiğini gördü.

Üstüne üstlük, ABD, kendisinden sonra gelen sekiz küresel gücün toplamından fazla savunma harcaması yaptığı halde, bu paranın nasıl harcandığına dair haberler sınırlıdır. Yayıncıların çoğunluğunu hissedarlarının menfaatleri doğrultusunda hizmet veren özel şirketler oluşturuyor ki, bu da, pahalı ve riskli bir iş olan araştırmacı gazeteciliğin, siyasi dedikodu ve sığ siyasi incelemeler lehine bir kenara bırakıldığı anlamına geliyor.

Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütüne göre, Edward Snowden gibi muhbirler ve Barret Brown gibi internet gazetecilerine yönelik saldırılar ve Ulusal Güvenlik Dairesi'nin (NSA) yaptığı toplu izlemelere dair ifşaatlarla geçen bir yılın ardından, ABD, 2013'te küresel basın özgürlüğü sıralamasında 13 sıra birden gerileyerek 46'ncılığa düştü.

Obama şunu bir düşünmeli: ABD'de bir kuşaktır ücret artışı olmuyor. Orta gelir grubundaki çalışanlar, 1970'lerin sonunda ne kazanıyorsa aynısını kazanıyor. ABD, dünyanın en zengin ülkeleri arasında eşitsizlik konusunda son sırada. Gelir eşitsizliği, diğer zengin ülkelere göre daha hızlı artıyor. Amerikalıların yüzde 46,2'si yoksul. Diğer taraftan, ABD dünyanın jandarmalığını yaparken, kalan ülkeler sıkıntı çekiyor.

ABD istisnacılığına son verip yeni bir dünya jandarmasının yolunu açmak, Obama'nın ismini haklı olarak tarih kitaplarına geçirir ki, bu da şüphesiz her başkanın arzuladığı bir şey.

Küresel bir toplum olarak dürüst konuşalım: ABD, dünyanın jandarması olarak başarısız oldu. Şayet Washington ya da Amerikalılar, bu harekete direnir veya eleştiri getirirse, dünya da Amerikalıların küresel barış ve istikrarı umursamadan bir imparatorluk istediğinden emin olacaktır.

Alastair Sloan, Londra'da yerleşik bir gazetecidir. İngiltere özelinde adalet ve insan hakları konularında, uluslararası alanda ise insan hakları, silah ticareti, sansür, siyasi karışıklıklar ve diktatörlükler üzerine yazılar kaleme almaktadır.

Twitter'dan takip edin: @alastairsloan

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Alastair Sloan

Alastair Sloan

Alastair Sloan, Londra'da yerleşik bir gazetecidir. İngiltere özelinde adalet ve insan hakları konularında, uluslararası alanda ise insan hakları, silah ticareti, sansür, siyasi karışıklıklar ve diktatörlükler üzerine yazılar kaleme almaktadır. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;