Görüş

Akdeniz'in, askerî tedbirlerin ve sayıların kıskacında mülteciler

Küresel adalet duygusunun neredeyse tamamen kaybolduğu modern zamanlarda, ailelerinin hayatlarını ve geleceklerini güvence altına almak için ölümü bile göze alan göçmenler, özellikle Batı’da yaşayan insanların hayatlarına sadece rakamlar şeklinde girebiliyor.

Sadece bu yılın ilk beş ayında Akdeniz üzerinden Avrupa'ya geçmek isterken 2 bine yakın göçmen hayatını kaybetti. [Fotoğraf: AFP/Getty]

1951 Mültecilerin Hukukî Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’nin yaptığı tanıma göre mülteci, “ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen kişi”dir. Bu tanım çerçevesinde bugün dünyada toplamda yaklaşık 16 milyon kadar mültecinin olduğu bilinmektedir.

Yaklaşık 160.000 mültecinin hayatını kurtaran Mare Nostrum programı, maliyetinin yüksek olması ve özellikle Afrika’dan çok sayıda mülteciyi denize açılma konusunda daha da cesaretlendirdiği gerekçesiyle 2014 yılı sonu itibarıyla sonlandırıldı.

by Ayhan Kaya

Vietnam Savaşı’ndan bu yana yaşanan en büyük mülteci hareketine tanık olan uluslararası toplum özellikle Akdeniz’de yaşanan ve giderek daha büyük bir hacme ulaşan mülteci ölümleri karşısında yeterince etkili önlemler alamamaktadır. Avrupa Birliği üyeleri konuyu ulusal güvenliği tehdit eden bir mesele olarak ele alıp göçmen kaçakçılarına karşı verdiği mücadeleyi askerî yöntemleri kullanarak artırmaktan öteye gidememiştir. 3. Dünya ülkelerinin yüksek nitelikli kalifiye insanlarına kapılarını sonuna kadar açan Avrupa Birliği, savaştan, yokluktan, yok olmaktan kaçan insanların kendilerini ve ailelerini daha güvenli topraklara atabilmek için verdikleri inanılmaz mücadelede yeterince insani ögeler içeren yaklaşımlar sergilemekten oldukça uzaktır.

Sadece 2014 yılı rakamlarına bakıldığında Almanya’nın 202.815, İsveç’in 81.325, İtalya’nın 64.625, Fransa’nın 64.310, Macaristan’ın 42.775 (özellikle Ukrayna ve Rusya’dan) ve İngiltere’nin ise 31.945 iltica başvurusu aldığı görülmektedir. 2012 yılında Almanya için iltica başvuru sayısının 77.650 kişi olduğu düşünülürse iki yılda iltica başvurusunda %160’lık bir artışın olması çok dikkat çekicidir. Nüfus oranlarına göre bakıldığında en çok iltica başvurusunu sırayla İsveç, Macaristan, Avusturya, Malta, İsviçre, Danimarka, Norveç ve Almanya’nın aldığı görülmektedir.

Mare Nostrum’dan TRITON’a

Yakın zamana kadar İtalya tarafından yürütülen ve Avrupa Birliği (AB) tarafından desteklenen Mare Nostrum programının aylık maliyeti 9 milyon euro ve toplam mürettebat sayısı 900 kişiden oluşurken Akdeniz’de devriye gezmekte ve her gün yaklaşık 400 mülteciyi hayati tehlike içeren botlarından kurtarmaktaydı. Kurulduğu 2013 yılı Ekim ayı itibarıyla yaklaşık 160.000 mültecinin hayatını kurtaran ve uluslararası sularda da seyreden Mare Nostrum programı, maliyetinin yüksek olması ve kurtarılan mültecilerin sayısının fazlalığının özellikle Afrika’dan çok sayıda mülteciyi denize açılma konusunda daha da cesaretlendirdiği gerekçesiyle 2014 yılı sonu itibariyle sonlandırıldı. Bunun yerine Üye Ülkelerinin Dış Sınırlarının Yönetimi için Operasyonel İşbirliği Ajansı FRONTEX’in liderliğinde oluşturulan TRITON programının uluslararası sulara geçmeden AB kıyılarını denetlemesi kararlaştırıldı.

2,9 milyon euroluk bütçesi ve 65 kişilik insan gücü olan TRITON programının kapasitesi oldukça sınırlıdır ve kitlesel ölümlerin önüne geçebilmekten çok uzaktır. Giderek artan ve sonu kitlesel ölümlerle sonuçlanan trajediye biraz olsun çare bulabilmek için Nisan 2014’ün sonunda toplanan AB liderleri maalesef beklentileri karşılayamamış ve sadece göçmen kaçakçılığını önleyebilmek için Libya kara sahasına gerekirse askerî operasyon düzenlemek ve TRITON’un askerî kapasitesini artırmak gibi birtakım askerî önlemler almıştır ve şu anda bu tür askerî operasyonların hayata geçirilebilmesi için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin onayını beklemektedir.

Binlerce insanın yoksunluğu büyük bir sektör yaratıyor

Başta Eritre, Nijerya, Somali ve Sudan olmak üzere savaşların, etno-kültürel ve dinsel gerilimlerin olduğu ülkelerden yüzlerce yıldır varolan göç yollarını izleyerek Akdeniz sahillerine ulaşan göçmenlerin yanısıra, İtalya ve Malta’yı en güvenli geçiş güzergâhı olarak gören binlerce Ortadoğulu, Suriyeli, Iraklı, Afganistanlı, Pakistanlı ve Hindistanlı göçmen de farklı güzergâhları izleyerek Libya, Tunus gibi Akdeniz’de kıyısı bulunan ülkelere geliyorlar. Merkezi Libya’da yer alan, göçmenlerin kendi ülkeleriyle varmak istedikleri İtalya ve Malta gibi AB ülkelerinde de uzantıları olan insan kaçakçısı şebekelerinin olduğunu tespit edilmiştir. 

 Göçmen kaçakçılığının giderek büyüyen uluslarası bir sektör hâline geldiğini biliyoruz. Arap Baharı sonrasında istikrarını yitiren Kuzey Afrika ülkelerinde ve özellikle Libya’da palazlanan bu sektörün Cezayir, Mısır, Tunus, Fas, Türkiye, Yunanistan, İtalya, Malta ve İspanya gibi ülkelere yayılmış geniş bir ağı bulunmaktadır. Her bir mülteciden yaklaşık 1500 euro tahsil eden göçmen kaçakçıları bu yolla büyük servetler elde edebilmektedirler. Sadece Suriye değil, özellikle yıllardır siyasal istikrarsızlığın hüküm sürdüğü Irak, Eritre, Somali, Nijerya, Kongo, Gambiya, Etiyopya, Mali, Gana, Sudan, Senegal, Gine, Pakistan, Bangladeş ve Hindistan gibi ülkelerden son 15 yılda sadece İtalya’ya giriş yapan mültecilerin sayısının 262.000 olduğunu düşünürsek, özellikle Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde yaşanan sorunların Akdeniz’de sınırı bulunan İtalya, İspanya, Yunanistan, Portekiz ve Malta gibi AB ülkelerinde ne tür bir yük oluşturduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Bu sayı ayrıca göçmen kaçakçılarının elde ettikleri servetin büyüklüğü konusunda da bir fikir verebilir.

Dublin III Protokolünün sorunları

AB ülkelerine giriş yapan mültecilerin sayısında 2015 yılı itibarıyla büyük artış görülmektedir. Sadece bu yılın ilk beş ayında 63.500 mültecinin AB’ye giriş yaptığı bilinmektedir. Yine aynı zaman zarfında 2.000 kadar mültecinin hayatını kaybettiğini biliyoruz. Bu sayı geçen yılın ilk beş aylık rakamının yaklaşık 10 katı kadardır. Bizlerin hayatlarına rakamlarla giren bu insanların bireysel öykülerini bilmiyoruz ve onları tanımıyoruz. Rakamlarla konuşmaya devam ettikçe de onları toplumsal, ulusal, ekonomik ve kültürel güvenliğimizi tehdit eden unsurlar olarak görmeye devam edeceğiz. Bu insanların hayatımızda daha anlamlı bir yer bulabilmeleri için akademinin, medyanın, sivil toplum kuruluşlarının ve uluslararası örgütlerin bu insanların kişisel öykülerini daha bilinr hâle getirmesi gerekiyor.

AB tarafından 2013 yılında kabul edilen Dublin III Protokolüne göre, mültecilerin giriş yaptıkları AB ülkesinde iltica başvurusunu yapması gerekmektedir. Ancak, çok sayıda mülteciyi ölümden kurtaran İtalya gibi bir ülke sadece coğrafi konumu ve Afrika kıtasına yakınlığı nedeniyle mültecilerin ilk uğrak noktası olması itibarıyla mültecilerin iltica başvurularını alma konusunda oldukça isteksiz davranmıştır. Bu açıdan Dublin III Protokolünün AB’ye üye devletlerin kitlesel iltica başvurularında ortaya çıkacak yükün paylaştırılmasını mümkün kılmadığı görülmektedir. Bugün fazlasıyla tartışılan Dublin III Protokolünün değiştirilmesi ve yükün daha adil şekilde dağıtılmasını sağlayacak "kota sistemi"ne geçilmesi planlanmaktadır.

Kota sistemi: Almanya öneriyor, İngiltere yan çiziyor

Almanya, İspanya, İtalya, Portekiz, Malta ve Yunanistan gibi ülkelerin desteklediği 'kota sistemi'ne İngiltere, Danimarka, İrlanda, Fransa, Slovakya ve Estonya hararetle karşı çıkmaktadır.

by Ayhan Kaya

Almanya tarafından önerilen "kota sistemi" İtalya, Yunanistan, Malta, İspanya ve Portekiz gibi ülkelerin üzerindeki yükü almak ve bu yükü üye devletlerin tamamına mümkün olduğunca adil bir şekilde yaymayı amaçlamaktadır. Üye ülkelerin nüfusuna, gayrisafi milli hasılasına, işsizlik oranlarına ve yüzölçümüne bakılmak suretiyle İtalya gibi ülkelere giriş yapan mültecilerin dağıtılması planlanmaktadır. Buna göre ilk aşamada 20.000 mültecinin dağıtılması planlanırken sırasıyla Almanya, Fransa, İngiltere, İspanya, Polonya, Hollanda ve İsveç’in diğer ülkelere göre daha fazla mülteci kabul etmesi söz konusu olabilir. Ancak kota sistemi henüz kabul görmedi. Almanya, İspanya, İtalya, Portekiz, Malta ve Yunanistan gibi ülkelerin desteklediği bu projeye öncelikle İngiltere, Danimarka, İrlanda, Fransa, Slovakya ve Estonya hararetle karşı çıkmaktadır. Özellikle İngiltere hükümeti seçimleri ve ülkede yükselen UKIP adlı aşırı sağ popülist siyasal partinin tabanını bahane ederek yükü paylaşma konusunda sürekli çekingen bir tavır sergilemektedir.

2015'in Mayıs ayının başında Avrupa Birliği Komisyonu tarafından yapılan bir çalışma kota sisteminin detaylarını sunarken bu sistemin hayata geçirilmesi için 50 milyon euroluk bir bütçe öngörmüştür. Ayrıntılara göre mültecilerin %18,4 kadarı Almanya, %14,2 kadarı Fransa, %11,8 kadarı da İtalya tarafından kabul edilecek, bu sistemi kabul etmeyen İngiltere, Danimarka ve İrlanda ise hesaplamaya dahil edilmeyecekti. Ancak, 15 Mayıs 2015 tarihinde Fransa’nın da kota sistemi hakkında çekincelerini dile getirmesiyle birlikte planların tekrar gözden geçirilmesi gerekecek gibi. Komisyonun yaptığı çalışmada FRONTEX’in bütçesinin artırılması ve kalifiye göçmenlerin istihdamını içeren "mavi kart" uygulamasının Birlik düzeyinde daha kolay hâle getirilmesi için de birtakım düzenlenmenin yapılması gerektiği dile getirilmiştir.

Her şeye rağmen ümitlendiren iki unsur

Küresel adalet duygusunun neredeyse tamamen kaybolduğu ve ulusal çıkarların her şeyin önüne geçtiği modern zamanlarda, ailelerinin hayatlarını ve geleceklerini güvence altına almak için ölümü bile göze alan ve savaş, yoksulluk, kuraklık ve yokluk gibi tehditlerden uzaklaşmaya çalışan göçmenlerin görece istikrarlı ülkelerde ve özellikle Batı’da yaşayan insanların hayatlarına sadece rakamlar şeklinde girebildiğini görüyoruz. Köle tüccarlığına yüzlerce yıl tanıklık etmiş ve dört yüz yıl boyunca milyonlarca Afrikalı’nın yok oluşuna sahne olmuş Akdeniz’in günümüzde yeniden kan gölüne döndüğüne tanık oluyoruz. Bir yandan dinsel farklılıkların, diğer yandan etno-kültürel farklılıkların ve belki de en önemlisi sınıfsal farklılıkların ve mevsimsel faktörlerin yerle bir ettiği Afrika ve Ortadoğu’nun makus talihini bir türlü yenemediğini görüyoruz.

Batılı yöneticilerin en azından yaşanmakta olan bu kitlesel ölümleri biraz olsun durdurmak için ölümü bile göze alarak yeni bir hayat kurmaya çalışan bu insanların çığlıklarına kulak kabartmaları gerekiyor.

by Ayhan Kaya

Dünyanın görece daha istikrarlı coğrafyaları olan Batılı ülkelerde ise, yine kültürelist ve dinsel perspektiflerle donanmış popülist ve aşırı sağ yaklaşımların hâkim olduğu da görülmektedir. Batılı yöneticilerin en azından yaşanmakta olan bu kitlesel ölümleri biraz olsun durdurmak için ölümü bile göze alarak yeni bir hayat kurmaya çalışan bu insanların çığlıklarına kulak kabartmaları gerekiyor. Askerî yöntemleri kullanarak insan kaçakçılarına karşı mücadele etmek sorunu ortadan kaldırmıyor. Aksine, giderek bir orta çağ kalesine benzeyen ve sınırlarını sürekli güçlendiren Avrupa Birliği’nin bir anlamda yol açtığı insan kaçakçılığı sektörü sorunun çok küçük bir parçasıdır.

Bütün bu olumsuzluklarına ve yöneticilerinin sığ görüşlülüğüne rağmen beni Avrupa Birliği adına ümitlendiren iki unsurun altını çizerek bu yazıyı tamamlamak istiyorum. Birinci nokta, kitlesel ölümlerin sokaklara döktüğü genç Avrupa Birliği yurttaşlarının eylemleri ve çığlıkları. Avrupa sivil toplumunun bu genç yurttaşları Akdeniz’de olup bitenlere baktıkça rakamları değil insanları görüyorlar ve bu insanların kişisel öykülerini duymaya çalışıyorlar.

İkinci nokta ise Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayan diasporaları. Bu gruplar kendi anavatanlarıyla toplumsal, kültürel, siyasal ve iktisadi ağlar kurmak suretiyle istikrarsızlığın yaşandığı bu coğrafyalara istikrarı getirmeye çalışan aktörler olarak ön plana çıkıyorlar. Avrupa Birliği’nin bu bağlamda yapması gereken şeylerden biri de 2008 yılına kadar farklı Afrika ülkelerinde açtıkları istihdam merkezleri (job centres) konusundaki çalışmalarını sürdürmek ve Afrika kökenli diasporik grupların da desteğini alarak bu ülkelerde sosyo-ekonomik ve siyasal istikrarın yeniden inşa edilmesine katkı sağlamaya çalışmalıdır.

Prof. Dr. Ayhan Kaya, İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi. Aynı üniversitede Avrupa Birliği Enstitüsü Direktörü görevini yürütüyor. 2011 yılı itibarıyla Avrupa Birliği Komisyonu tarafından Jean Monnet Profesörü olarak ödüllendirildi. Bilim Akademisi üyesi olan Kaya'nın, diasporalar, kimlik, uluslararası göç, etnisite, milliyetçilik, çokkültürcülük, yurttaşlık, ulusaşırı alan ve sürdürülebilir kalkınma gibi konular hakkında da kitap, makale ve tercümeleri bulunuyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Ayhan Kaya

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;