Görüş

Avrupa'ya daha çok demokrasi, daha az hudut gerek

Avrupa'daki entegrasyona hayat veren sebepler, yani "daha fazla demokrasi ve daha az sınır" düşüncesi, bugün İskoçya ve Katalonya örnekleri bağlamında da Avrupalı siyasilere ders olmalı. Keskin ayrılıkçı zihniyetler ile katı bir merkeziyetçilik anlayışına dayalı devlet yönetimleri arasında orta yol bulmak mümkün.

İskoçya'nın Britanya'dan bağımsızlık teşebbüsü başarısızlığa uğramış olabilir. Ama 18 Eylül 2014 tarihinde düzenlenen referandum, birlik yanlılarının zaferiyle sonuçlansa da, bağımsız İskoç devleti fikrine tabandan güçlü bir destek olduğunu da ortaya koydu. 9 Kasım'da Katalonya'nın İspanya'dan ayrılıp ayrılmayacağı konusunda yapılacak referandum, Madrid'in itirazları nedeniyle iptal edildi. Lakin Katalanlar, bu konudaki düşüncelerini ifade etmek için her halükarda o gün bir tür oylamaya gitmeye kararlı görünüyorlar.

Avrupa kıtasının doğu yakasındaki Ukrayna'da ise nüfusun Rusça konuşan kesimi, öyle görünüyor ki, fikrini söyledi. Fırsat verilirse Basklar, Kuzey İrlandalılar, Flamanlar, Korsikalılar, Güney Tirol halkı, Bosnalı Sırplar ve daha niceleri bu konuda şansını deneyecek. Keza Avrupa genelinde, sınırların güçlendirilmesi, topraklarındaki yabancı sayısının azaltılması ve temsil ettikleri kesime devlet gelirlerinden daha fazla pay ayrılmasını (hatta toprak verilmesini) isteyen siyasetçilerin liderliğindeki AB (Avrupa Birliği) karşıtı milliyetçi partiler yükselişte.

21. yüzyıl Avrupası, bundan yüz yıl önce Birinci Dünya Savaşı'nı (1914-1918) tetikleyerek kıtayı mahvoluşa sürükleyen, yıkıcı, dar görüşlü milliyetçiliğe geri mi dönüyor? Avrupa Birliği'nin milletler üstü, birleşik Avrupa vizyonu, sıradan bölge vatandaşına uygun değil mi?

Böyle bir çıkarımda bulunulmasını anlayışla karşılamak gerek. Ama Avrupa çöküş içinde falan değil. Avrupa Birliği'nin büyük vizyonunun zamanın ruhuna ters düştüğü de söylenemez. Bundan ziyade, Avrupa'daki ulus, devlet, bölge ve ortak kurumlar arasındaki ilişki bir değişim geçiriyor. Ayrılıkçı hareketlerde görülen artış, bu değişimin daha derin ve hızlı olması gerektiğinin altını çiziyor.

Ulus-devletlerimizin (Fransa'da Fransızlar, Almanya'da Almanlar gibi) tek bir halkla özdeşleşmiş etiketleri olabilir, fakat bunun otomatik olarak eşitsizlik yaratıp ayrımcılığı körüklediği söylenemez.

by Paul Hockenos

Sivil ve etnik milliyetçilik

İlk olarak milliyetçiliğin kendisini ele alalım. Sivil ve etnik olmak üzere iki tür milliyetçilik (ve millet) vardır. Her iki kavram da, Avrupa halklarının komşuları ile bir (millet) olup hak ve bağımsızlık talep etmeye başladıkları 1789 Fransız Devrimi'nin bir nenticesi. Krallık ve imparatorlukların egemen olduğu o dönemde, ulus kavramı, aynı dil, memleket ve kültürü paylaşan insanları birbirine bağlayan yeni bir kimlik türüydü. Bu ilerici ve özgürleştirici milliyetçilik anlayışı, çoğu birer ulus-devlet olan günümüz demokrasilerinin temelini attı.

Modern milliyetçilik, iki farklı yönde ilerledi:

1) Birbirine kan, toprak ve kader bağı ile bağlı, ırksal açıdan kesintisiz bir toplum gibi romantik kavramlara dayanan etnik millet anlayışı. Etnik ulusların dünyasında, daima bir ulusun üstünlüğü ve onun gerek bulunduğu topraklarda gerekse de diğer halklar üzerinde hakimiyeti söz konusudur. İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm ve Alman felsefeci Hannah Arendt gibi entelektüellerin de dile getirdiği gibi, 20. yüzyılda yaşanan kanlı felaketlerin kökeninde de bu en asli etnik ulus kavramı yer alıyordu. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında ve Yugoslavya'nın kanlı dağılma sürecinde de görüldüğü üzere, etnik milliyetçiler iktidara geldiklerinde, içeride otoriter, dışarıda ise saldırgan ve yayılmacı politikalar izlemeleri kaçınılmaz oluyor.

2) Sivil milliyetçilik anlayışı. Büsbütün başka bir konu olan sivil milliyetçilikte ise sivil ulusların mensupları, biyolojik ya da diğer sözde bilimsel özellikler ile değil, ortak değer ve siyasi görüşlerle birbirine bağlıdır. İngiliz düşünür John Stuart Mill gibi sivil milliyetçiler, hoşgörü, eşitlik ve bireysel haklardan yanadır. Sivil milliyetçi, elbette milliyetiyle gurur duyabilir ama bunu, benzer yasal haklara sahip diğer ulusların pahasına yapmaz. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu vizyonu da sivil milliyetçiliği temel alıyordu.

Günümüz Avrupası'nda sivil milliyetçilik, büyük ölçüde çağın gereği ve modern ulus-devletin temeli konumunda. Onsuz bir AB mümkün değil. AB'nin milletler üstü özü; dar, savunmacı ve etik temelde tanımlanmış devlet yönetiminin anti tezi.

Avrupa'daki ulus-devletlerimizin (Fransa'da Fransızlar, Almanya'da Almanlar gibi) tek bir halkla özdeşleşmiş etiketleri ve çoğunlukları olabilir. Fakat bunun otomatik olarak eşitsizlik yaratıp ayrımcılığı körüklediği söylenemez. İnsan hem Alman veya Fransız olup hem de sivil mantıklı, iyi bir demokrat ve AB yanlısı olabilir.

Şimdiye dek AB üyeliği ve Avrupa entegrasyon süreçleri, Avrupalı ulus-devletlerin karakterinin etnikten sivile doğru dönüşüm geçirmesini sağladı. Avrupa'nın çoğu bölgesinde, bir zamanlar kimseye geçit vermeyen, askeri nitelikli sınırlar, bugün artık mallar, insanlar ve fikirlerin serbestçe geçebildiği, barışçıl bir biçime büründü.

Avrupa'daki ulus-devletlerin ticaret, kültür programları, ekonomi politikaları, siyasi öncelikler ve ortak para birimi avro üzerinden birbirine bağlanması, Avrupa ülkelerini, 20. yüzyılın ilk yarısındaki durumlarına göre bambaşka bir noktaya getirdi. Politikaların kayda değer kısmının, yerel bazda olduğu kadar AB tarafından da belirlenmesi, ulusal egemenlik kavramını daha gevşek bir aşamaya taşıdı.

Avrupa'nın ihtiyacı, esnek federal sistemlere ve güç devrine (örneğin bölgesel özerkliğe) dayalı, daha sivil zihniyetli ulus-devletler.

by Paul Hockenos

Yeni bölgecilik

Teorik olarak, AB üyeliği, devlet bünyesindeki gücün merkezilikten çıkarılması ve kararların ulusal düzeyden çok yerel düzeyde alınmasını gerektiriyor. Burada en başından beri Avrupa projesinin kalbinde yer alan – AB'nin en sevdiği kavramlardan – "Bölgelerin Avrupası"ndan bahsediyoruz. Uygulamada bu, özerk yönetim de denilen temsili otonomi ve federasyon biçimleri yanında söz konusu bölgelerin devlet hudutlarını aştığı, sınır ötesi bir yönetim demek.

Bölgesel yönetimi aktif bir şekilde savunsa da, sıklıkla kendi ilkelerine aykırı davranan AB, yıllar içinde karar alma gücünü iyice genişletti. Oysa bunlar, AB'nin yönetim merkezi Brüksel yerine yerel olarak da alınabilecek kararlar. Haftalık Alman Die Zeit gazetesinde bir köşe yazarının dediği gibi, İskoçlar, kilt denilen geleneksel eteklerinin kalitesinden başka konularda da karar alabilmeli.

Bugün karşı karşıya olduğumuz kafa karıştırıcı Avrupa manzarasını bu bağlamda anlayıp değerlendirmek zaruret arz ediyor. Katalan ve İskoç bağımsızlık hareketleri, dizginleri elinden bırakmamakta direten inatçı devletler yüzünden kesin tedbirler almaya mecbur kalan, büyük ölçüde sivil nitelikli – AB yanlısı, dünyaya açık, çevre bilinci olan – kampanyalar.

Neticede Katalanların özerklik talebi yüzünden sık sık Katalonya ile münakaşa içine giren İspanya halen merkezi bir devlet. Aynı şey, Britanya ile İskoçya arasındaki ilişkiler açısından da geçerli. Brüksel'in de Avrupa'daki yerel yönetimlere daha fazla denetim hakkı verme hususunda pek cömert davrandığı söylenemez.

Bu sorunun çözümü, yeni ulusal devletler, yeni bürokrasiler ve yeni sınırlar doğuracak "ya hep ya hiç" tarzı zarar verici kampanyalar olmak zorunda değil. Avrupa'nın ihtiyacı olan, esnek federal sistemlere ve güç devrine (örneğin bölgesel özerkliğe) dayalı, daha sivil zihniyetli ulus-devletler.

Siyasi ve mali özerkliği arttırmak, ayrılıkçıların elini zayıflatıp referandum ihtiyacını azaltacak. Hatta bu sayede Avrupa'da tekrar hortlayan etnik milliyetçiliği geriletmek bile mümkün. Son yıllarda – Macaristan, Fransa, İtalya, Romanya, Belçika ve son olarak Almanya'da – seçimlerden büyük kazanımlarla çıkan birçok aşırı sağcı parti, aşırı milliyetçi, ırkçı gündemlerini, kendi kaderini tayin adı altında gizliyor.

Avrupa'daki entegrasyona başından itibaren hayat veren sebepler, yani "daha fazla demokrasi ve daha az sınır" düşüncesi, bugün İskoçya ve Katalonya örnekleri bağlamında da Avrupalı siyasilere ders olmalı. Keskin ayrılıkçı zihniyetler ile katı bir merkeziyetçilik anlayışına dayalı devlet yönetimleri arasında orta yol bulmak, zor ve zaman alıcı da olsa mümkün.

Paul Hockenos, Berlin'de yaşayan gazeteci-yazar. 25 yılı aşkın süredir Avrupa Birliği'nin geçirdiği dönüşüm süreçleri ile ilgili çalışmalar yapıyor. Makaleleri, New York Times, Newsweek, The Nation, Foreign Policy ve Spiegel International gibi dünyanın önde gelen gazete ve dergilerinde yayımlanıyor.

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Paul Hockenos

Paul Hockenos

Berlin'de yaşayan gazeteci-yazar. 25 yılı aşkın bir süredir Avrupa Birliği'nin geçirdiği dönüşüm süreçleri ile ilgili çalışmalar yapıyor. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;