Görüş

Çağın ruhu terör mü?

Toplumda dayanışma ve acı paylaşmaya en küçük birimden başlanabilir. ‘Güvende’ hissine sahip olanlar başkalarının acılarına kayıtsız kalamaz, yaslarını paylaşabilirler. Şiddetin etkisini sınırlamak için bir ilk adım.

Konular: Türkiye, Sağlık
Yankı Yazgan'a göre, terör olaylarının insanlar toparlanma fırsatı bulamadan üst üste gelişi, ruhsal durumu bozuculuğunu daha da arttırır. [Fotoğraf: AP]

Bu çağın ruhunu TV ya da bilgisayar oyunları yansıtıyorsa eğer, Survivor gibi popülerleşmiş“yıkılmadan ayakta kalma” yarışmalarına ya da Rust gibi tek amacı survival olan bilgisayar oyunlarına bakıp da “hayatta kalmak” yaşantılarımızın ana temasını ve amacını oluşturuyor, desek olacak.

Terörün beklenmedik bir süratle yayılıp yaklaşması, hiç kimsenin kendisini uzağında hissedemeyeceği bir biçim alması, hayatta kalma oyunlarına tuhaf bir bağlam kazandırıyor.

Hayatı bir an evvel sağ salim atlatılacak bir macera gibi görenlerin bile yaşadıkları süreyi insan gibi yaşama arzusu hayatta kalmanın ötesine geçer. Ancak çevremize baktığımızda, terörün tetiklediğini tahmin ettiğimiz hayatımızın bir adım sonrasını görememe hâlinin pek de yeni olmadığını düşünebiliriz.

Terörün beklenmedik bir süratle yayılıp yaklaşması, hiç kimsenin kendisini uzağında hissedemeyeceği bir biçim alması, hayatta kalma oyunlarına tuhaf bir bağlam kazandırıyor.

by Yankı Yazgan

Çocuklara ve kadınlara cinsel saldırıların, aile içi şiddet ve cinayetlerin sahiden çoğalıp çoğalmadığını uzmanlar tartışadursun, neredeyse kanıksanacak kadar sık karşılaştığımız bu cinsel ve fiziksel şiddet haberleri neye işaret ediyor?

Önemli sayıda insan, dürtüleri üzerinde insanın sosyal evrimi boyunca edindiği her türlü denetimi kaldırarak aklına eseni yapmaya, kendini her türlü kısıtlamadan özgürleştirerek başkalarına zarar vermekte bir sakınca görmemeye başladıysa, terörün ruh dünyamıza olan etkilerinin terörün kendisinden önce yetişip zihnimize ve davranışlarımıza yön verdiğini söyleyebilir miyiz?

Ruhlarımız terörü hep hissediyor muydu?

Yoksa terör zaten hep vardı ve ruhlarımız bunu bombalar burnumuzun dibinde patlamadan, ama başka yerlerde canları alırken hissetmeye zaten başlamış mıydı?

Harvard Üniversitesi’nin seçkin psikoloji profesörlerinden Steven Pinker Better Angels of Our Nature adlı kitabında, dünyada şiddetin özellikle Aydınlanma’yla başlayarak belirgin biçimde azaldığını, haberler ve anekdotlar karşıtını söylese bile istatistiklerin insanlık tarihinin en barışçı döneminde olduğumuzu gösterdiğini yazar.

Eğer durum Pinker’ın belirttiği gibiyse, ruhumuzun yarınsız biçimde ve bugünün ötesini düşünmeyen yaşantılar üretmesinin terör dışında da sebepleri olsa gerek.

Diğer yandan bilimsel analiz ve toplumsal politikalar açısından istatistikler aydınlatıcı olsa da terörün ve genelde şiddetin etkileri kendisini tek tek her bireyin hayatında ve farklı biçimlerde gösterir.

Pinker’a yöneltilen çok sayıda önemli eleştiriden birisinde, şiddet tanımını dar tutmuş olması nedeniyle ölüm sayısını savaşçılarla sınırladığı, böylece son Dünya Savaşı’nda kayıpların neredeyse yarısını oluşturan sivillerin (savaşmayanların) canlarını hesaba katmadığı vurgulanır.

Yaşadığımız dönemde terör eylemlerinin ve savaşların kurbanlarının savaşçı ya da taraf bile olmayan siviller olmasını bu çerçevede düşünürsek, Pinker haklı olsa bile, terörün yaşantılarımıza etkisinin pek de azalmayacağı aşikâr olmaz mı?

Belirsizliğin (beklenen kötü ‘şey’in ne zaman ve nasıl olacağını bilmiyor olmanın) korkutuculuğu, insanın bilgi ile aşmaya çalıştığı temel ürküntülerinden birisidir. Ne olacağını, neyin ne zaman olacağını bilemediğimizde güvenlik duygumuz sarsılır, güvendelik ihtiyacımız tırmanır.

Terör, örneğin bombalı saldırılar şeklinde, beklenmedik yer ve zamanlarda, rasgele ortaya çıktığında, her gün geçtiğimiz sokak ya da bindiğimiz araç gibi hayatın olağan parçası olan yerler tehlikeli olarak zihnimize yer eder. Hiç bir yerin güvenli olmadığı hissini doğuran bu durum geleceğe ilişkin olumlu bir düşünceye de yer bırakmadığında, hayat artık toptan tehlikeli gelmeye başlar. Üzer, korkutur, öfkelendirir, kontrolsüzleştirir.

Ancak, olaylardan etkilenmenin bir tür vadesi var. Terör olaylarının insanlar toparlanma fırsatı bulamadan üst üste gelişi, yoğunluğu ruhsal durumu bozuculuğunu daha da arttırır.

Zira travmatik olay sarsıcı etkisini hemen göstermez, terör olayından etkilenenler (yardıma gidenleri de dahil etmeliyiz) ilk günler hatta haftalar içinde olayın etkisini hissetmezken, olayın izleri anılara dönüştükçe etkisi fazlalaşır. Düzeltilmesi geciktikçe travmatikliği artar, ruh sağlığını bozucu olur.

Düşmanlık ya da kin gibi duygular, kurbanlar veya onların yakınlarında, onlara yakınlık duyanlarda kaçınılmaz olarak tetiklenebilir, ancak bu duyguların tahripkârlığı ruh sağlığını daha da bozar.

Empatinin kendimiz gibi olana yakınlaşmayı, ama olmayandan uzaklaşmayı doğurucu etkisi moralimizi bozmasın.

by Yankı Yazgan

Terörün travmatik etkisini telafi etmek için toplumun üyelerinin dayanışması, kurbanların acısını ortaklaşa hissetmesi, beraberce yas tutabilmesi ve bunu ayrımsız yapabilmesi önemli bir rol oynar.

Çare empati mi?

Empati başlığı altında toplanabilecek birçok duygunun ya da sosyal reflekslerin bu paylaşım için doğal biyolojik zemini oluşturması beklenir.

Yakınlarımızla ilişkilerimizde daha aktif olan empatinin “hormon”u oksitosin de bu zeminin kimyasallarından başlıcasıdır. Ancak bu aşk ya da barışçıllık hormonu (aslında hormon işlevi gören bir nöropeptid) uzun yıllardır her türlü popüler yayında belirtildiği kadar ‘iyi’ mi? Toplumda terörün travmatik etkisinin aşılmasına yarayacak toplu dayanışmaya katkısı olur mu?

Oksitosin düzeyinin kendimiz gibi olana yakınlık arttırıcı etkisi tartışılmaz olmakla beraber, sahici toplumsal dayanışmanın kendimiz gibi olmayan başka kesimlerden kurbanlarla (‘öteki’) da gerçekleşmesi gerektiğini düşünürsek, oksitosinin öteki ile ilişkide tersine bir rol oynama olasılığını ne yapacağız?

Empatinin kendimiz gibi olana yakınlaşmayı, ama olmayandan uzaklaşmayı doğurucu etkisi moralimizi bozmasın. Sadece terör ve savaşın ruh sağlığımızı bozmasının, travmanın toplumu felç etmesinin önüne geçmek için empatinin ya da iyi dileklerin tek başına yetmeyeceğini, şiddeti ve terörü doğuran sosyal ve ekonomik koşulların düzeltilmesinin de barışçı bir dünya için öncelikle gerektiğini düşünüyorum.

Barışa giden yolda toplum içindeki iletişim ve ilişkilerin geliştirilmesine dayalı yaklaşımlardan vazgeçmeli miyiz?

Yoksulluk ve eşitsizlik gibi yapısal şiddet çeşitleri ya da terör olayları ve savaşlar gibi doğrudan şiddet hayatları tutsak alırken, anne-babaların aile içi iletişimlerini geliştirmeyi hedefleyen ve bunu olabildiğince çocuk küçükken yapan yaklaşımların barışçı aileler ve toplumlar oluşmasında katkısı olacağına inanmak ilk bakışta çoğumuza “naïf” gelebilir.

Oysa yoksulluğun, eşitsizliğin ya da terörün ve savaşın “ebeveynlik üzerindeki etkilerini azaltmak ve dolayısıyla, çocuğun hayatındaki güvenlik hissini arttırmak mümkün” ise, toplumda dayanışma ve acı paylaşmaya en küçük birimden, toplumun öteki kesimlerine yayılmak üzere, başlanabilir.

‘Güvende’ hissine sahip olanlar başkalarının acılarına kayıtsız kalamaz, yaslarını paylaşabilirler. Şiddetin etkisini sınırlamak için bir ilk adım.

Prof. Dr. Yankı Yazgan, beyin bilimleri ve psikoloji/psikopatoloji alanındaki bilgilerin meraklı olan herkes tarafından anlaşılmasını ve kullanılmasını amaçlayan yazar çizer. Psikiyatri/çocuk genç psikiyatrisi alanında uzman hekim. Düşe Kalka Büyümek (2003), Kalbinle Düşün Beyninle Hisset (2008), Bir Tatlı Telaş(2012) isimli kitapların yazarı.

Twitter'dan takip edin: @yankiyazgancom

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Yankı Yazgan

Yankı Yazgan

Beyin bilimleri ve psikoloji/psikopatoloji alanındaki bilgilerin meraklı olan herkes tarafından anlaşılmasını ve kullanılmasını amaçlayan yazar çizer. Psikiyatri/çocuk genç psikiyatrisi alanında uzman hekim. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;