Görüş

'Çatı aday' siyaset sosyolojisine uymadı

“Çatı formülü” “önce ülkem, sonra partim” diyen MHP için anlaşılabilir ve makul bir çözümdü. Ancak Türk siyasi gerçekliği ile örtüşme derecesi soru işaretleri taşıyordu.

Konular: MHP, Devlet Bahçeli
Ekmeleddin İhsanoğlu ve Devlet Bahçeli [Fotoğraf: AA]

Başarıyı ve başarısızlığı 'hedeflenen ile gerçekleşen arasındaki açıklık' olarak değerlendirmek mümkündür. 10 Ağustos 2014'teki cumhurbaşkanlığı seçimini, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) adayı olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kazanmıştır. Dolayısıyla duruma salt bir kazanma olgusu üzerinden bakarsak, başarılı olan AKP ve Erdoğan’dır.

Aldığı oy oranından mutlu olan bir diğer aday ise Halkların Demokratik Partisi (HDP) adayı olan Selahattin Demirtaş’tır. Bu durumda şu tespiti yapmak mümkündür: Kendi partilerinden aday olan Erdoğan ve Demirtaş, sonuçlardan memnundur. Bu durum, Türk siyasetinin doğasına da uygundur.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) tarafından cumhurbaşkanlığına "Çatı Aday" gösterilmesi formülü, gerekçe olarak çok haklı sebeplere dayanıyordu: Tarafsız, ülkeyi germeyecek, bütünleştirici, kirlenmemiş, uluslararası siyaseti bilen bir Cumhurbaşkanı. Ancak bu formülün siyaset sosyolojisi ve psikolojisi açısından aksayan bir tarafı vardı.

Özellikle MHP seçmeninin 'parti ve ideolojik aidiyeti' çok güçlüdür. Seçeceği adayda sadece belli kişisel nitelikleri değil, aynı zamanda kendi ideolojik yansımalarını da görmek ister. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun, kısa süreli propaganda sürecinde MHP’lilerin hassasiyetlerine önemli derecede ters düşecek bir söylemi olmadı. Ama onlarla güçlü bir gönül bağı kurmayı becerebildiği de söylenemez.

Bir AKP’li için Erdoğan, bir HDP’li için Demirtaş adına sahaya inmek, propaganda yapmak çok doğal ve kendiliğinden bir süreçti. Ancak bir CHP’li ve MHP’li için İhsanoğlu adına çalışmak, aynı şekilde işlemiyordu.

by Recai Coşkun

Söz konusu durumun sandığa bir şekilde olumsuzluk taşıyacağı açıktı. Buna bir de CHP ile birlikte seçim faaliyeti yürütmenin getirdiği 'tedirginlik' ve 'insiyaki tepki' de eklendiğinde, bu sürecin sonucunda 'iki partinin bir önceki seçimde aldığı oyların toplamına denk gelebilecek' bir sonucu elde etmek neredeyse imkânsız hale geliyordu.

"Çatı formülü" açısından karşılaşılan bir diğer sorun ise 'taraflık' ve 'karşıtlık' üzerinden oluşturulan kurgulamaydı. Kendi adayı ile seçime katılmayan bir parti için doğal olarak 'neler vaat ettiği değil, nelere karşı olduğu' öne çıkıyordu. Çatı Aday formülü de böyle bir sonuç üretti. İhsanoğlu'nun seçim kampanyasının genel olarak "Erdoğan karşıtlığı" üzerinden yürütüldüğünü gördük.

Bir AKP’li için Erdoğan adına, bir HDP’li için Demirtaş adına sahaya inmek, propaganda yapmak çok doğal ve kendiliğinden bir süreçti. Dil bildik dil, gerekçeler bildik gerekçelerdi. Ancak bir CHP’li ve MHP’li için İhsanoğlu adına çalışma yapmak aynı doğallık ve kendiliğindenlik üzere işlemiyordu. İddialar ve gerekçeler yerine oturmuyordu. Sığınılan yegâne alan, "Erdoğan karşıtlığı ortak paydası" oluyordu. Salt karşıtlık üzerinden yürütülen ve kendi doğal dil alanı dışında gerçekleşen bir seçim çalışmasının bundan daha başarılı olmasını beklemek zaten imkansızdı.

Seçim sonuçları ve MHP’nin başarısı

Peki, MHP’yi diğer bütün şartlardan ve partilerden bağımsız olarak ele alırsak ortaya nasıl bir görüntü çıkıyor?

1) Bazı MHP’lilerin Erdoğan’a oy verdiği söyleniyor. Bir Ülkücünün Erdoğan'ı desteklemesi demek; 'açılım süreci'ne rıza göstermek, yolsuzluk ve hırsızlığa olur demek, Türk milliyetçiliğinin ayaklar altına alınmasını sineye çekmek anlamına gelir ki bu mümkün değildir. 30 Mart yerel seçimlerine göre MHP’den Erdoğan’a oy kaymışsa bile Ülkücülerden kaynaklanmadığı söylenebilir. Kayma, yerel seçim şartlarına göre bir nedenle MHP’ye eklemlenip cumhurbaşkanlığı seçiminde fikir değiştiren cüzi miktarda yüzer-gezer oylar yüzünden olabilir.

2) MHP’lilerin yeterli derecede sandığa gitmedikleri dile getiriliyor. Kişisel gözlemlerimize dayalı olarak konuşursak, bu ifadede haklılık payı vardır. Ülkücüler, hem seçim çalışmalarına katılmak hem de sandığa gitmek konusunda 'kendi partilerinden olmayan' bir adaya oy verme psikoloji ile hareket ettiler.

Ülkücülerin bir kısmı sandığa gitmedi. bir diğer kısmı da sandığa gitti ama bunun dışında herhangi bir propaganda çalışmasına katılmadı. Bunların sayısal karşılığını tespit etmek çok zor. Lakin sandığa gitmeyen Ülkücülerin doğrudan olmasa da dolaylı olarak Erdoğan’a oy verdiklerini, önümüzdeki süreçte ülke adına yaşanacak olumsuz gelişmelerden hisselerine düşen vicdani ve ahlaki payı alacaklarını da not etmek gerekiyor.

MHP tabanı ve İhsanoğlu

Kabul edelim ki İhsanoğlu’nun adaylığı gerek CHP’liler gerekse de MHP’liler için beklenmedik bir gelişmeydi. MHP’lilerin kafasında soru işaretleri vardı. Birincisi, İhsanoğlu tanınmıyordu. İkincisi, siyasetten gelmiyordu ve bir kampanyayı yürütme tecrübesi yoktu. Üçüncüsü, kampanya için belirlenen süre çok kısıtlıydı. Dördüncüsü, İhsanoğlu sosyolojik olarak 'sağdan' olması itibarıyla CHP tabanı için; milliyetçi cenahtan gelmemesi yüzünden de ortalama bir MHP’li ve Ülkücü için belirsizlik içeriyordu.

Bu belirsizliklerin başında, özellikle "açılım" konusunda İhsanoğlu’nun sergileyeceği tavır geliyordu. İhsanoğlu, bu konuda MHP tabanını ciddi şekilde rahatsız edecek şeyler söylemedi. Genel tavrı itibariyle de MHP’lileri rahatsız etmedi. Hatta kampanya süresi ilerledikçe taban tarafından giderek daha çok benimsendi, performansı yükseldi. Yine de yukarıda belirlenen “siyasi ve psikolojik” gerekçeler nedeniyle daha fazlasını umut etmek imkânsızdı.

Bu noktada, "Çatı Aday formülü ve İhsanoğlu’nun adaylığı doğru bir tercih miydi?" sorusu hâlâ net biçimde cevaplanamıyor. Çatı formülü, "Önce ülkem, sonra partim" diyen MHP gibi bir parti için anlaşılabilir ve makul bir çözümdü. Ancak Türk siyasi gerçekliği ile örtüşme derecesi soru işareti taşıyordu.

CHP’nin açılım sürecindeki mütereddit ve tutarsız tavrı, CHP’den MHP’ye oy akışını hızlandıracaktır. Bir sonraki genel seçimlerde bunun sonuçlarını görebileceğiz.

by Recai Coşkun

Türk siyasetinde partilerin bir araya gelmeleri, oylarda aritmetik toplamı da beraberinde getiremiyordu. Bu tür birliktelikler sinerji yerine negatif-sinerji üretiyor, beklenen toplamın altında bir performan getiriyordu. Daha önceleri denenmiş bir durumdu bu.

Dolayısıyla iddia edilebilir ki, CHP ve MHP ayrı ayrı kendi adaylarını gösterselerdi, muhtemelen Erdoğan ilk turda seçilemeyecekti. Böyle bir durumda her iki parti de çok daha etkin bir kampanya yürütecek, teşkilatlar bildikleri söylemle ve özgüvenle sahaya inecek ve daha yüksek bir oy oranına ulaşılacaktı.

"Çatı formülü" gelecek seçimlere taşınabilir mi?

MHP ve CHP’nin öncülüğünde gerçekleştirilen "ortak aday" formülünün en temel getirisi, bu iki kesim arasında özellikle 1970’lerde zirve yapan gerilimin boşalması; ilişkilerin normalleşmesidir. Bu Türkiye için de bir kazanımdır. Böylesi bir birliktelikten, partiler adına büyük başarılar doğmayacağı test edilmiş oldu. Yerel seçimlerin özel şartlarında belli düzeyde başarılı olacak bu "üst yönetimlerce tasarlanmış" birlikteliğin, genel seçimlerde büyük bir karşılığı olmayacaktır.

Fakat bu noktada bir tespitimizi paylaşmak gerekiyor. Bu türden birliktelikler sonucunda partiler arasında oy geçişkenliğinde belli bir artış yaşanması beklenebilir. Bu geçişlerde bir CHP’linin MHP’ye oy vermesi, tersi ihtimale göre çok daha kuvvetlidir. CHP, İç Anadolu’da tükeniyor. MHP hem İç Anadolu, hem de Akdeniz ve Ege’de güçlü bir şekilde varlığını koruyor. Dolayısıyla CHP'nin eridiği yerlerde seçmenin ilk adresi MHP olacaktır.

Dahası, bu seçimlerde CHP’nin sol kanadının"“HDP’ye değdiğine" dair işaretler ortaya çıkmıştır. Bu kanat ya CHP’den kopacak veya 'ulusalcı kanadı' MHP’ye doğru itecektir. CHP’nin 'açılım süreci' boyunca sergilediği mütereddit ve tutarsız tavrı da CHP ile MHP’ye oy akışını hızlandıracaktır. Bir sonraki genel seçimlerde bunun sonuçlarını görebileceğiz.

Son olarak, Erdoğan’ı tebrik edelim, ama…

Karadenizli bir akademisyen dostumun yorumunu buraya eklemeliyim: "Erdoğan seçimi kazanırsa da kaybetti, kaybederse de kaybetti." Göreceğiz…

Prof. Dr. Recai Coşkun, Sakarya Üniversitesi İşletme Bölümü Öğretim Üyesi. 1988 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nden mezun oldu. İngiltere'deki Warwick Üniversitesi'nde yüksek lisans, Leicester Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. 'Uluslararası Balkanlarda Sosyal Bilimler Kongresi' ve 'Uluslararası Türk Dünyası Sosyal Bilimler Kongresi' kurucu ve düzenleyicisi olan Coşkun, aynı zamanda "Düşünce Dünyasında TÜRKİZ Siyaset ve Kültür Dergisi"nin editörlüğünü yürütüyor.

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Recai Coşkun

1988 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nden mezun oldu. İngiltere'deki Warwick Üniversitesi'nde yüksek lisans, Leicester Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. 1997 yılından beri Sakarya Üniversitesi İşletme Bölümü'nde Öğretim Üyesi olarak görev yapıyor. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;