Görüş

Dış politikada değer odaklı siyasetten Ortadoğu gerçeğine

AKP hükümeti hem Ortadoğu siyasetinde etkili olabilmek, hem de Doğu Akdeniz’deki kayıpları giderebilmek için kısıldığı açmazı bir noktadan açmak zorunda kaldı ve bunun için bir kilit işlevi gören Mısır’la ilişkileri düzeltmenin gerekliliğini gecikmeli de olsa kabullendi.

Uzgel'e göre AKP hükümeti, Mursi'ye darbeyi neredeyse kendisine yapılmış gibi algılayıp öyle sunarak mağduriyet görüntüsü çizdi. [Fotoğraf: EPA-Arşiv]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti döneminde Ortadoğu bölgesiyle Türkiye’nin ilişkileri giderek gelişmiş, hem siyasal (sık ziyaretler, İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreterliği) hem ekonomik (artan ticaret ve yatırım) hem de kültürel (Türk dizilerinin popülerliği, turizmin artması) bağlar güçlenmişti. Ortadoğu genel olarak AKP hükümetinin dış politikada en önem verdiği, en iddialı olduğu bölgeydi ve Türk dış politikasının ana ekseni hâline gelmeye başlamıştı. Erdoğan’ın Davos çıkışıyla Türkiye’nin bölgedeki konumu artık yakın ilişkiler geliştiren bir ülkeden, liderlik iddiasında olan bir bölgesel güce evrilmişti. Arap Baharı süreci başlayınca, bu hevesin yalnızca devletler düzeyinde değil, halklar düzeyinde ve onların meşru temsilcileri aracılığıyla hayata geçirilmesi gibi bir imkân da doğmuştu ve bu yüzden hükümet müthiş bir enerjiyle hem ayaklanmaları destekledi hem de sonrasında kurulan yönetimlerle güçlü bağlar kurdu.

Ne var ki, Suriye’de rejimin dirençli çıkması ve Rusya ve İran’ın sağladığı dış desteğin ısrarla devam etmesi, Mısır’da Muhammed Mursi yönetiminin iç politikada demokratikleşme, dış politika İsrail ile ilişkilerde beklendiği gibi uzlaşmacı olmaması, iktisadi olarak IMF ile anlaşmaya yanaşmaması Arap Baharı'na sağlanan dış desteğin kesilmesine ve içeride sorun yaşanmasına neden oldu. Bu kesinti Türkiye’nin bölge politikasını sıkıntıya sokarken, aynı dönemde Batı ile ilişkilerin bozulması gibi bir olumsuzluk da buna eşlik etti.

Mursi yönetiminin Temmuz 2013’te darbeyle düşürülmesi ve Suriye’de Esad rejiminin ülkenin harap olmasını göze alarak başta kalması Türkiye’nin Ortadoğu politikasını tıkanmaya götürdü. Türkiye her durumda, darbeyi meşru görmeden, ama bu kadar sert olmayan bir tavırla politikasını bir dengede tutabilirdi. 

by İlhan Uzgel

Bu bağlamda Türkiye’nin Mısır ile ilişkilerinin iyi olup olmaması yalnızca bir ikili ilişki meselesi olmasının ötesinde, Mısır’ın Arap dünyasında sahip olduğu yer itibarıyla, Ortadoğu siyasetinin seyrini etkileyecek, hatta belirleyecek bir niteliğe sahipti. Bu durum kısa süre içinde kendisini hissettirip, yeni bir siyaseti hükümete dayatacaktır.

AKP hükümeti Müslüman Kardeşler'in iktidar konumuna gelmesi ve Mursi’nin cumhurbaşkanı olmasını Mısır ile ilgili bir gelişme olarak değil, Türkiye açısından büyük bir kazanım olarak gördü. Zaten güçlenmiş olan ekonomik ilişkiler hız kazanmış, Türkiye’ye avantaj sağlayan ticaret anlaşmaları imzalanmış, Türkiye de Mısır’a 2 milyar dolarlık kredi açmıştı. Erdoğan, Kahire ziyaretinde üniversitede gençlere hitap ederken, alışkın olduğumuz şekilde Türkiye ile Mısır’ın kaderlerinin birbirlerine bağlı olduğunu dile getiriyor ve doğrudan Müslüman Kardeşler'i destekleyen bir söylem kullanıyordu. Mısır geleneksel olarak çok daha önceden Ortadoğu’nun liderliği iddiasına sahipken; Müslüman Kardeşler, Adalet ve Kalkınma Partisi'nden yaklaşık 70 yıl önce kurulmuş bir örgüt olarak İslamcılık geleneğinde çok daha geçmişe sahip olmasına rağmen, Türkiye bu iki alanda Mursi yönetimine siyasal rehberlik sağlamaya çalıştı.

Sisi darbesi ve yalnızlaşma

Mursi yönetiminin Temmuz 2013’te darbeyle düşürülmesi ve Suriye’de Esad rejiminin ülkenin harap olmasını göze alarak başta kalması Türkiye’nin Ortadoğu politikasını tıkanmaya götürdü. Türkiye her durumda, darbeyi meşru görmeden, ama bu kadar sert olmayan bir tavırla politikasını bir dengede tutabilirdi. Ne var ki, Mısır’daki darbeyi doğrudan Türkiye siyasetinin bir parçası hâline getiren Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu darbeye dünyada en fazla ve en sert tepkiyi gösteren liderler oldular. Arap milliyetçiliğinin güçlü olduğu dönemde bile Arap rejimleri birbirlerinin siyasetlerine böylesine angaje olmamışlardı. Öyle ki, hükümete yakın çevreler, Mısır’daki gelişmeleri değerlendirirken, aynı Türkiye siyasetinde kullanılan “vesayet” vb. kavramları kullanmaya başladılar. Hükümet içeride mazlum konumunu sürdürmekte zorlandığı bir ortamda, Mısır’daki darbeyi neredeyse kendisine yapılmış gibi algılayarak ve öyle sunarak, buradan bir mağduriyet yaratmayı politik bir manevra olarak benimsemiş görünüyor.

Abdulfettah Sisi yönetimine karşı izlenen bu politika sonuçta, 1954’ten sonra Mısır büyükelçisinin ikinci kez istenmeyen kişi ilan edilmesine neden olurken, birçok sıkıntıyı beraberinde getirdi. Öyle ki, tam Eylül 2014’te Birleşmiş Milletler (BM) toplantısı sırasında iki ülke dışişleri bakanlarının görüşmeleri planlanmışken, Erdoğan’ın yine Sisi’yi uluslararası topluma şikâyet eden ve suçlayan konuşması, bu görüşmenin iptaline neden olmuştu. Bunun artık sürdürülemez bir noktaya gelmeye başlaması üzerine Türkiye bu politikasından pragmatik bir dönüş yapmanın yollarını aramaya başladı.

Öncelikle, Mısır Ortadoğu’ya açılan bir kapı olarak önem taşıyordu. Türkiye’nin Sudan, Etiyopya politikaları da, Mısır’la sorunlu ilişkilerden olumsuz etkilenmeye başladı. İkincisi, Türkiye, Mısır ile ekonomik ilişkilerini giderek geliştiriyordu ve hızla artan ticari ilişkilerde 2,5 milyar dolar fazla veriyordu. Özellikle tekstil endüstrisinin artan ihracat ve yatırımlarından Mısır’daki yerli sanayi zaten şikâyetçiydi ve onların da baskısıyla 2012’de imzalanmış olan ve Türk TIR ve rorolarına transit geçiş izni veren ticaret anlaşmalarının feshedileceği açıklandı.

Mısır’la ilişkilerin bozuk olmasının yarattığı en olumsuz sonuç, başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleriyle ilişkileri de olumsuz etkilemeye başlamasıydı. Türkiye bunu BM Güvenlik Konseyi üyeliği için yapılan oylamada açık olarak gördü. Oylama sırasında Arap ülkelerinden oy alınamadığı gibi, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Türkiye aleyhine çalışması da hükümet açısından uyarıcı olmuşa benziyor. Örneğin, Erdoğan’ın Sisi yönetimine yönelik olarak BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasında yaptığı ağır eleştiriye yalnızca Mısır değil, Birleşik Arap Emirlikleri de tepki göstermişti

Mısır’la ilişkilerin bozulmasının getirdiği en ağır bedel ise, Türkiye’nin Doğu Akdeniz jeopolitiğinde yaşadığı bozgun oldu. İster Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabında geliştirdiği jeopolitik hâkimiyet alanı yaklaşımı, isterse de AKP iktidarı sırasında dillendirilen komşularla sıfır sorun ve yumuşak güç söylemi olsun, Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan yeni dengeler ağır sorunlar yaratmaya başlamıştı. Türkiye’nin 2010’dan itibaren İsrail ile ilişkileri bozulunca bu ülkenin Yunanistan ve Kıbrıs Rumları ile ilişkileri yoğunlaşmaya başlamış, Akdeniz’de bir zamanlar Türkiye, ABD ve İsrail arasında yapılan tatbikata, Türkiye’nin yerine Yunanistan katılmaya başlamıştı. Binyamin Netanyahu 2012’de Kıbrıs’ı ziyaret eden ilk İsrail Başbakanı olmuş, iki ülke askerî anlaşma imzalamış, Kıbrıs Cumhurbaşkanı ilişkilerin altın çağını yaşadığını açıklamıştı. 

Yunanistan, Rum Yönetimi ve İsrail arasında kurulan bu yeni eksene Temmuz 2013’ten itibaren ilişkilerin bozulmasıyla birlikte Mısır da dahil oldu ve Türkiye bu yeni kamplaşmanın tamamen dışında kaldı. Mısır yönetimi Kıbrıs’ın güneyinde yer alan Afrodit sahasındaki doğalgazın hem Mısır'ın kendi ihtiyacını karşılaması, hem de oradan satılması konusunda anlaşmaya vardıklarını açıkladı. Dahası Ekim ve Kasım 2014’te bu gaz diplomasisi trafiği hız kazanarak önce Mısır, Yunanistan ve Rum enerji bakanları Lefkoşa’da, ardından bu üç ülkenin lideri Kahire’de bir araya gelerek, bir zamanlar Erdoğan’ın verdiği türden üçlü dayanışma görüntüleri vermeye başladılar. Burada Kahire Deklerasyonunu yayınlayarak gazın çıkarılması konusunda işbirliği ve Mısır üzerinden satılması konusunda anlaştıklarını duyurdular, ayrıca (Güney) Kıbrıs’ın münhasır ekonomik bölge üzerindeki hakkını teyit ettiler. Bu projenin maliyeti, rasyonalitesi ve hayata geçme ihtimali tartışmalı da olsa, açık olan Türkiye’nin Doğu Akdeniz havzasında dostunun olmadığı gerçeğidir. Coğrafi olarak Doğu Akdeniz havzasında Suriye, İsrail ve Mısır’da şu anda Türkiye’nin büyükelçisi yok ve bu ülkelerin hepsiyle aynı anda ilişkiler tarihin en düşük seviyesinde, hatta en ağır suçlamaların yapıldığı bir dönemden geçiyor. Hatta, Türkiye’nin bir karşı hamle olarak Ekim 2014’te sismik araştırma gemisi Barbaros’u savaş gemisi eşliğinde Kıbrıs’ın güneyine göndermesi üzerine, Rumlar da tepki olarak Kıbrıs görüşmelerinden çekildiler.

“Halk” ve “değer” odaklı siyasetin çöküşü

Davutoğlu’nun geliştirdiği komşularla sıfır sorun söylemi Arap Baharı sürecinde çökünce hükümet yerine “değer” odaklı ve halkların yanında yer aldığını iddia eden bir söyleme yönelmek zorunda kaldı. Öncelikle, hükümetin iddia ettiği gibi değer odaklı bir dış politikası olmadı ve bunun örnekleri çok fazla. AKP hükümeti daha önce Ortadoğu’nun neredeyse bütün diktatörleriyle iyi ilişkiler kurabilmiş; Suudi Arabistan, Bahreyn’deki demokrasi taleplerini askeri birlik sokarak ezerken sessizce izleyebilmişti. Eğer bu değer odaklı siyaset demokrasiye yönelik bir hassasiyet ise bu konuda hükümetin kendisi şu anda daha çok eleştiri altında.

Genel olarak baktığımızda Türkiye’nin değer odaklı ve halkları gözettiğini iddia ettiği politikasının bölgedeki hiçbir halka, Mısırlılara, Libyalılara, Suriyelilere, hatta Filistinlilere bile doğrudan faydası olmadığı ortadadır. 

by İlhan Uzgel

Halkları merkeze alan politika izlendiği söylemi kulağa hoş gelse de, sonuçta bu politikanın bir çıkışı ve anlamı olmuyor. Bir defa hiçbir ülkede her konuda tam bir uzlaşma içinde bulunan soyut bir halktan söz etmek mümkün değildir. Doğrudan bir ülkenin halkının beklentileri doğrultusunda dış politika izlemek mümkün de değildir, sonuç getirici de. Örneğin Türkiye, Mısır’ın içişlerine bu kadar dahil olup Müslüman Kardeşler'in bir parçası gibi davranınca, ona karşıt olan kesimleri kaybetmeye başladı. Yoksa, uluslararası politikanın en akıllısı Türkiye değil elbette, çok işe yarasaydı böyle bir kestirme yolu ve söylemi başka ülkeler de benimseyebilirlerdi. Genel olarak baktığımızda ve siyasetin soğukkanlı analiz düzleminden uzaklaştığımızda da Türkiye’nin değer odaklı ve halkları gözettiğini iddia ettiği politikasının bölgedeki hiçbir halka, Mısırlılara, Libyalılara, Suriyelilere, hatta Filistinlilere bile doğrudan faydası olmadığı ortadadır. Dolayısıyla, hükümetin tıpkı bölgedeki bütün devletlerarası sorunları çözeceği, sorun çözücü bir aktör olacağı iddiası gibi, bu söylemi de sonuçsuz kaldı.

Gelinen noktada Türkiye’nin Ortadoğu’da neredeyse tek ortağı olarak kalan Katar Emiri’nin Türkiye’ye yaptığı ziyaretten bir gün sonra, Suudi Arabistan’ın arabuluculuğuyla Mısır’la ilişkilerini düzeltmek için Kahire’de görüşmelere başlaması Türkiye’nin izlediği politika açısından acı bir ders oldu. Bütün bu gelişmelerin üzerine Türkiye önce Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ardından Dışişleri Sözcüsü aracılığıyla Mısır’la diplomatik ilişkilerin başlayabileceği mesajını vermek zorunda kaldı. AKP hükümeti hem Ortadoğu siyasetinde etkili olabilmek, hem de Doğu Akdeniz’deki kayıpları giderebilmek için kısıldığı açmazı bir noktadan açmak zorunda kaldı ve bunun için bir kilit işlevi gören Mısır’la ilişkileri düzeltmenin gerekliliğini gecikmeli de olsa kabullendi.

Bu noktada en sorunlu konulardan biri, son iki yıllık süreçte Türkiye’nin Sisi yönetimi hakkında dile getirdiği son derece ağır ve aşağılayıcı söylem üzerine ilişkileri kurması olacak. İki ülke bunu bir şekilde geride bırakıp yollarına devam edebilirler. İkincisi, AKP’nin iç kamuoyunu ve tabanını Mısır’daki darbe yönetimiyle yeniden ilişki kurma konusunda bir açıklama yapma zorunda kalacak olması. Yine de, Türkiye’nin Sisi yönetimindeki Mısır ile ilişkilerini düzeltirken şu anda sahip olduğu bir avantaj var aslında. Türkiye giderek otoriterleşirken, AB üyeliği sürecinden koparken ve artık Ortadoğu’da model ülke olma gibi bir durum söz konusu değilken Mısır ile ilişkileri düzeltmesi de bu açıdan bir çifte standart oluşturmayabilir. Kaldı ki iç politikada bu kadar badire atlatmış bir hükümetin, dış politika konusunda Sisi yönetimiyle yeniden kuracağı ilişkinin hasarını çabuk telafi edeceğini tahmin etmek zor değil. Sonuçta dış politikada yalnızlığın bir değer taşımadığı geç de olsa anlaşılmış oldu.

Prof. Dr. İlhan Uzgel, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi. 'Ulusal Çıkar ve Dış Politika' (İmge Kitabevi, 2004) isimli kitabında, 'ulusal çıkar' kavramını, eleştirel kuram çerçevesinde değerlendirdi. Bülent Duru ile birlikte 'AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu' (Phoenix Yayınevi, 2009) başlıklı çalışmayı derledi. Uzgel'in Türk dış politikası ve Balkanlar üzerine kaleme aldığı makaleleri, çeşitli medya kuruluşlarında yayımlanıyor.

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

İlhan Uzgel

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi. Balkanlar'daki seçimlerde uluslararası gözlemci olarak görev yaptı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;