Görüş

Genç nüfustan yaşlanan nüfusa: Türkiye'nin demografik geleceği

1990’da Türkiye'de 65 yaş üstü nüfusun oranı yüzde 4'ken, 2013’te yüzde 8’e çıktı. Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında bu oran çok da büyük değildir. Buradaki sorun yaşlanma hızıdır. Batı ülkeleri bu değişimi 30-40 yılda yaşarken, Türkiye’de yarı sürede yaşanmaktadır.

Konular: Türkiye
Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 2013 raporu, Türkiye'de kadın başına düşen doğum sayısının 2,26 seviyesinde durağanlaştığını gösteriyor. [Fotoğraf: AA-Arşiv]

Türkiye’nin nüfus yapısı değişiyor. Nüfus bilimcilerin uzun zamandır işaret ettiği bu durum, geçen yıllarda dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sezaryen ve kürtaja karşı sözleri ve her kadının en az üç çocuk doğurması konusundaki ısrarıyla gündeme geldi. Erdoğan’ın açıkça söylemediği, nüfusun yaşlandığı ve devletin hızla sayısı artan yaşlı nüfusun ihtiyaç duyacağı bakım ve sosyal hizmetleri sağlamak konusunda hazırlıklı olmadığıydı.

Son yıllara kadar demografik araştırmalarda işaret edilen gerçeklik basit: Türkiye’nin batısından doğusuna ciddi farklar olsa da, tüm bölgelerde doğurganlık hızla düşüyor. Bu da nüfus artış hızında yavaşlama ve demografik anlamda nüfusun yaşlanması anlamına geliyor.

Türkiye’nin demografi alanında uzmanlaşmış tek akademik kurumu olan Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü her beş yılda bir hazırladıkları Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması (TNSA) 2013 raporunu geçen ay yayınladı. Bu rapor öncekilerden farklı olarak, doğurganlıktaki düşüşün durduğunu ve toplam doğurganlık hızının (yani kadın başına düşen doğum sayısının) 2,26 seviyesinde durağanlaştığını gösteriyor.

Doğumların azalması ve ortalama yaşam süresinin uzamasıyla hız kazanacak demografik yaşlanma ileride Türkiye’nin geleceğini belirleyecek başat olgu olacak. 

by Didem Danış

Bu değişimin ne anlama geldiğine değinmeden önce, doğurganlığın sadece bu topraklarda değil tüm dünyada düştüğünü; dünya doğurganlık ortalamasının son elli yılda 5,4’ten 2,1’e indiğini hatırlatalım. Türkiye’de de, TÜİK verilerine göre, 1980’de kadın başına düşen çocuk sayısı 3,4'ken, 2000’de 2,53, 2010’da ise 2,16 oldu. Türkiye ve benzeri gelişmekte olan ülkelerde alarm zillerinin çalmasına neden olan tam da bu hızdı. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan “nüfus patlaması”nın ülkenin kalkınması önündeki en büyük engel olduğuna inanılıyordu. 1960’ların sonundan itibaren dile getirilen nüfus planlaması söylemi 12 Eylül darbesiyle beraber bir devlet politikası olarak benimsendi. 1980’ler boyunca doğurganlık hızındaki sert düşüşün nedenlerinden biri de bu oldu.

Bugün Türkiye demografik geçiş sürecini neredeyse tamamlamış durumda; yani ölüm hızı gibi doğurganlık hızı da ciddi anlamda düşük. Üstelik bölgesel farklar hâlâ devam etse de tüm Türkiye’de doğumlar ciddi şekilde azalıyor. Doğurganlığın en yüksek olduğu Doğu’da 1993’ten 2013’e yirmi yıl içinde kadın başına doğum sayısı 4,4’ten 3,4’e inerken; en düşük olduğu Batı’da 2,03’ten 1,93’e ve Orta’da 2,44’ten 1,89’a düştü. (TNSA 2013 kapsamında Türkiye Doğu, Batı, Güney, Kuzey ve Orta olarak beş bölgeye ayrılıyor.)

Nüfus = Güç

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve diğer kuruluşlar 2050’de Türkiye nüfusunun 93 milyon olacağını öngörüyorlar. Bu tahmin, 1970’li yıllarda arzu edilenin aksine, Türkiye’nin doğal nüfus akışı içinde hiçbir zaman 100 milyon eşiğini geçmeyeceğini gösteriyor.

Tarih boyunca pek çok devlet, topraklarında yaşayan nüfusu yüksek tutma hevesinde oldu, ama bunun sistemli bir politika olarak uygulanması 19. yüzyıl Fransa’sında başladı. Bunda kuşkusuz Fransa’da doğurganlığın diğer Avrupa ülkelerine göre oldukça erken bir tarihte düşmeye başlaması etkiliydi; 1897’de ölümler doğumları geçmeye başlamıştı bile. 1870’de Almanlara karşı alınan askeri yenilgi “demografik zayıflık”la açıklanıyordu. Emile Zola gibi devrin önde gelen yazarları çocuk doğurmanın erdemlerini anlatan kitaplar yazıyordu.

Doğurganlığı destekleyen politikalar geçmişte asker ve vergi veren sayısını artırmak için teşvik edildi. Ancak bugün sanayi sonrası yüksek teknoloji toplumlarında nüfusla ilgili basitçe “ne kadar kalabalık o kadar iyi” denklemini kurmak kolay değil. Bir ülkenin ekonomik büyümesi için nüfus artışının şart olmadığının en iyi örneklerinden biri Almanya. Uzun yıllar doğurganlığın 1,20 seviyelerinde olduğu, teşvik politikalarıyla nihayet 1,40 seviyelerine çıkabilmiş Almanya güçlü ekonomisiyle meselenin sadece nüfusun niceliği değil, niteliği ve yapısı olduğunu gösteriyor. Almanya’dan bahsederken, nüfus açığının önemli ölçüde göçmen kabulüyle telafi edildiğini de eklemek gerekir.

Nüfus yapısı açısından Türkiye’nin de olumlu bir dönemde olduğu söylenebilir. 1999 yılında çeşitli akademisyenlerin TÜSİAD için hazırladığı “Türkiye'nin Fırsat Penceresi - Demografik Dönüşüm ve İzdüşümleri” başlıklı rapor nüfus ve kalkınma açısından dikkat çekiciydi. Yazarlar Türkiye’de nüfus artış hızının 1990’lardan itibaren yavaşlamaya başlaması ve henüz nüfusta ciddi bir yaşlanma olmaması sayesinde, bir fırsat penceresi açıldığını söylüyorlardı. Çalışabilir yaştaki nüfusun (15-64 yaş aralığı) toplam içindeki oranı yüzde 67’ye kadar çıkmış, uzun yıllar genç nüfus şişkinliğinden muzdarip Türkiye’de ekonomik büyüme imkânı doğmuştu.

Bu imkân, 2013’te yüzde 66 çalışabilir nüfus; yüzde 26 oranında 15 yaş altı ve yüzde 8 oranında 65 yaş üstüne sahip Türkiye için hâlâ geçerli. Ancak doğumların azalması ve ortalama yaşam süresinin uzamasıyla hız kazanacak demografik yaşlanma ileride Türkiye’nin geleceğini belirleyecek başat olgu olacak.

Bir ülkenin ekonomik büyümesi için nüfus artışının şart olmadığının en iyi örneklerinden biri Almanya. Uzun yıllar doğurganlığın 1,20 seviyelerinde olduğu, teşvik politikalarıyla nihayet 1,40 seviyelerine çıkabilmiş Almanya güçlü ekonomisiyle meselenin sadece nüfusun niceliği değil, niteliği ve yapısı olduğunu gösteriyor.

by Didem Danış

Azalan doğumlar ve yaşlanma

Demograflar doğumların azalmasını açıklarken özellikle evlilik yaşının giderek daha ileri yıllara atılması, buna bağlı olarak ilk doğum yaşının ertelenmesi ve tüm yaş gruplarında doğurganlık oranının düşmesini gösteriyorlar. Bunlara ekonomik, sosyal ve kültürel açıklamaları da eklemek gerekir: Maddi zorluklar, birey odaklı modern yaşam biçimleri, kadınların ücretli işgücüne katılmasına rağmen ev içi rol dağılımında erkek hâkimiyetinin devam etmesi, vb.

Doğumlardaki azalma ve ortalama yaşam süresinin uzaması, kaçınılmaz olarak nüfusun yaşlanmasını da doğuruyor. Geçen yıllarda çeşitli çevrelerde Türkiye’de yaşlanma hızının endişe verici düzeye çıktığı konusunda uyarılar yapılıyordu. 1990’da Türkiye'de 65 yaş üstü nüfusun oranı yüzde 4'ken, TNSA 2013’te yüzde 8’e çıktı. Avrupa ülkelerinin çoğunda yüzde 18 olan oranla karşılaştırıldığında Türkiye’deki yaşlı nüfus oranı çok da büyük değildir. Buradaki sorun yaşlanma hızıdır. Batı ülkeleri bu değişimi 30-40 yılda yaşarken, Türkiye’de yarı sürede yaşanmakta; bu da yaşlı bakımından, sosyal hizmetlere pek çok konuda hazırlıksız yakalanılmasına neden olmaktadır.

Nüfusu şekillendirmeye dair farklı politika yöntemleri arasında hangisinin seçileceğine karar vermek için önce nasıl bir nüfus istendiği sorusuna cevap verilmesi gerekiyor. Bunu cevaplayabilmek için de nasıl bir toplum ve nasıl bir gelecek tahayyül ediyoruz soruları önemli.

Son olarak, bir ülkenin nüfusunu artırmak için illa o ülkenin vatandaşlarının doğurganlığını artırmak gerekmediğini, insan kaynağındaki eksiğin göçlerle de sağlanabileceğini hatırlatalım. Toplam sayılarının 1,6 milyondan fazla ve yarıya yakınının 18 yaş altında olduğu söylenen Suriyeli mültecilerin Türkiye’deki varlığının demografik etkilerini de düşünmek gerekmektedir.

Doç. Dr. Didem Danış, Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi. Doktorasını 2008’de Fransa’da tamamlayan Danış’ın uzmanlık konuları uluslararası göç, şehir sosyolojisi ve demografidir. Bu alanlarda çeşitli makaleleri bulunan Danış ayrıca, İbrahim Soysüren’le beraber Sınır ve Sınırdışı: Türkiye’de Yabancılar, Göç ve Devlete Disiplinlerarası Bakışlar (Notabene, 2014) adlı kitabı derlemiştir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.
 

Didem Danış

Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi. Doktorasını 2008’de Fransa’da tamamlayan Danış’ın uzmanlık konuları uluslararası göç, şehir sosyolojisi ve demografidir. Bu alanlarda çeşitli makaleleri bulunan Doç. Dr. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;