Görüş

Her hükümetin gerçek dostu: Eleştirel gazeteciler

Özgürce soru sorabilmek, gazetecinin gerçeğin daha fazla kısmını öğrenmedeki en önemli silahıdır. Eleştirel gazetecilik, bir hükümetin her iş ve eylemine otomatik olarak karşı çıkmak gazeteciliği değildir. Aksine hükümetler üzerinde toplum adına bir tür denetim ve bekçilik işlevi görür.

Konular: Medya, Siyaset, ABD, Türkiye

1988 yılındaki tarihi Moskova ziyareti sırasında, dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan ani bir kararla Kremlin yakınlarındaki ünlü Arbat pazarını ziyarete karar verir. ABD Başkanı ve eşinin pazarda olduğunun duyulması büyük bir izdihama yol açar ve koruma görevlilerine oldukça zor anlar yaşatır. Bu sırada Reagan’lardan kopmamaya çalışan gazeteci Helen Thomas’ı iki KGB ajanı yakalar ve hızla uzaklaştırır. Bağırmaya başlayan Thomas'ı duyan Nancy Reagan hemen oraya yönelir, Rus korumalara, ‘O bizimle beraber’ der ve Thomas'ın yanlarına getirilmesini sağlar. Beraberce Başkan'ın yanına yürürlerken First Lady, gazeteci Thomas’ın kulağına eğilir ve keyifle jestinin tadını çıkarır: "Artık bana borçlusun."

Bu olayı sonradan öğrenen Beyaz Saray Sözcüsü Marlin Fitzwater’ın tepkisi ise daha kurumsal olur: "Kader, Beyaz Saray’a Helen Thomas’tan kurtulmak için altın tepside bir fırsat sundu ama maalesef bu fırsat kaçırıldı."

UPI haber ajansının Beyaz Saray muhabiri Helen Thomas, yarım yüzyılı aşkın bir süre boyunca ABD başkanlarını ve Beyaz Saray basın sözcülerini en fazla rahatsız eden isimlerden biri oldu. Bill Clinton’ın ilk basın sözcüsü Dee Dee Myers, 1994’teki  bir basın toplantısında, bir gün görevi bittiğinde asla özlemeyeceği 10 şeyi sıralarken ilk sırada ‘Helen Thomas’ vardı. Onuncu sırada, "Helen Thomas demiş miydim?" maddesi yer aldı.

Eleştirel gazetecilik, sadece soru sorma hakkına değil, ondan daha önemli olarak ‘fikri takip (follow up)’ sorusu sorma hakkına inanır. 

by Cemal Tunçdemir

Bill Clinton, 4 Ağustos 1995 günü 75’nci doğum gününü kutlayan 'baş belası' lakaplı Helen Thomas'a bir sürpriz yapar. Thomas’ın ses kayıt cihazını alıp kendisine doğru uzatır ve Thomas’ı taklit ederek sorar: "Bayan Thomas, bütün bu yıllar boyunca başkanları dinlemek, bütün yapmacık konuşmalarını dinlemek, bütün o karmaşa, yalanlar, insan aldatmaları... Hepsine katlanmak çok zor olmalı..?" ABD Başkanı’na gülümseyen Helen’in yanıtı kısadır: "Yüzde yüz katılıyorum."

Thomas, Bill Clinton’ı çok severdi ama gazeteci koltuğuna oturduğunda çok acımasızdı. Monica Lewinsky skandalı boyunca her basın toplantısında Beyaz Saray sözcülerini bu konuda soru bombardımanına tutuyordu. Öyle ki o günlerde Bill Clinton, bir gazeteci gecesindeki konuşmasını "Herkese iyi geceler, Helen Thomas hariç" diyerek şaka yollu bir sitemle bitirecekti.

Hiçbir politikacının istemeyeceği şeyleri seslendirmek

Helen Thomas, Beyaz Saray koridorlarında kimsenin duymak istemeyeceği şeyleri seslendirebilen bir gazeteciydi. 1996’da Demokrat Parti’nin başkan adaylığı yarışında Başkan Clinton ikinci dönemi için yeniden adaydı ve partide kendisine karşı hiçbir aday çıkmamıştı. Buna rağmen basın sözcüsü Mike McCurry, basın toplantısında Clinton’ın Iowa’da oyların yüzde 99,8’ini aldığını övünerek anlatınca, dayanamayan Helen Thomas’ın sesi salona yayıldı: "Tıpkı Sovyetler Birliği'nde olduğu gibi."

Modern dönemde gazetecilerle arası en iyi olan ABD başkanı, Kennedy idi. Başkan olduktan sonra bile birçok yakın arkadaşı gazeteciydi. Helen Thomas da ilk kez onun döneminde Beyaz Saray muhabiri olmuştu. Kennedy, TV’den ilk canlı basın toplantısını yapacak kadar özgüvenliydi. Kendi yönetimini övenlerden çok eleştirenleri okuyordu. 1962 Aralık ayında NBC’den Sander Vanocur’a konuk olduğunda bunun nedenini şöyle anlatacaktı:

"Onaylamadığınız haber ve yorumları okumak asla keyifli bir iş değil. Ancak buna rağmen bence başkanlığın hayati bir parçası. Çünkü bu tür haberler, yönetiminizde gerçekte neler olduğunu öğrenmenin tek yolu. Medyanın önüme getirdiklerine daha çok dikkat ediyor ve o konularda arkadaşlarımdan ekstra bilgi talep ediyorum. Kruşçev’in başında olduğu otoriter sistemin, her ne kadar toplumun gözünden uzakta fonksiyon icra ettiği için çok büyük avantajları olsa da, bence en korkunç dezavantajı, her gün kendisini eleştiren gazetelerin masasına gelmemesi. Her ne kadar hoşlanmasak da, keşke böyle yazmasalar desek de, yazdıklarını asla onaylamasak da, özgür bir toplumda, çok aktif bir basın olmadan bir başkanın hiçbir iş yapabilmesi mümkün değil."

Ama işte bu Kennedy bile Helen’dan muzdaripti. Hatta bir defasında Helen için, "Kalemi olmasa, aslında çok hoş bir kadın" diyecekti. Sonradan dışişleri bakanlığı da yapacak Genelkurmay Başkanı Colin Powell ise, bir defasında Helen Thomas’ın sorularından bunalınca arkasındaki generallere dönerek, "Bunu hemen göndereceğimiz bir savaş falan yok mu?" diye şaka yollu sormaktan kendini alamamıştı.

Helen Thomas, Amerikan medya literatüründe ‘adversarial press (hasım/eleştirel gazetecilik)’ denen bir muhabirlik türünün ilk akla gelen isimlerindendi. Bu muhabirler, basın toplantılarında veya soru sorma fırsatı bulduklarında, muhataplarına ancak bir hasmının soracağı soruları sorarlar. Çünkü toplumun devleti denetleyen en önemli silahı olduklarına inanırlar. En ayırıcı özellikleri, karşılarındaki kim olursa olsun, konu ne kadar hassas olursa olsun kamuoyunda dolaşan soruları sorabilmeleridir.

Eleştirel gazetecilik, sadece soru sorma hakkına değil, ondan daha önemli olarak ‘fikri takip (follow up)’ sorusu sorma hakkına inanır. Eleştirel gazetecilere göre, yöneticinin soruya verdiği yanıtın içeriğindeki yanlış, yanıltıcı veya izaha muhtaç bilgileri yeniden sorabilmek, gerçek bir basın toplantısını, propaganda toplantısından ayıran en önemli özelliktir.

Gazeteci Sam Donaldson geleceğin muhabirlerine şu öğüdü verir: Politikacılar topluma hesap vermekle yükümlüdür ve bu hesabı sizin aracılığınızla vermek zorundalar.

by Cemal Tunçdemir

En katlanamadıkları politikacılar ise basın toplantılarından kaçanlardır.

Ronald Reagan, 5 Ekim 1987 günü Beyaz Saray bahçesinde ülkenin başarılı eğitimcilerini törenle kabul ettikten sonra Oval Ofis’e doğru yürürken aniden bir kişinin gür sesli sorusu Rose Garden’da yankılanır. Reagan, hem kendisini hem de törendekileri irkilten soruya kısa bir yanıt verip tekrar yürümeye başlayınca aynı gruptan bir başka kişi daha bağırarak başka bir rahatsız edici soru sorar. Bu sırada eğitimci heyetinin sözcüleri, ABD başkanına bağıran gruba, ‘Törenimize gölge düşürüyorsunuz’ diye çıkışacak olur. İlk soruyu soran kişi, gür sesiyle bu kez öğretmenlere doğru, Reagan’ın da duyacağı şekilde ortamı bir daha inletir: ‘Başkan yetişkin bir adam ve kendi başının çaresine bakar. Size ne oluyor?’.

AP, konuyla ilgili haberinde olayı, ‘Bir grup yetişkin, Beyaz Saray bahçesinde yürüyen ABD Başkanı’na ciğerlerini yırtarak bağırıyordu’ diye aktarır ve şöyle devam eder:

Bu kişiler, ‘Bundan elbette hoşlanmıyoruz ama bu bizim işimiz. Hem bizi Başkan Reagan bu şekilde davranmaya ittişeklinde konuştular.Kimdi bunlar? Bir grup meczup mu? Protestocu mu? Hayır! Beyaz Saray muhabirleriydi.

O ilk bağıran gür sesli muhabir ise ABC muhabiri Sam Donaldson’dı. Muhabirleri bu derece kızdıran şey şuydu: Reagan, yıl boyunca sadece iki basın toplantısı düzenlemişti. Sadece uluslararası ziyaretlerinde veya konuk ağırlamalarında ayaküstü basının karşısına çıkmış, onlarda da soru için fırsat bırakmamıştı.

ABC’nin efsane Beyaz Saray muhabiri, AP’ye, ‘gördüğümüz yerde Reagan’a soru soracağız, sorularımızdan daha fazla kaçamaz’ kararı aldıklarını anlatıyor. CBS’in muhabiri Bill Plante ise, Başkan’a bağırarak soru sormalarını savunurken, ‘Başkan sorulardan kaçmamalı. Beyaz Saray bir kilise veya bir inziva evi değil’ şeklinde konuşacaktı.

Sam Donaldson, Reagan dönemi boyunca salonları inleten gür sesiyle en zor soruları sorarak tam bir baş belası oldu. Donaldson ve Helen Thomas ikilisi, İran-Kontra skandalı boyunca her basın toplantısında Başkan Reagan'a, gazeteci Patricia L. Dickson'ın deyimi ile 'iki pittbull gibi saldırıyordu' adeta. Donaldson, Cumhuriyetçiler ve muhafazakârlar için tam bir nefret objesine dönüşmüştü. Ancak Bill Clinton’ın başkanlığı döneminde bu kez aynı gazeteciliği Clinton yönetimine karşı yapınca, Cumhuriyetçilerin ve muhafazakâr seçmenlerin kendisini nasıl kutlama mesajlarına boğduğunu anlatıyor anılarında.

Artık emekli olan Donaldson, günümüzde gazetecilerin Obama karşısındaki mahcup ve edilgen tavırlarını utanç verici bulduğunu belirtiyor. Bir başka açıklamasında da, basın toplantısı öncesinde muhabirlere ‘bugün soru sorabilecek şanslı isimlerden biri de sen olacaksın’ dendiğini duyduğunu aktaran Donaldson, bunun örtülü bir tehdit olduğunu belirtiyor: ‘Bu, 'soracağın şeyi dikkatli seç' mesajıdır. ‘Agent 007’ filminde, Goldfinger’ın James Bond’a, ‘bir sonraki şakanı dikkatli seç. Son şakan olabilir’ demesi gibi...’’

Soru sormanın, soruların yanıtını almada ısrarcı olmanın ve bazılarınca ‘ego gazeteciliği’ diye adlandırılan üslubunun, ülkenin başkanına kabalık amacıyla olmadığını, ülkenin demokrasisinin yaşaması için bir zorunluluk olduğuna dikkat çekiyor.

“Demokrasi, tribünden izlenecek bir spor değildir”

Gazeteci Dan Rather da, ‘follow up’ sorunun önemine dikkat çekiyor. Gazetecilerin bir meslektaşlarının sorusu yanıtlanmadığında dayanışma göstererek o yanıtın peşine düşmesi gerektiğini belirtiyor ve ekliyor:

‘Bütün tecrübemde şunu öğrendim ki başkanlar, basın toplantısında verecekleri mesajın şeklini belirlemek için ellerinden geleni yapar. Biz gazeteciler ve yurttaşlara düşense demokratik haklarımızı kullanarak başkanları mesul tutmayı sağlamaktır. Demokrasi, tribünden izlenecek bir spor değildir’ 

2 Ağustos 2006 günü Başkan George W. Bush, eski muhabirlerin de davet edildiği yeni basın odasının açılışında ilk basın toplantısını bitirip de çıkışa yöneldiği anda, arka taraflardan yüksek sesli bir soru yükseldi. Bush, sesin geldiği yöne dönerek kim olduğunu anlamaya çalıştı ve artık emekli olan Sam Donaldson’u gördü. ‘Sam Donaldson mı o?' diye sordu Bush ve ekledi: Boş versene! Sen artık tarih oldun Sam! Tarih olmuşların sorularına yanıt vermiyoruz biz’. Arka sıradan Donaldson’un sesi yeniden yankılandı salonda: Tarih olmuş olmak, hiç olmamaktan iyidir!’. Bush gülerek salonu terk etti.

ABD'de eleştirel basın ile başkanlar arasındaki çekişmelerin son yarım yüzyılına bakıldığında şu gerçek ortaya çıkıyor: Hükümetlere eleştirel yaklaşan bir medya, o hükümetlerin ve toplumların asıl dostudur.

by Cemal Tunçdemir

Resmi makamların gazetecilerle ‘gerçeği’ paylaşacağını düşünmek bir gazeteci için saflık olur. Gerald Ford’un basın sözcüsü Ron Nessen bir gün bir soruya, ‘doğrusunu söylemek gerekirse’ diye başlayınca, cümlesi, gazetecilerin Beyaz Saray basın odasını dakikalarca inleten alkışlarıyla yarıda kesilecekti.

Özgürce soru sorabilmek, gazetecinin gerçeğin daha fazla kısmını öğrenmedeki en önemli silahıdır. Eleştirel gazetecilik, bir hükümetin her iş ve eylemine otomatik olarak karşı çıkma gazeteciliği değildir.

Glenn Greenwald bu tür gazeteciliğe Amerikan basın literatüründe, ‘contrarian press (karşıt gazetecilik)’ değil de ‘adversarial press’ denmesinin de bu nüansı vurgulamak için olduğunu belirtiyor.

Eleştirel gazetecilik, hükümetler üzerinde toplum adına bir tür denetim ve bekçilik işlevi görür. Bu işlev, gazeteciliği, Pravda’dan ayıran en temel fonksiyondur. Demokratik bir toplumda hukuksal koruma altındadır bu işlev. Pentagon Belgeleri’nin yayınlanması davasında yargıç Hugo Black, belgelerin yayınlanmasının basın faaliyeti olduğu kararının gerekçesinde, ‘hükümetlerin toplumdan sakladıkları işlerini özgürce yazabilsinler ve halkı aydınlatabilsinler diye basın özgürlüğü koruma altındadır’ diye yazacaktı.

Judy Woodruff ise, basın toplantılarındaki ‘adversary press’ psikolojisini şöyle yorumlar: ‘Beyaz Saray görevlileri düzen, öngörülebilirlik ister ve sürpriz yaşanmasın diye uğraşır. Çünkü bunlar Başkan’ın toplumdaki imajının iyi görünmesine hizmet eder. Ancak basın ise biraz kafa karışıklığı, düzensizlik ve şaşkınlık ve hatta arada bir sağlıklı şok etkisi yapacak fırsatları kollar. Çünkü bunlar haberdir, beklenen şeyler değil...’

Donaldson, yeni kuşak gazetecilerin oldukça zeki olduklarını teslim ediyor ama tarih okumadıklarından ve geçmişteki tecrübelere yeterince dikkat etmediklerinden yakınıyor. Örneğin Vietnam Savaşı sırasında medyanın yaptığı hatalardan ders çıkarılmasının önemine vurgu yapıyor. Bunun herkes için geçerli olduğunu belirtiyor.

Başkanların bile geçmişteki hataları tekrar etmeye başladıkları hatırlatıldığında, ‘geçmiş başkanlar nasıl yapılacağını bilmiyordu biz bu sefer başaracağız’ yanılgısına düşebildiklerini belirtiyor ve George Santayana’nın ünlü sözünü anımsatıyor: 'Geçmişi hatırlamayan aynı hataları yapmakla lanetlenir’.

Sam Donaldson geleceğin muhabirlerine de şu öğüdü verir:

‘Gazetecilik öğrencilerinin bilmesini istiyorum ki, politika muhabirliği yaptıkları zaman işleri politikacı üzerinde baskı kurmaktır. İşiniz ‘politikacılara söylediklerini ve yaptıklarını’ sormaktır. Politikacılar topluma hesap vermekle yükümlüdür ve bu hesabı sizin aracılığınızla vermek zorundalar’.

Helen Thomas, muhabirlerin işlevini anlatırken ‘bizler bekçiyiz’ der bir defasında ve ekler: ‘Kerametimiz de vazifemiz de kendinden menkul. Ama basın odasında başkanların karşısındayız ve orada olmamız çok hayati. Baş belasıyız. Birinin evine izinsiz girmişler gibiyiz. Sürekli hareketlerini izlememizle ve sorularımızla onları rahatsız ediyoruz.’

Thomas da son yıllarında, hesap sorar gibi soru soran muhabirlerin sayısının hızla azalmasından yakınıyordu: 'Tanrı aşkına! Muhabir dediğin biraz sıkı olur! Özellikle 11 Eylül'den beri, devrilmişler de yerde ölü rolü yapıyor gibiler. Vatan haini veya Amerika karşıtı şeklinde damgalanacaklar diye çok korkuyorlar.'

Helen Thomas öldükten sonra ‘Helen yüzsüz bir ısrarcı mıydı?’ diye soracaktı Sam Donaldson ve ekleyecekti: ‘Evet. Bu haslet gerçek bir gazeteci için şerefle taşıyacağı bir madalyadır’.

ABD'de eleştirel basın ile başkanlar arasındaki çekişmelerin son yarım yüzyılına bakıldığında şu gerçek ortaya çıkıyor: Hükümetlere eleştirel yaklaşan bir medya, o hükümetlerin ve toplumların asıl dostudur.

ABD Başkanı Jimmy Carter, gazetecilere ait Gridiron Club'ın 1977 galasındaki konuşmasında ev sahibi gazetecilere seslenirken bu gerçeği şöyle itiraf edecekti:

"Basın ve yönetimimizin karşı karşıya geldiği neredeyse her durumda, sonunda basının haklı olduğunu gördüm. İşinizi yapmaya devam edin."

Cemal Tunçdemir, gazeteci ve yazar. Uzun yıllardır ABD'de ikamet eden Tunçdemir, T24 sitesi için blog kaleme alıyor.

Twitter’dan takip edin: @CemalTDemir

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Cemal Tunçdemir

Gazeteci ve yazar. Uzun yıllardır ABD'de yaşayan Tunçdemir, T24 sitesi için blog kaleme alıyor.  Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;