Görüş

Hükümet-Cemaat savaşında ikinci perde

Hükümetin Cemaat’e yönelik harekatının ana hedefinde "devlet içindeki devlet" yapılanması yani "sivil olmayan kanat” ve onları yönetenlerin olması gerekiyor. Ancak Cemaat’in polisteki gücü henüz kırılabilmiş değil. Bunun tam anlamıyla tespit edilmesi, saptanan kişilerin tasfiyesi ve yerlerine yeni kadroların konulması, başlı başına zor ve epey zaman gerektiren işler.

Konular: Recep Tayyip Erdoğan, AKP, Fethullah Gülen
Cemaat'in en büyük organizasyonu olan Türkçe Olimpiyatları, Türkiye'de en son 2013 yılında düzenlendi. [AA-Arşiv]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti ile Fethullah Gülen Cemaati arasındaki savaşın grafiğini çizmeye kalktığımızda, savaşın alenileşmesinin miladı olan 7 Şubat 2012 MİT kriziyle işe başlamak yanlış olmaz. Cemaat’ten gelen bu beklenmedik saldırı karşısında hükümetin (Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın) yapabildiği, MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) yetkililerini yargının elinden kurtarmak olmuştu. Hükümet burada savunma pozisyonunda kalmıştı.

Yaklaşık 1,5 yıl boyunca taraflar birbirlerine karşı açıktan herhangi bir hamleye kalkışmadılar. Fakat özellikle medya üzerinden üstü örtülü suçlamaların sayısı ve dozu bu sürede artmaya başladı. Hükümetin Cemaat’e yönelik ilk atağının, 2013’ün sonlarına doğru Başbakan Erdoğan’ın dershaneleri kapatma kararını deklare etmesi ve geri adım atmaması olduğu söylenebilir. Erdoğan’ın dershane kararının gerçek hedefinin Cemaat olduğu belliydi. Ve art arda üç seçimin (yerel, cumhurbaşkanlığı ve genel) arifesinde bu adamı fazla riskli gözüküyordu.

Cemaat’in buna cevabı hiç beklenmedik ve ondan katbekat etkili bir şekilde geldi: 17 ve 25 Aralık 2013 yolsuzluk/rüşvet soruşturmaları. Ailesini, bakanlarını, kendisine yakın işadamlarını ve bütün bunlardan hareketle bizzat kendisini hedef alan bu sert saldırı karşısında Erdoğan, uzun bir süre savunmada kaldı. Soruşturmaların arkasındaki polis şefleri ve savcıları görevden almanın dışında yapabildiği sadece Cemaat’e karşı çok sert bir karşı propaganda yürütmek oldu.

Ancak Cemaat saldırılarına ara vermedi. Peş peşe dolaşıma sokulan ‘tapeler’ yerel seçimlere damga vurdu. Lakin Cemaat’in bütün gayretlerine rağmen Erdoğan ve AKP, 30 Mart 2014 yerel seçimlerinden başarıyla çıktı. Dolayısıyla Türkiye, 31 Mart sabahından itibaren Erdoğan’ın, "İnlerine gireceğiz!" sözlerini yerine getirip getirmeyeceğini beklemeye başladı.

Ve beklenen operasyon 22 Temmuz 2014 tarihinde sabaha karşı gerçekleşti. Bir gün öncesinde Cemaat’e yakın isimler tarafından, başta sosyal medya olmak üzere, çeşitli mecralardan duyurulan operasyonla ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yaptığı açıklamada, iki ayrı soruşturma kapsamında toplam 115 emniyet mensubu hakkında yakalama ve gözaltı talimatı uygulandığı belirtildi. Açıklamada, 76 emniyet mensubunun, ‘Selam-Tevhid Örgütü Soruşturması’ kapsamında Başbakan ve bakanların diğer ülke yetkilileri ile görüşmelerini ve MİT Müsteşarı'nın görüşmelerini kod adıyla dinleyip kaydederek casusluk yaptıklarının tespit edilmesi üzerine haklarında yakalama, arama ve gözaltı talimatı verildiği yer alıyordu.

Gözaltına alınan 115 polisten, aralarında İstanbul Terörle Mücadele Şube Eski Müdürü Yurt Atayün, Ali Fuat Yılmazer ve Erol Demirhan gibi önemli isimlerin de bulunduğu 31 kişi tutuklandı. Bu polislerin bir kısmı, Ergenekon, Balyoz ve KCK gibi davalarda gösterdikleri performans sebebiyle başta Erdoğan olmak üzere hükümetçe sıklıkla takdir edilmiş ve ödüllendirilmişti.

30 Mart 2014 yerel seçimleri sonrasında hükümetin sandıkta tazelediği özgüvenle savunmadan saldırı pozisyonuna geçtiğini, Fethullah Gülen ve Cemaati’nin de tamamen savunma pozisyonu aldığını görüyoruz. 

by Ruşen Çakır

Cemaat’i hedef aldığına dair kimsenin şüphesi olmadığı 22 Temmuz operasyonun dalga dalga yayılacağı, daha ilk günden kimi “gazeteciler” tarafından “öngörüldü”. Nitekim 2. dalga operasyon, 5 Ağustos sabahının ilk saatlerinde başladı. İstanbul, Ankara, Diyarbakır, Van, Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Batman, Mardin, Şırnak, Bingöl, Bitlis, Hakkari, Ağrı ve Iğdır olmak üzere 14 ilde yapılan operasyonda 33 kişi gözaltına alındı.

22 Temmuz günü Erdoğan, bir soru üzerine operasyonların başka alanlara da sirayet ederek sürmesini beklediğini açıklamıştı. Erdoğan’ın hangi alanları kastettiğini kestirebilmek için Cemaat’in faaliyetleri ve örgütlenmesi hakkında bazı hatırlatmalar yapalım: Gülen Cemaati’nin okullar, medya, Sivil Toplum Kuruluşları, ticari işletmelerden oluşan "sivil" ayağı yanında bir de polis, adliye, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), MİT ve her türden bürokratik kurumda kök salmış olan "sivil olmayan" ayağı var. Bütün bu faaliyet alanları, genellikle "imam" olarak tanımlanan kişiler tarafından denetleniyor ve yönetiliyor.

Cemaat'in "sivil kanadı" da hükümetin hedefinde

Kuşkusuz hükümetin Cemaat’e yönelik harekatının ana hedefinde "devlet içindeki devlet" yapılanması yani "sivil olmayan kanat” ve onları yöneten/denetleyen kişilerin olması gerekiyor. 22 Temmuz ve 5 Ağustos operasyonları bu nedenle şaşırtıcı olmadı. Ancak Cemaat’in polisteki gücü henüz kırılabilmiş değil. Bunun tam anlamıyla tespit edilmesi, saptanan kişilerin tasfiyesi ve yerlerine yeni kadroların konulması, başlı başına zor ve epey zaman gerektiren işler.

İkinci olarak Cemaat’in yargıdaki gücünün kırılması bekleniyor. Ama Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndaki (HSYK) güç dengesinin yargıdaki olası bir operasyonu engellediğini bizzat Erdoğan dile getirdi. Bu yüzden Ekim 2014’te yapılacak olan HSYK seçimleri, Cemaat’e yönelik operasyon hakkında belli bir netleşme sağlayabilir.

30 Mart sonrasında hükümetin sandıkta tazelediği özgüvenle savunmadan saldırı pozisyonuna geçtiğini, buna karşılık Fethullah Gülen ve Cemaati’nin de tamamen savunma pozisyonu aldığını görüyoruz. Bürokraside Cemaat kadrolarına yönelik tasfiye tüm hızıyla devam ederken, Cemaat’e yakın iş adamaları ve şirketlerine yönelik baskı da aynı hızla sürdü ve söz konusu şirketler bu baskıyı taşımakta iyice zorlanır hale geldi. Hükümet, bu noktada her ne kadar Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler’e kadar (KOBİ) kadar bir tür fişleme ve gözdağı politikası izlese de, öncelikli hedefinde Akın İpek’in sahibi olduğu Koza İpek Holding ile Bank Asya’nın bulunduğu anlaşılıyor.

10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerine günler kala Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, “Biz hükümet olarak kararımızı verdik. Kamunun da katılım bankacılığı sektöründe olmasını istiyoruz ve bu konuda bankalarımız nezdinde çalışmalarımız devam ediyor. Ziraat Bankası, Bank Asya'yı satın alırsa kamunun bir katılım bankası olur!” diyerek dikkatleri çekmişti. Babacan’ın bu açıklamasının ardından Başbakan Erdoğan’ın Başdanışmanı Yiğit Bulut’un, Babacan’ı yalanlayan ve hedef alan açıklamaları ile iktidar medyasının bu tartışmayı ele alış biçimi, Erdoğan’ın Cemaat’e karşı duruşunun hiç değişmediğini bir defa daha gösterdi. Zaten Erdoğan’ın bu konudaki kararlığını, cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası boyunca meydanlarda, kürsülerde, röportajlarda kullandığı ifadelerden de görebiliyorduk.

İpek Grubu ve Bank Asya’ya yönelik baskılar, hükümetin sadece "devlet içindeki devlet" yapılanmasını değil de Cemaat’e esas dinamizmini veren "sivil kanat"a da savaş açmaktan geri kalmayacağının kanıtları. Bu noktada akla tabii ki Cemaat’in eğitim kurumları geliyor. Bunlardan dershaneler tasfiye ediliyor. Yurtdışındaki Cemaat okullarının işlerini zorlaştırmak için ise bizzat Erdoğan kolları sıvamış durumda:

Diplomatik temsilcilikler Başbakan’dan aldıkları talimatla, yakın zamana kadar bağırlarına bastıkları Cemaat okulları aleyhine yoğun bir şekilde kampanya yürütüyorlar. Yurtiçindeki okullara da bir dizi zorluk çıkartıldığını Cemaat’in medyasından öğreniyoruz. Bu arada MİT krizine rağmen Başbakan’ın 2012 ve 2013’de şeref konuğu olduğu Türkçe Olimpiyatları’nın bu sene, hükümetin engellemeleri nedeniyle Almanya’da düzenlendiğini hatırlatalım.

Hükümetin bir diğer hedefi, Cemaat’in hayli etkili olan medyası. İpek Grubu’na çıkartılan zorlukları bu bağlamda da değerlendirmek gerekiyor. Ayrıca Samanyolu TV’nin en çok izlenen dizilerinden Şefkat Tepe’nin Konya’daki çekimlerine izin verilmemesi; Cemaat medyasının hükümet faaliyetlerinin bir kısmına akredite edilmemeleri, yazar ve temsilcilerin artık Erdoğan ve bakanların gezilerine davet edilmemeleri gibi hususları da not düşmek gerekiyor.

Görüldüğü kadarıyla Erdoğan, Cemaat’e karşı topyekûn bir taarruz stratejisi benimsemiş durumda. Çünkü gerek yerel seçim başarısında gerekse ilk turda cumhurbaşkanı seçilmesinde Cemaat’e karşı sert söyleminin etkili olduğunu düşünüyor. Buradan hareketle kafasındaki başkanlık sistemine geçiş projesini gerçekleştirmek amacıyla Cemaat’i "baş düşman" olarak göremeye devam edebilir. Bu bağlamda Cemaat’in “sivil” ve “sivil olmayan” kanatlarına karşı koordineli bir şekilde saldırması ve geri adım atmaması şaşırtıcı olmaz.

Çok küçük yaştan itibaren Cemaat’in eğitim kurumlarında yetişen, Fethullah Gülen’e ve birbirlerine çok bağlı, kader ve dava birliği içindeki böyle bir grubu dağıtmak asla mümkün olmayacaktır.

by Ruşen Çakır

Erdoğan, 1 Temmuz 2014 günü cumhurbaşkanlığı adaylığını açıkladığı toplantıda yaptığı konuşmada, toplum tüm kesimlere sıcak mesajlar yollamaya çalışmış ancak Cemaat’i alenen bunun dışında tutmuştu. 10 Ağustos gecesi yaptığı balkon konuşmasında da benzer bir duruma tanık olduk: "Bugün kırgınlıkları unutma günüdür. Küslükleri elimizin tersiyle itme günüdür. Bugün zihnimizdeki bariyerlerden arınma, ön yargılardan kurtulma, dayatılmış korkulardan sıyrılma günüdür. Bugün yeni bir Türkiye kurulurken yeni bir başlangıç yapmanın kapılarını aralama günüdür." dedi Erdoğan. Ve şöyle devam etti: 

"Buradan paralel yapının tabanındaki ihlaslı, samimi, saf ve temiz kardeşlerime de bir kez daha sesleniyorum. Onların da kendilerini ve kendilerine öğretilenleri sorgulamalarını bir kez daha rica ediyorum. İhlasla ve samimiyetle kendilerine yöneltecekleri her soru inanıyorum ki onların da bizi anlamaları, bizim mücadelemizdeki iyi niyeti görmelerini sağlayacaktır. Bizim davamız şahsi bir dava değil, Türkiye davasıdır. Ulusal güvenliğimizi kim tehdit ederse karşısında bizi bulacaktır bunu da bilmenizi istiyorum. Bizim davamız medeniyet davasıdır. Paralel yapının tabanındaki her bir ihlaslı kardeşimin bizimle aynı istikamete baktığını biliyorum. Aradaki ihanet şebekesini, vatanı milleti için değil başka ülkeler için çalışan yapıyı sorguladıklarında, bariyerlerin ön yargıların kırılacağını çok iyi biliyorum."

Kavganın sonu nereye varacak?

Erdoğan’ın Cemaat’i bölme niyetinin gerçekleşeceğini pek sanmıyorum. Zira çok küçük yaştan itibaren Cemaat’in eğitim kurumlarında yetişen, Fethullah Gülen’e ve birbirlerine çok bağlı, kader ve dava birliği içindeki böylesi bir grubu dağıtmak asla mümkün olmayacaktır.

Cemaat ile organik ilişkisi olmayan kesimlerin eskisi gibi yardım ve destek vermeyeceklerini, kendilerini AKP ve Erdoğan’a yakın hisseden ailelerin, çocuklarını artık Cemaat okullarına yollamayacağını (yollamışlarsa da çekeceklerini) vb. bekleyebiliriz. Cemaat’in yasal kurumlarına devletin çıkaracağı zorluklar, devlet içindeki kadroların tasfiyesi gibi zaten başlamış olan süreçleri de bunlara eklersek, Cemaat’in çok zor bir dönemden geçtiğini kabul etmemiz gerekir.

Lakin İslami yönü baskın bir siyasi iktidarın, kendisinden ne kadar farklı olursa olsun, görünen kökleri sivil toplumda bulunan bir başka İslami yapıya baskı uygulaması, onu tasfiye etmesi hiç de kolay bir şey olmasa gerek. Hele bu Cemaat, kendini devlete sızma, onun içinde etkili olma, onun imkanlarını kendi çıkarları için seferber etme gibi konularda son derece becerikli, deneyimli ve güçlüyse…

Sonuç olarak AKP hükümeti-Cemaat savaşında ikinci perde sahneleniyor ve başrolde sadece hükümet var. Fakat bu durumun hep böyle süreceğinin garantisi yok.

Ruşen Çakır, Vatan gazetesi köşe yazarı. Birçok kitaba imza atan Çakır'ın eserlerinden bazıları şunlardır: 'Ayet ve Slogan, Türkiye'de İslami Oluşumlar' (Metis, 1990), 'Ne Şeriat Ne Demokrasi: RP'yi Anlamak' (Metis, 2000), 'Recep Tayyip Erdoğan: Bir Dönüşüm Öyküsü' (Fehmi Çalmuk ile beraber, Metis, 2001), 'Türkiye'nin Kürt Sorunu' (Metis, 2004), 'Mahalle Baskısısı: Var mı Yok mu?' (İrfan Bozan ile beraber, Doğan Kitap, 2009) ve '100 Soruda ErdoğanXGülen Savaşı' (Semih Sakallı ile beraber, Metis, 2014).

Twitter'dan takip edin: @cakir_rusen

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Ruşen Çakır

Gazeteci. Gazeteciliğe 1985 yılında Nokta dergisinde başladı. Sırasıyla Tempo, Cumhuriyet, Milliyet, CNN Türk ve NTV’de çalıştı. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) Demokrasi, Sivil Toplum ve İslam Dünyası Programı'nı yönetti. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;