Görüş

Kadınlar tetik durun

Devlet tercihini net olarak yapmalı, önceliğin kadının annelik, evinin kadını olduğu argümanlarından öte onun birey olarak haklarının tanınmasında olduğunu kabul etmeli, zorlaştırmaktan öte, kadının boşanma hakkını kullanmasının önündeki engelleri kaldırmalıdır.

Konular: Türkiye, Kadına şiddet
Eray Karınca, boşanmalardaki artışın kadının haklarına kavuşması ve özgürleşmesiyle ilişkilendirilmesini aymazlık olarak nitelendiriyor. [Fotoğraf: Getty Images]

Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre 2014 yılında boşanan çiftlerin sayısı 2013’e göre yüzde 4,5 artarken, yeni evlenenlerin sayısındaki artış yüzde 0,1 oranında kaldı.

On yıllara sığan bu hızlı ve etkili gelişmelere karşı oluşan direnç, kanunlara kadının adının bile konmasına engel çıkarırken, bakanlıklardan da adını sildirmeyi başarmıştı. Bunu yaparken en önemli dayanakları ise kuşkusuz “kutsal aile” formülü idi.

“Kutsal Devlet” ve “Aile, Türk toplumunun temelidir (m. 41)” anlayışıyla kaleme alınan 1982 Anayasası’nın biçimlendirdiği  muhafazakâr Türk toplumu ve onun yansıması olan Türkiye Büyük Millet Meclisi de bir komisyon kurarak bu gelişmeyi incelemeye karar verdi.

Oysa otuz dört yıldır yürürlükte olan 1982 Anayasası toplumun demokrasi, hak ve özgürlük taleplerine sessiz kalamamış, birçoğu esaslı olmak üzere onlarca değişiklik geçirmiş, bu arada kadının birey olarak varlığını kabul ettirme çabalarına özellikle Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinin de katkısıyla fazla direnememişti.

Bunun yanı sıra uluslararası hukukun etkisiyle ve Anayasa değişikliklerine paralel olarak iç hukukta olumlu birçok gelişme yaşandı. Ne var ki on yıllara sığan bu hızlı ve etkili gelişmelere karşı oluşan direnç, kanunlara kadının adının bile konmasına engel çıkarırken, bakanlıklardan da adını sildirmeyi başarmıştı. Bunu yaparken en önemli dayanakları ise kuşkusuz “kutsal aile” formülü idi.

Bu çerçevede ailenin boşanmalar nedeniyle parçalanmasının faturasının kadınlara kesilmek istenmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Bu kapsamda onları eve mahkûm etme ve kimliklerini salt anne ve evinin kadını olarak tanımlama çabalarının hız kazanması olanaklıdır.

Yaş ortalaması ellinin üstünde olan Meclis’in genç kuşaklarda artan boşanma oranları karşısında paniğe kapılmasını anlamak zor olmasa da, peşin kabul ve inançlara sarılmadan önce bu değişim her yönüyle irdelenmelidir.

İlkin, boşanmak  bir kavram olarak başlı başına kötü bir şey değildir. Şiddet, ensest vb. olayların yaşandığı kimi durumlarda bir kurtuluştur, zorunluluktur, sigortadır. Nitekim Medeni Kanun 11 maddede (134 ve 144. maddeleri arasında) evlenmeyi düzenlerken, tam 40 maddede (145 ve 184. maddeleri arasında) evliliğin iptalini, boşanmayı ve sonuçlarını düzenlemiştir.

Ancak yukarıda örneklediğimiz ensest, şiddet vb. ağır durumlarda bunların arızi olduğu kanısıyla çözümün bireye uygulanacak yaptırımın ağırlaştırılmasında aranması hedef saptırmaya uygundur.

Boşanmalar neden arttı?

Tartışılması gereken ikinci husus ise, boşanmadaki artışın nedenleridir. Geleneksel aile modelinde büyümüş bir birey olarak geçmişe baktığımda, dedemin ve babaannemin yaşadığı evin sağının ve solunum oğullarına ait evlerden oluştuğunu anımsıyorum. Avlu, hatta tuvalet uzun süre ortaktı. Her sabah tüm geniş aile birbirini görür, sorun varsa hemen öğrenilir, çözüm üretilir ve aile büyüklerinin otoritesine boyun eğilirdi.

Özellikle yetmişli yıllardan sonra hızlanan kente göçlerle birlikte insanlar, gecekondularda yaşamaya başlarken çocuklarını köylerinden ya da akrabalardan biriyle evlendirmek istediler.

Ancak bu geleneksel yapıyı sürdürmek, ikinci, üçüncü kuşakta hiç mümkün olmadığı gibi süreç içinde gecekondular yıkılıp yerlerine çok katlı yapılar inşa edildi. Kutu gibi evlerde birbirini çok az tanıyan farklı anlayış ve çevrelerden çok farklı genlerden gelen, deneyimsiz insanlara cinsel tutkudan başka katalizör olmaksızın, “evlendiniz, haydi mutlu olun” dendi. Cicim ayları geçtikten sonra ise anlaşmazlıklar baş gösterdiğinde, bu kez soruna anında çözüm bulacak otorite, ya uzakta idi ya da kentin ve toplumun değişen koşullarında etkisizdi.

Temel çelişki, bir yandan toplumun temeli olarak aileyi kutsallaştırırken (AY m. 41), diğer yandan devlete, kadınla erkek arasındaki eşitsizliği giderme yükümlülüğü getirilirken (AY m. 10), bunun yönetenler ve uygulamacılarca benimsenmemesindedir.

Üstelik hukuken erkeğin iradesi de üstün değildi ve en önemlisi Batı’daki gibi sorun çıkmadan önce bilgilendirme, çıktıktan sonra da çözüm önerecek, evliliği kuvvetlendirecek ara mekanizmalar, örneğin sosyal çalışmacılar, psikologlar, evlilik danışmanları yoktu ya da çok yetersizdi.

Sonuçta çok azı mutlu oldu. Kimi temel gereksinimleri karşılandığı için, kimi karşı çıkabilecek cesareti olmadığı için mutsuz da olsa evliliğini sürdürdü. Sadece cesareti ve olanağı olan farklı bir yaşamın da mümkün olduğunun ayırdında olanlar boşanmayı seçti.

Aslında kanun koyucu Medeni Kanun’daki erkeğin oyunu üstün kılan düzenlemeleri kaldırırken uyuşmazlık halinde çözüm yeri olarak aile mahkemesi hâkimini görevlendirdi. Şöyle ki, Türk Medeni Kanunu’nun 195. maddesinden 202. maddeye kadar hâkimin evliliğe müdahalesi düzenlenmektedir.

4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluşuna Dair Kanunda da hâkime aileye ilişkin hemen her konuda müdahalede bulunma yetkisi verilmiştir. Hatta elindeki bir davayla ilgili olarak hâkimin çözüm odaklı olmak koşuluyla veremeyeceği karar yoktur. Örneğin, Ankara 8. Aile Mahkemesi hâkimi iken verdiğim çarpıcı bir karar medyada da yansıma bulmuştur[1]. Ne var ki çözüm odaklı bu bakış açısı hukukçular arasında benimsenmediği gibi aile hukuku daha çok boşanma ve mal rejiminin tasfiyesi olarak görülmüştür.

Buradaki kritik eşik, gücü olanın boşanmayı seçebilmesindedir, çünkü mevcut sistemde evlilikler çoğunlukla ekonomik ve sosyal olarak güçsüz olan kadının özverisiyle ayakta durmaktadır. Hukuki kazanımlar henüz toplumsal yaşama yansımış ve erkekle kadın arasındaki siyasal, sosyal ve ekonomik eşitsizlik giderilmiş değildir. Öyleyse temel çelişki, bir yandan toplumun temeli olarak aileyi kutsallaştırırken (AY m. 41), diğer yandan devlete, kadınla erkek arasındaki eşitsizliği giderme yükümlülüğü getirilirken (AY m. 10), bunun yönetenler ve uygulamacılarca benimsenmemesindedir.

Bu yüzden devlet tercihini net olarak yapmalı, önceliğin kadının annelik, evinin kadını vb. argümanlardan öte onun birey olarak haklarının tanınmasında olduğu kabul etmeli, zorlaştırmaktan öte, kadının boşanma hakkını kullanmasının önündeki engelleri kaldırmalıdır.

Sağlıksız evliliklerin topluma da bireye de fayda getirmeyeceği ortadadır. Bu yüzden boşanmalardaki artışın yukarıda açıklanan toplumsal koşulların kaçınılmaz sonucu olarak algılanmasından ziyade, kadının haklarına kavuşması ve özgürleşmesiyle ilintilendirilmesi aymazlık ve tarihin tekerleğini geriye yürütmeye yönelik beyhude bir çaba olacaktır. 21. yüzyılın, kadın yüzyılı olacağını öngörüp buna uygun davranan toplumlar hamle üstünlüğünü ele geçirecek, refah, huzur ve iç barışta önemli kazanımlar elde edeceklerdir.


[1] “Kusurlu eş B.Y'nin takdiren 6 ay süreyle olmak üzere 
1-Eşi ve aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinin oturmakta oldukları eve ve çalışıyorsa istekte bulunanın işyerine, çalıştığı okula yaklaşmamasına,
2-Eşi ile aynı çatı altında yaşadığı diğer aile bireylerine, çocuklarına karşı şiddete ve korkuya yönelik davranışlarda bulunmamasına,
3-Eşi ile aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerini, çocuklarını iletişim vasıtalarıyla rahatsız etmemesine,
4-Aleyhine karar verilen B.Y.'nin evin ve ailenin giderlerini ve ortak konutun kira, su, aydınlatma, doğalgaz ya da ısınmaya ilişkin faturaları karşılıyor ise bu yükümlülüğünün devam etmesine, çocuklar için ayrı ayrı aylık 150'şer TL nafaka takdiri ile eşi N.Y.'ye ödemesine, 
5- B.Y.'nin psikolojik sorunları olduğu ileri sürüldüğünden, Ailenin Korunmasına Dair Kanunun uygulanması hakkındaki Yönetmeliğin 13.md uyarınca Niğde İl Sağlık Müdürlüğüne başvurarak, Ruh Sağlığı Şubesince resmi veya özel sağlık kurumuna sevk edilip, muayene ve tedavisinin sağlanmasına,
6- Yaz tatilinde ailenin Gerede'de babaanne ve büyükbabayla kalma süresinin 15 günü aşmamasına,
7- Kusurlu eş B.Y.'nin ev içerisinde sigara içmemesine, diş, beden temizlik ve sağlığına özen göstermesine,
8- Kusurlu eş B.Y.'nin, çocuklarına ve eşine karşı ilgili ve sevecen davranmasına, onlara yeterli zaman ayırmasına…” Ankara 8. Aile Mahkemesi’nin 2009/66 D. İş sayılı kararı.

Av. Eray Karınca, Siirt'te 1960'ta doğdu. Ankara Hukuk Fakültesi'ni bitirdi ve TODAİE Kamu Yönetimi Yüksek Lisans Programı'nı Dernek Hak ve Özgürlükleri konulu tezi ile tamamladı. 1985 yılında Şanlıurfa Ağır Ceza Mahkemesi'nde hâkimliğe başladı. Meslek hayatı boyunca Asliye Ceza Mahkemeleri'nde,  Ankara'da Ticaret Mahkemesi, Asliye Hukuk ve Aile Mahkemesi'nde hâkimlik yaptı.  Kadın ve çocuklara yönelik şiddetin önlenmesi konusunda yazı ve kararları ile tanındı.

Twitter'dan takip edin: @ErayKarinca

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Eray Karınca

Siirt'te 1960'ta doğdu. Ankara Hukuk Fakültesi'ni bitirdi ve TODAİE Kamu Yönetimi Yüksek Lisans Programı'nı Dernek Hak ve Özgürlükleri konulu tezi ile tamamladı. 1985 yılında Şanlıurfa Ağır Ceza Mahkemesi'nde hâkimliğe başladı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;