Görüş

Katar ile istihbarat paylaşımı, İsrail ile işbirliği

Müslüman Arap bir devletle “istihbarat paylaşımı” suçuyla başkalarına hüküm giydiren Mısır, Ümmetin en amansız düşmanı olan Siyonist varlıkla alenî bir şekilde istihbarat paylaşımına girmekle kalmadı, aynı zamanda onunla alenî bir koordinasyon kurdu.

Konular: Ortadoğu, Mısır, Katar
Mısır'da Kahire Ceza Mahkemesi, darbeyle görevinden uzaklaştırılan Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'ye 40 yıl hapis cezası verdi.

Mısır’daki yüksek (!) darbe yargısının prodüksiyonu olan büyük gerilim komedisinin yeni bölümünde, Mısır mahkemeleri seçilmiş, meşru Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi hakkında müebbet hapis, altı arkadaşı hakkında da idam cezası kararını açıkladı.

Hepimiz biliyoruz ki darbenin gölgesinde adalet aranmaz. Aksine, hangi türü olursa olsun darbe, asıl hedefinde olan siyasal iktidardan önce bizzat adalete karşı yapılmış demektir. Dolayısıyla herhangi bir darbe yönetiminin çıkarttığı kararlar, meşruiyete geri dönülene, darbe ortadan kaldırılıp izleri bertaraf edilene ve darbecilerden hesap sorulana kadar tamamen geçersiz ve hukuk dışıdır.

Burada Mısır yargısının maskaralıklarından bahsedecek değiliz. Zira Mısır yargısı, 1952’de askerlerin kraliyete karşı yaptığı darbeden bu yana askeri diktatörlük tarafından hakları gasp edilmiş bu ülkede siyaset, toplum, kültür, medya, adalet gibi bütün sektörleri üzerinde yapılan büyük darbe maskaralığının küçük bir parçası olmaktan öte bir anlam ifade etmez. Burada, yönetimin arka planından; Arap Baharı devrimleri karşısında hırçınlaşan derin devletin kanlı eylemleri sonrasında yerel, Araplar arası ve uluslararası arenada taşıdığı sembolik anlamlardan söz edeceğiz.

Darbeyi sağlamlaştırmak

Mısır ordusu, 2013 yazında ülkenin modern tarihindeki en tehlikeli darbelerden birini gerçekleştirdi. Tehlikeliydi, çünkü tam da gerçek bir demokrasiye geçişin başladığı sırada Arap yurdunun kalbi ve odak noktası sayılan Mısır gibi kendine özgü bir Arap devletinde yapıldı. Tehlikenin boyutu, silahsız siviller, kadınlar, çocuklar ve yaşlılara karşı Mısır silahlı kuvvetlerinin yaptığı katliamların büyüklüğünde değildi. Çünkü Arap askerî rejimlerinin vahşeti, Suriye’de ve ondan önce de Libya ve Irak’ta görüldüğü üzere tarihteki her türlü katliam deneyimlerinin ötesine geçmişti. Asıl tehlike, askerin uyguladığı "kürtaj" (doğmadan öldürme) etkisinden kaynaklanıyordu ki bu da bir milletin ve bütün bir neslin adaletli bir devlet kurma hayallerini ve insan haklarını hedef alıyordu.

Mısır halkının ipotek altındaki iradesinin meşru temsilcisinden intikam alma ve misilleme yapma hevesi, çok yakında darbenin tabutuna ilk çivileri çakacaktır.

O hâlde darbenin hedefinde yalnızca “Müslüman Kardeşler” cemaati veya başka herhangi bir siyasî ve sosyal grup yoktu. Durum bundan daha derin ve tehlikeli bir hâl arz ediyordu. Çünkü darbenin asıl hedefinde, kendiliğinden gelişen barışçıl halk ayaklanmaları bağlamında Müslüman Arap tecrübesinin bir modeli olabilecek Mısır örneği vardı.

Darbeye ve onunla ilişkili çıkar şebekelerine bağlı ve tek derdi İhvan’a ve programına düşmanlık yapmak ve İhvan’ın işlediği suçlara yoğunlaşmak olan medya organları eylemleri ve söylemleriyle meseleyi saptırma amacı güdüyordu. Amaçları, kendi suçlarını örtüp bir günah keçisi yaratmak, manipüle edilmiş bilgileri onlarca yıldır baskı ve dikta altında yaşamaktan dolayı yitirilmiş bir toplumsal bilince sunmaktı.

Üç ana merkez yeşil ışık yakmadan Mısır’da herhangi bir darbe yapılamazdı. Bu merkezlerden birincisi, dünyanın dört bir tarafında askerî üsleri bulunan bölge polisi [ABD] ki bu durum, Mısırlı askerî yetkililerin darbeden önce gerçekleştirdikleri Washington ziyaretlerinin sıklığını açıklıyor.

İkinci merkez ise Mısır’a komşuluk yapan bölgesel güçler. Bunlar, bilhassa Mısır tecrübesinin başarısını kendisine tehdit olarak gören Siyonist varlık, İran ve stratejik bir hataya imza atarak Mısır deneyimini boğmakta doğrudan rol alan Körfez ülkeleri. Söz konusu Körfez ülkelerinin işledikleri stratejik hatanın sonuçları bugün, Safavi projesinin gerek uyuyan, gerek uyanık hücreleri aracılığıyla Arap yarım adasının merkezine sızmasında görülüyor.

Darbeyle ilgili merkezlerin üçüncüsü de Mısır derin devleti. Bu derin güç, çok eskiye dayanan çıkar, imtiyaz ve nüfuz odaklı geniş bir ağ olup, modern Mısır tarihinde yarım yüz yılı aşkındır devasa bir servet, ilişki ve menfaat birikimine sahip.

İslamî kesimin şeytanlaştırılması, darbe destekçisi yerel, bölgesel ve uluslararası merkezlerin aktifleştirilmesi, darbeyi meşrulaştırmak için atılan ilk adımlar. Fakat Mısır halkının ipotek altındaki iradesinin meşru temsilcisinden intikam alma ve misilleme yapma hevesi, çok yakında darbenin tabutuna ilk çivileri çakacaktır.

Sykes-Picot bilinci

Yüksek/yüce (!) Mısır yargısının yönelttiği Katar’la istihbarat paylaşımı suçlaması, nüfusu yüz milyona yaklaşan bir ülkenin yirmi birinci yüzyıldaki adalet temsilcisine yönelik olarak sosyal medya sitelerinde bir ironi ve alay furyası oluşturdu.

Fakat iki kardeş Arap ülkesi arasındaki istihbarat paylaşımını suç saymayı tuhaf karşılayan yorumların peş peşe gelmesi oldukça dikkat çekici. Katar’la istihbarat paylaşımı nasıl olur da suç ya da ihanet delili sayılabilir? Katar, Mısır’a düşman bir ülke midir? Kardeşler arasındaki istihbarat paylaşımı bir suç mudur yoksa zorunlu bir görev mi?

Burada şu veya bu kesimi savunma konumunda değiliz. Bunun bir önemi de yok. Asıl önemli olan, Arapların tarihinde oldukça meşhur bir anlaşma olan Sykes-Picot bilincinin ne kadar derinleşmiş olduğunun ortaya çıkmış olması. Zira Mısır yönetimi, bu bilincin en açık tezahürlerinden birini temsil ediyor.

Aynı millete ve medeniyete bağlı olan, aralarında sömürgecilerin çizdiği sınırlardan başka bir ayrım bulunmayan iki ülke arasındaki “istihbarat paylaşımı” suçlaması, emperyalist taksimin ne kadar da başarılı olduğunun açık bir göstergesi olsa gerek.

Bunları söylememizin sebebi şu ki, bu sınır taksimi artık sadece emperyalist bir taksim olmakla kalmayıp bu taksimi sahada koruyan bir bilinç haline geldi. Daha açık bir ifadeyle, darbeci diktatör rejim, emperyalist sistemin mirasını koruyan ve onun çöküşünü engelleyen bilicin üreticisi oldu.

Evet, Katar’ın Arap ayaklanmalarının yanında durmanın ve darbeyi desteklememenin bedelini ödediği doğru. Ayrıca halkların uyanmasını ve insan iradesinin özgürleşmesini engellemek için cömertçe harcama yapabilecek güce sahip diğer zengin Arap ülkelerinin aksine, halkların baharına yapılan darbeye destek vermeyi reddetmesinin bedelini medya alanında da ödüyor.

Evet, içine Eflatun’un Devlet'i ile Medinetü'l Fazıla’nın da dahil olduğu diğer her ülke gibi Katar da eleştirilebilir elbette, fakat şu son barışçıl ve örgütsüz ayaklanmaların Araplara verdiği ders, işlevsel durumdaki tek Arap ülkesinin kendisine ve diğer ülkelere çizilen çizginin dışına çıktığı için başına gelebilecekler oldu.

Adaletin yokluğu ve batılın hükümranlığı yüzünden yarın Arap topraklarında işgalci emperyal projelerin boy göstermesi hiç de sürpriz olmayacak.

Söylediklerimizin en güçlü delili, eskinin Moldova eğlence mekanlarının güvenlikçisi, Siyonistlerin yeni savunma bakanı ve eski dışişleri bakanı Liberman'ın yaptığı açıklamalar. Bu şahıs, Katar’ı teröre destek vermekle itham etmekten hiç geri durmuyor. Terörden kastı ise hem kendisine hem de mütecaviz halkına karşı direnenler.

Beş yıldan beri Arapların bütün derin devlet medyaları ve onların Batılı uzantıları Katar’ı ve özellikle de kendi resmî söylemlerine muhalif görüşleri ekrana taşıyan platformları hedef almak için için seferber olmuş durumda. Tıpkı Tunus’un kırsal kesimlerindeki özgürlük haykırışlarını, darbecilerin Rabia Meydanı'ndaki katliamlarını ve işledikleri suçları canlı olarak yayınlayan Al Jazeera kanalına yaptıkları gibi.

Batılın en açık versiyonu olan darbecilere özgür düşünceden ve ipliklerini pazara çıkaran bilinçli tavırdan daha ağır gelen bir şey yoktur. İşte bu durum, Al Jazeera kanalının çalışanları hakkında çıkmış olan idam kararını açıklıyor.

Darbenin Siyonist işgalle ittifakı

Yargılamanın gerçek dışı ve son derece gülünç bir yanı var: Müslüman Arap bir devletle “istihbarat paylaşımı” suçuyla başkalarına hüküm giydiren Mısır, Ümmetin en amansız düşmanı olan Siyonist varlıkla alenî bir şekilde istihbarat paylaşımına girmekle kalmamış, aynı zamanda onunla alenî bir koordinasyon kurmuş ve bununla da askerî darbeyi yapan kurum olarak gurur duymuş bir taraf.

İsrail ve Mısır arasındaki koordinasyon, darbeden sonraki üç yılda daha önce benzeri görülmemiş bir alenilik düzeyine ulaştı. Öyle ki, önemli medya organlarının belirttiğine göre, üst düzey Siyonist yetkililer, darbe yönetiminin “İsrail için stratejik bir hazine” olduğunu deklare ettiler. Bu koordinasyon, üç temel zeminde gerçekleştirildi. Bunlardan birincisi, Gazze şeridine uygulanan kuşatmayı derinleştirmekti. Filistin direnişine diz çöktürmek için, direnişin hayat damarları olan tünelleri bombalamak ya da onları su altında bırakmak bu anlamda sarf edilen hastalıklı çabalara bir örnek.

İkincisi ise otoriter uygulamaları kökleştirip her türlü özgürlük, adalet ve eşitlik imkanlarını yasaklamak, Mısır’da özgür insanların konumunu eski toplumlardaki kölelerin konumuna indirgeyerek insanı insan yapan şartların gerçekleşmesine engel olmaktı.

İşte bu uygulamaların kökleştirilmesi sayesinde Mısır cephesinin güvenliği sağlanmış olacak, işgalci varlığın tehdit edilmesini önleyecek şekilde Siyonist sınırların stabil kalması temin edilecekti. Böylece Mısır vatandaşının tek derdi, hayat pahalılığıyla, artan fiyatlarla, hastalıklarla ve daha önce Mısır tarihinin şahit olmadığı bir şekilde yaygınlaşan yolsuzluklarla boğuşmak olacaktı.

Üçüncüsü ise bölgesel planda darbe rejimini, sömürgeci vesayet sistemlerinin bölgedeki bir uzantısı haline getirip Libya ya da başka bölgelerdeki darbe projelerine dayanak yapmaktı. Böylece Kahire, Ümmetin lokomotifi ve çarpan kalbi olmak yerine, kanayan yarası ve onulmaz derdi haline gelecekti.

Darbe rejimini, ne yaptığı katliamlardan ne de Arap uyanışına karşı işlediği suçlardan dolayı kınayalım. Çünkü bunlar onun varlık sebebi. Suriye, Libya, Mısır, Cezair ve Yemen’de militarist devletlerin ortaya çıkışından beri vazifeleri bu. Fakat asıl kınamayı hak edenler, ister Arap Birliği gibi içi boş ve cılız kurumlarıyla ister diğer köhnemiş yapılarıyla Arapların resmî kuruluşları.

Körfez İşbirliği Konseyi’nin üye bir devlete karşı yöneltilen ve dahası, Suriye, Irak ve Tahran'daki İran milislerinin liderlikleri tarafından da tekrarlanıp duran saçma sapan suçlamalar karşısındaki sessizliğini de tuhaf karşılayabiliriz. Fakat adaletin yokluğu ve batılın hükümranlığı yüzünden yarın Arap topraklarında işgalci emperyal projelerin boy göstermesi hiç de sürpriz olmayacak. Eski bir söz şöyle der: “Zulüm, medeniyetin çöküşünün habercisidir”. Hem de bütün medeniyetin...

Muhammed Hüneyd, Tunuslu araştırmacı ve akademisyen.

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Muhammed Hüneyd

Tunuslu araştırmacı ve akademisyen. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;