Görüş

Kendi işine bakmayan TÜSİAD

TÜSİAD üyelerinin ilk tercihi, hukukun üstünlüğü ilkesinin benimsendiği liberal bir toplum olabilir. Ama hükümetle ilişkilerin bozulmasının ekonomik çıkarları etkilemeye başladığı noktada, siyasi ortama ayak uydurma yolunun seçilmesi beklenebilir.

Konular: Türkiye, Ekonomi
TÜSİAD ekonomi dışında sosyal ve siyasal konularla ilgili de sık sık konferanslar düzenleyip raporlar hazırlatıyor. [Fotoğraf: AA]

Haziran ayı başında Türkiye’nin en önemli girişimci derneği TÜSİAD’ın yönetim kurulu başkanı, şirketinde örgütlü bulunan sendikayla yaşanan itilafın derneği zor durumda bırakacak biçimde medyaya yansımayla, istifa etti. İstifa, TÜSİAD tarihinde ilk defa rastlanan bir olay olarak büyük ilgi uyandırdı. İstifa eden başkanın, hükümete yönelttiği eleştirilerle siyasi iktidarın tepkisini çeken biri olması, bu ilgiyi daha da artırdı.

Olay bir işçi-işveren çatışması biçiminde ortaya çıkmıştı; ama siyasi iktidarla iş dünyasının TÜSİAD’ın temsil ettiği kesimi arasındaki gerginliği gündeme getirdiği için özellikle ilginç bulundu. Olay etrafındaki tartışmalarda, Türkiye’de toplu sözleşme kapsamındaki sendikalı işçilerin kayıtlı işgücünün resmi verilere göre sadece yüzde 9’u civarında olmasından pek söz edilmedi. Buna karşılık, bu tartışmalar devletle iş dünyası arasındaki ilişkilerin ve burjuvazinin gelişmesiyle ülkenin demokratikleşmesi arasındaki bağlantının niteliği üzerine düşünmeye yeni bir vesile oluşturdular. Aslında TÜSİAD, kurulduğu tarihten itibaren, bu bağlamda ortaya çıkan sorularla güdeme gelmiş bir kuruluş. Bugünkü siyasi ortamda bu soruların giderek önem kazandığını görebiliyoruz.

TÜSİAD, 1971 yılında, 12 büyük işadamı tarafından kuruldu. Dönem, devletle ilişkilerin iş hayatını belirleyen temel unsur olduğu ve gönüllü üyeliğe dayanan işveren kuruluşlarının çıkar temsili alanında varlık göstermedikleri bir dönemdi. TÜSİAD’ın kurucuları da, taleplerini siyasi yetkililere doğrudan iletebilecek ve çıkarlarını yüz yüze ilişkiler içinde savunabilecek konumda olan işadamlarıydı.

1980 sonrasında iktidara gelen hükümetler özel sektör yanlısı olsa da TÜSİAD yönetiminin eleştirilerini siyasete gayrimeşru müdahale olarak görmek ve derneğe “kendi işine bak” demek eğilimindeydiler.

by Ayşe Buğra

TÜSİAD’ın kuruluşu üyelerinin kişisel çıkarların ötesinde bir anlam taşıyor ve Türkiye’de devlet-sınıf ilişkileri açısından bir dönüm noktası oluşturuyordu. Cumhuriyet döneminde büyük ölçüde devlet desteğiyle sermaye biriktirmiş ve iş dünyasında önemli yerlere gelmiş büyük işadamları, artık iktisat politikaları ve siyasi gelişmeler konusunda söz sahibi olmayı talep edecek kadar güçlenmişlerdi; büyük şirketlerin küçük ve orta boy işletmelerle birarada bulundukları ve çoğunluğun eğilimlerine uymak durumunda kaldıkları Sanayi ve Ticaret Odaları içinde bu talebin gerçekleşmesi pek mümkün görünmüyordu. Bu kadar net bir biçimde ifade edilmiş olmasa da, ortada bir sınıf misyonu olduğu ve bazı büyük işadamlarının içinde burjuvazinin kendini rahat hissedeceği bir toplumun gerçekleşmesi yönünde sınıfın öncülüğüne talip oldukları söylenebilir. 

“Burjuvazinin kendini rahat hissedeceği toplum” konusunda, TÜSİAD’ın sürekli dile getirdiği taleplerin başında, siyasi ve ekonomik istikrar geliyordu. Bu istikrar talebi, siyasi yetkililerin keyfi müdahalesini dışlıyor, ama Batı demokrasilerinde görülen türden sendikal özgürlüklerle çelişmiyordu. Genellikle eksik rekabet koşullarında ve çoğu zaman yabancı sermaye ortaklıklarının önemli olduğu alanlarda üretim yapan TÜSİAD üyesi büyük şirketler için, emek maliyeti çok önemli bir kaygı unsuru oluşturmuyordu. TÜSİAD yönetimini zorlayan unsurlar, üyeleri sermaye birikimini büyük ölçüde devlet desteğiyle gerçekleştirmiş olan bir örgütün, bazı karar süreçlerinde benimsediği sınıf misyonu doğrultusunda eleştirel görüş belirtmeye çalışmasından kaynaklanıyordu.

1980 sonrasında, Türkiye’nin küresel piyasa ekonomisiyle bütünleşmesiyle birlikte, piyasa kurallarının işlerlik kazandığı bir ortamda ekonomiye devlet müdahalesinin azalacağı ve iş dünyasının istediği istikrarın sağlanacağı düşünülebilirdi. Ama gelişme bu yönde olmadı. Devlet müdahalesi şekil değiştirdi; özel sektör açısından devlet işletmelerinin sağladığı ucuz girdi imkânları, kamu kredileri, döviz tahsisleri ve ithalat izinleri önemini kaybetti. Buna karşılık, alt yapı ve inşaat sektörlerindeki kamu ihaleleri, enerji sektöründe doğal tekellerin özelleştirilmesiyle birlikte süren kamu denetiminin etkisi, sağlık ve eğitim gibi alanlardaki kamu-özel sektör işbirlikleri türünden örneklerde görülebileceği gibi, devletle ilişkiler özel sektör için önemli olmaya devam etti.

1980 sonrasında iktidara gelen hükümetler özel sektör yanlısı hükümetlerdi, ama karar süreçlerinde özel sektörle fikir alışverişinde bulunmak konusunda istekli değillerdi. Aksine, TÜSİAD yönetiminin eleştirilerini siyasete gayrimeşru müdahale olarak görmek ve derneğe “kendi işine bak” demek eğilimindeydiler. Ayrıca, TÜSİAD yönetiminde yer almaya başlayan ikinci kuşak genç girişimciler, hem hükümetle iyi geçinmenin avantajlarını hem de siyasetçilerle bozuşmanın yol açabileceği tehlikeleri yaşayarak öğrenmiş olan örgüt tabanına, özellikle de kendi babalarının kuşağına ters düşebiliyorlardı. Yani sürdürmeye çalıştıkları sınıf stratejisini, hem siyasi yetkililere hem de kendi örgüt tabanlarına karşı savunmak durumunda kalabiliyorlardı.

Bu durum AKP iktidarı döneminin kesif kutuplaşma ortamında iyice bariz bir hâl aldı. Bu dönemde, büyük İstanbul burjuvazisinin örgütü TÜSİAD’ın küçük ve orta boy taşra sermayesinin çıkarlarına karşı hareket ettiği görüşü, iktidar çevrelerinde giderek daha güçlü bir şekilde ifade edilmeye başlandı. Bu görüşün toplumda yaygın kabul görmesi de çok zor olmuyordu. Ama TÜSİAD üyesi işletmelerin coğrafi konumu ve ölçeğinden kaynaklanan çıkarlarla AKP hükümetinin iktisat politikaları arasındaki uyuşmazlığın, örgütle siyasi iktidar arasındaki gerilimi ne ölçüde açıklayabileceği kuşkulu.

AKP iktidarına yakın girişimciler ve girişimci örgütleriyle iktidarın dışladığı TÜSİAD çevresini birbirinden ayıran şeyin, siyasi yaklaşım farkları, daha doğrusu farklı sınıf stratejileri olduğunu söylemek mümkün. Buradaki siyasi nitelikli ayrımın, ekonomik çıkarlardan bağımsız olduğu söylenemez. Yani, sermaye birikimi sürecini ve kurumlaşmasını büyük ölçüde tamamlamış, gelişmiş ekonomilerle ilişki içinde rekabet gücünü koruyabilecek iş adamlarının, ekonomik çıkarları gereği, mülkiyetin korunması için hukuk devleti kurumlarına ihtiyaç duymaları ve düzgün denetlenen piyasa ekonomilerine sahip ülkelerle ilişkilerin gelişmesini desteklemeleri beklenebilir. 

Büyük İstanbul burjuvazisinin örgütü TÜSİAD’ın küçük ve orta boy taşra sermayesinin çıkarlarına karşı hareket ettiği görüşü, iktidar çevrelerinde giderek daha güçlü bir şekilde ifade edilmeye başlandı. 

by Ayşe Buğra

Buna karşılık, halen iktidarla iyi ilişkiler içinde sermaye biriktirmeyi sürdüren ve rekabet gücü henüz çok gelişmiş olmayan yeni girişimcilerin, keyfi müdahaleye karşı çıkmak gibi bir dertleri olmayacağını, gelişmiş Batı ekonomilerinden çok gelişmekte olan ekonomilerle ilişki kurulmasına önem vereceklerini düşünebiliriz. Bu ikinci grup açısından, mesela Avrupa Birliği ile ilişkilerin getireceği kurallara uyma gerekliliği, “demokratik” siyasetin önünü tıkayan “bürokratik bir dayatma” olarak algılanabilir. Günümüz Türkiye’sinin iş dünyası içinde, bu bağlamda tanımlanabilecek iki farklı sınıf stratejisiyle karşı karşı olduğumuzu düşünüyorum. Bu, kapitalizmin siyasetle ilişkisinin, net, evrensel ve tarihsel olarak değişmeyen bir nitelik taşımadığı, belirli bir konjonktürde burjuvazinin farklı kesimlerinin siyasi gelişmeyi değişik biçimlerde etkileyen birbirinden farklı roller oynayabilecekleri anlamına geliyor.

Bununla ilgili olarak, 2010 anayasa değişikliği referandumu sırasında hükümetin istediği yönde görüş bildirmeyi reddettiği için, Başbakan'ın “taraf olmayan bitaraf olur” ifadesini kullanarak azarladığı eski TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner’in sorduğu bir soru bana önemli geliyor. Boyner, Türkiye’nin dünya mimarisi içinde nerede duracağını tartışmak gerektiğine işaret etmiş ve "Türkiye küçük bir Çin mi, yoksa büyük bir Finlandiya mı olacak?" diye sormuştu. Türk iş dünyasının bütün kesimlerinin bu konudaki tercihlerinin aynı olacağını zannetmiyorum.

Ama buradan TÜSİAD’ın her zaman hukuk devleti yönündeki gelişmeleri destekleyeceği gibi bir sonuç çıkarabileceğimizi de sanmıyorum. TÜSİAD üyelerinin ilk tercihi, hukukun üstünlüğü ilkesinin benimsendiği liberal bir toplumda yaşamak olabilir. Ama bunların arasında kamu ihalelerinden yararlanan ve devletle ilişkilerin çok önemli olduğu sektörlerde iş yapan girişimciler olduğunu da unutmamak lazım.

Dolayısıyla, hükümetle ilişkilerin bozulmasının ekonomik çıkarları etkilemeye başladığı noktada, siyasi ortama ayak uydurma yolunun seçilmesi beklenebilir. Özellikle TÜSİAD yönetimiyle tabanı arasındaki zaman zaman su yüzüne çıkan gerginlikler dikkate alındığında, eleştirel bir yaklaşımı sürdürmeyi önemli bulanlar için bu yönde çaba gösterme imkânı ortadan kalkabilir. “Sorumsuz eleştirilerle derneği ve derneğin üyelerini zor durumda bırakmak” gibi bir suçlamaya karşı direnmenin kolay olduğunu düşünmek, herhalde çok gerçekçi değil.

Kendinden önceki iki kadın başkan gibi, yönetim kurulu başkanlığından istifa eden Muharrem Yılmaz da, siyasetçileri eleştirmekten korkan biri değildi. Onun yerine gelen yeni yönetim kurulu başkanı aynı tavrı sürdüremeyebilir. Siyasi konjonktürde büyük çalkantılar yaşanmadığı sürece, önümüzdeki dönemde TÜSİAD’ın siyasetçilerin tavsiyesine uyup kendi işine bakmaya başlaması da şaşırtıcı olmayacaktır.

Prof. Dr. Ayşe Buğra, Boğaziçi Üniversitesi Atatük İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Öğretim Üyesi ve Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu Başkanı. Doktora derecesi McGill Üniversitesi ekonomi bölümünden alan Buğra'nın gelişme iktisadı, iktisadi düşünce tarihi ve iktisat metodolojisi, girişimcilik tarihi ve karşılaştırmalı sosyal politika alanlarında kitapları ve makaleleri bulunuyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Ayşe Buğra

Prof. Ayşe Buğra, McGill Üniversitesi ekonomi bölümünden doktora derecesi aldı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;