Görüş

“Kürt meselesi”: Siyasetin sosyolojiye tahakkümü

Kürtlerin büyük çoğunluğunu teşkil edenler, siyasetin değil, “sosyolojinin Kürtleri”dir ve en az sosyolojinin Türkleri kadar barışın da kardeşliğin de “çözüm”ün de hakikî teminatı onlardır.

Çalık'a göre siyasetin Kürdü ile sosyolojinin Kürdü aynı değil. Sosyolojinin Kürdü, düzgün bir işi olsun, haksız ya da kötü muamele görmesin istiyor. [Fotoğraf: Getty Images]

Siyasetin Kürdü ile sosyolojinin Kürdü aynı Kürt değil. Siyasetin Kürdünü daha iyi tanıyoruz, zaten ortada ondan başka sesi çıkan da yok, dinlenen ve kaale alınan da… PKK’dan KDP’ye, Hak-Par’a, HDP’ye ve daha birçok hizbe kadar, siyasetin irili ufaklı Kürtlerini, Kürt gruplarını, partilerini biliyoruz. Hepsinin ortak tarafı, ırkçı bir yaklaşımdan beslenen etnik kimlik (hüviyet) taleplerinden ibaret bir siyasî düşünce ve eylem programına sahip olmak… Aralarındaki en güçlü ve kalabalık grup, hâlâ Stalinist çizgiye çok yakın duran sol-ateist unsurun kontrol ve idaresinde… Kürtlerin hâlâ ciddî bir çoğunluğu, siyasî Kürtlüğün ve Kürtçülüğün dışında kalıyor. Hele hele, başta Güney-Doğu olmak üzere daha birçok yere, maalesef nüfuz etmiş olan silâhlı tedhiş ve tehdit ortadan kalkmış olsa siyasetin Kürtlerinin bu gün göründüğü kadar da kalabalık olmadıkları rahatlıkla varsayılabilir.

Kürtlerin büyük çoğunluğunu teşkil edenler, siyasetin değil, “sosyolojinin Kürtleri”dir ve en az sosyolojinin Türkleri kadar barışın da kardeşliğin de “çözüm”ün de hakikî teminatı onlardır.

Sosyolojinin Kürtleri, ki ne düşündükleri, ne istedikleri nâdiren sorulur, neyin peşindedirler, özlemleri ve talepleri nelerdir?

Bu suâlin muhtelif cevaplarını hepimiz biliyoruz. Sosyolojinin Kürdü, doğru dürüst bir işi-gücü olsun istiyor, fırsat bulursa İzmir’e, İstanbul’a taşınmayı planlıyor; Bodrum’a, Marmaris’e tatile gitmeyi hayâl ediyor; haksız ve yahut kötü muamele görmek istemiyor… Kısacası, etrafımızdaki herhangi bir insandan beklenebilecek talepleri var.

Bize asıl lâzım olan şey “müzâkere” değil, “muârefe”dir; onun muhatabı da siyasetin değil, sosyolojinin Kürtleridir; terör örgütünün “uzantı”ları değil, iç-içe yaşadığımız komşumuz, hısımımız, akrabamız, kardeşimiz olan Müslüman Kürt’tür!.. Yani, liberal-sol takımın aslâ adam yerine koymak istemediği sâde Kürtler…

by Mustafa Çalık


Pekiyi, bunlar yeterli mi? Meselâ “grup kimliği”nin (birkaç yıldan bu yana telâffuz edildiği gibi “halk” veya “ulus” kimliğinin) tanınması, ana dilinde eğitim görme imkânı ve siyasî statü de lâzım değil mi?

Kimliğin tanınması

Siyasetin Kürtlerince her şeyin başı ve esası olarak sunulan “kimliğin tanınması” talebine biraz içinden bakalım…

Eğer, “etnik aidiyet”in ideolojik ve politik mistisizmine veya fetişizmine kendinizi kaptırmamış iseniz bu “tanıma ve tanınma”, pratik hayatta sizin ne işinize yarayacaktır? Hangi insanî, medenî, ahlâkî, maddî eksiğinizi giderecek yahut ihtiyacınıza cevap verecektir?

Etnik aidiyetlerimiz veya ancak “değerler”in vücut verebileceği hüviyetimiz hangi kamu otoritesinin, devletin veya anayasanın eseri ki, onun tesciline de muhtaç bulunsun? Bunun tersi de aşağı yukarı aynı kapıya çıkar. Nitekim, resmî ideoloji ve siyasî hukukumuz, Türklerin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının “Müslüman” hüviyetini seksen seneye yakın açıkça tanımadı değil, reddetti, yok saydı, hattâ zaman zaman yok etmeye uğraştı da ne oldu?!

Devlet veya kamu otoritesi, benim insan ve vatandaş olarak temel haklarımı korusun, adâleti sağlasın, gücü yetenin yettiğine zulmetmesini engellesin, ezilene, hakkı gasbedilene sahip çıksın, yeter de artar bile… “Başka ihsân istemez”!

Müzâkere mi, “muârefe” mi?

Bu konuyu niye kurcaladığıma gelince… Başbakan Davutoğlu, DTK’nın geçen Kasım ayındaki “özerklik, öz yönetim” bildirisinin ardından HDP randevusunu iptal ettikten sonra medyadaki liberal-sol  yorumculara ve “kripto PKK’lılar”a bir haller oldu!.. Devleti her hâlükârda suçlamaya, Hükûmete sürekli akıl vermeye meraklı (ve kahir ekseriyeti son iki seçimde de alenen ve yahut fiilen HDP’ye çalışan) bu “tâife”nin söylediklerine, yazdıklarına bakılırsa devlet ve siyaset ricâlimiz, daha çok “siyasetin Kürtleri”ni teskin etmek için yeni bir “süreç” başlatmalı, HDP ile “konuşma”nın, “görüşme”nin imkânlarını aramalıymış. Bir taraftan da arkalarına aldıkları PYD-YPG faktörü ve “Bölge konjonktürü”nün doğurabileceği muhtemel destekleri sürekli ima ederek meşrû hükûmet güçlerinin PKK ile mücadelede başarılı olamayacağını da ısrarla savunmaya çabalıyorlar. Bir tür, “aba altından sopa göstermek”… Bizim memleketteki bu sorumsuz adamlar, yazık ki, Cizre’nin, Silopi’nin, Nusaybin’in, Silvan’ın, Sur’un yoksul Kürtleri üzerinden, 1960’larda ve 70’lerde kursaklarında kalan “halk devrimi” heveslerini tatmin etmek dışında hiç bir insanî ve ahlâkî ideale sahip değil!.. Onun için şimdi var güçleriyle bir yandan PKK’yı kurtarmaya çalışıyorlar, bir yandan da devlet ve hükûmeti kamu düzenini sağlamaktan alıkoymaya uğraşıyorlar.

Türkiye devleti, siyasetin Kürtleri/Kürtçüleri ile “müzâkere” ederek hiçbir şeyi çözemez, zira fiiliyatta öyle bir müzâkere, tek kelime ile “muhâl”dir artık. Ayrıca, bize asıl lâzım olan şey “müzâkere” değil, “muârefe”dir; onun muhatabı da siyasetin değil, sosyolojinin Kürtleridir; terör örgütünün “uzantı”ları değil, iç-içe yaşadığımız komşumuz, hısımımız, akrabamız, kardeşimiz olan Müslüman Kürt’tür!.. Yani, liberal-sol takımın aslâ adam yerine koymak istemediği sâde Kürtler…

Türkiye Kürtlerinin, en fazla onda birini teşkil eden siyasî Kürtçüleri muhatap alarak girişilecek bir “müzâkere”nin, bu yazıda “sosyolojinin Kürtleri” diye sıfatlandırdığım büyük çoğunluk hakkında neleri ima ettiğini iyi düşünmemiz gerekir. Diyelim ki, terör örgütünün “yer üstündeki” uzantıları iyi niyetli bir “müzâkere”ye yanaştılar ve neticede şöyle böyle bir “çözüm paketi” üzerinde mutabık kaldık, ki bu “paket”, onları mutlu edecek bir muhtevaya sahip olabilirse hayata geçebilecek. O takdirde, bu “paket”in hâsılası sosyolojinin Kürtleri için de geçerli olacak herhalde. Herhangi bir etnik kritere göre ayrıma tâbi olmak istemeyen büyük çoğunluğu, bu suretle ve açıkça PKK’nın velâyet ve vesâyetine, hattâ siyasî ipoteği altına vermiş olacak mıyız, olmayacak mıyız? PKK, “Evet, Kürd’üm!” diyen herkesin meşrû ve hukukî temsilcisi olacak mı, olmayacak mı?

Açıkçası, siyasetin Kürtleri, sosyolojinin Kürtlerini bizim elimizle saflarına katmış ve devşirmiş olacaklar. Ayrıca, bu da bir çeşit “toplum mühendisliği”dir ve ahlâkî meşrûiyeti yoktur. Siyasetin sosyolojiye tahakküm etmesine göz yumulamaz.

Bu meselede, medyadaki PKK’lı ve sol-liberal lobinin habis telkinlerine kanarak “açılım, siyasî çözüm, müzâkere” veya her ne ad altında olursa olsun, son 6-7 seneden beri denenmiş ve sonunda “hendek ve barikat”larda tükenmiş çâre arayışlarına yeniden kapı aralanırsa şayet, çok geçmez, en fazla birkaç sene zarfında “self-determinasyon” için “plebisit”i “müzâkere” etmeye başlarız; ama, köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir plebisit! Yalnız, bildiğimiz “plebisit”ten küçük bir farkı olur, yapılacak şeyin. Öyle bir durumda, kullanılacak oylara birer nüfus cüzdan sureti de eklenmesi gerekebilir. Plebisitten çok “yoklama” yapılır; yani “o mu, bu mu”? sorusu sorulur. Daha da açıkçası, “ –Türkiye mi, Kandil ve hinterlandı mı?” denilir.

“Kandil ve hinterlandı”nı tercih edecekler acaba kaç kişi olur? Meselâ, HDP’ye oy verenlerin yüzde birini bulur mu, toplamı? (Bu toprağın Kürtünü, en az Türkü kadar tanıyan biri sıfatıyla ve iddia ile söylüyorum ki bulmaz!) Hâsıl-ı kelâm, her kaç kişi olurlarsa olsunlar bunlara da aslâ mâni olunmaz. Mâni olunmayacağı gibi bunları burada tutmaya da güneşin altında kimsenin gücü yetmez. İsteyen istediği gibi yorumlayabilir.

Mustafa Çalık, 1956’da Gümüşhane’de doğdu. 1978 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. 1980-89 arasında DPT’de uzman olarak çalıştı. 1985-87 yılları arasında ABD’de Denver Üniversitesi GSIS’de Milletlerarası Politika alanında yüksek lisans yaptı. 1981’de Mülkiye’de başladığı siyaset ilmi doktorasını, MHP Hareketi’nin Siyasî Sosyolojik ve Kültürel Kaynakları başlıklı bir tez savunarak 1992 yılında tamamladı.1989’dan beri Türkiye Günlüğü dergisinin Genel Yayın Müdürlüğü’nü yürütmektedir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Mustafa Çalık

Mustafa Çalık

1956’da Gümüşhane’de doğdu. 1978 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. 1980-89 arasında DPT’de uzman olarak çalıştı. 1985-87 yılları arasında ABD’de Denver Üniversitesi GSIS’de Milletlerarası Politika alanında yüksek lisans yaptı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;