Görüş

Laik bir AKP 'masalı' ve yeni dindarlık

Osmanlıcı bir ruh hali ve tahayyülü üzerinden yeşermekte olan ‘yeni’ dindar kimliği, post-modern ortamın sağladığı özgüven sayesinde belki de ilk kez cemaatçiliği aşıyor. Dindarlar, özellikle yeni nesilde görüldüğü üzere, sekülerleşiyor ve kendi içlerinde çoğulculaşıyorlar.

Başbakan Erdoğan liderliğindeki AKP, 30 Mart 2014 yerel seçimleri öncesinde, kalkınma ve dinsel özgürlükler temasını öne çıkarıyor. Turaç TOP - AJT

İktidara geldiğinden bu yana Türkiye’deki siyasi ortam, “AKP hegemonyası” altında ezildi. Bunun temel nedeni Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) bir ‘merkez sağ’ parti olduğu ya da ancak bu şekilde kalıcı ve başarılı olacağı yargısıydı. Herhalde askeri ve yargısal vesayet altında yıllarca yaşamanın etkisiyle Kemalist devletin bir sabite olduğu o denli kanıksanmıştı ki, bu yeni partinin eninde sonunda merkeze yaklaşmak zorunda kalacağı ‘doğal’ bulundu.

Oysa AKP iktidarını tarihte karşılaştırabileceğimiz tek anlamlı dönem 1920-45 arasıdır. O dönem, siyasi çeperden gelenlerin merkeze hakim olup dönüştürmesine tanık olmuştuk. Hakimiyet kurulduktan sonra da söz konusu siyaset etrafında bir sosyoloji yaratılmaya çalışılmış, laik cemaat böyle oluşmuştu. Şu an ise bu dinamik aksi yönden yaşanıyor… Çeperin sosyolojisi merkeze gelip orada yeni bir siyaset oluşturuyor ve merkezi yeniden tanımlıyor. Dolayısıyla AKP’nin merkez sağ gelenekle gerçekte bir bağı yok. Türkiye’de yeni bir toplumsal olgu var ve AKP, bu değişim dinamiğinin hegemonik taşıyıcısıdır.

İlginç olan nokta, bu hegemonyanın AKP karşıtlarının da beslediği bir süreç içerisinde oluşması… Birçok gözlemci, yaşanmakta olan hızlı akış içerisinde muhafazakar topluma bakmayı neredeyse bıraktı. Herkes yaşananı ve siyaseti AKP üzerinden, hatta çatışma ve gerilim dönemlerinde doğrudan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan üzerinden okumaya başladı. Böylece parti toplumu, lider ise partiyi arka plana, neredeyse konu dışına itti. 2002 sonrasında AKP’nin tüm seçimleri ve iki referandumu ezici bir sonuçla kazanması da bu kolaycılığı besledi.

Nihayet başta Erdoğan olmak üzere parti kadrolarının kendi hegemonyalarını kanıksayan bir müdanasızlık sergileme eğilimleri, hegemonya algısını pekiştirdi ve siyasallaştırdı. Bugün yaşanmakta olan siyasi kutuplaşmanın temelinde hem olgu hem algı temelinde bir vakıa olan AKP hegemonyası yatıyor.

Ustalık dönemi olarak adlandırılan 2011 genel seçimleri sonrasını değerlendirirken, bu hegemonyayı ve onun neden olduğu psikolojik kırılmayı göz ardı etmemek lazım. Erdoğan’ın birkaç kez yinelediği üzere AKP bir misyon partisidir… Tarihsel bir hedefi vardır. Toplumun muhafazakar kesimlerinin yönettiği ve bunun meşruiyetinin kabul edildiği bir ‘yeni Cumhuriyet' ile o durumu içselleştiren ve taşıyan bir ‘yeni devlet' inşa etme misyonudur bu.

AKP bir misyon partisidir. Toplumun muhafazakar kesimlerinin yönettiği ve bunun meşruiyetinin kabul edildiği bir ‘yeni Cumhuriyet' ile o durumu içselleştiren ve taşıyan bir ‘yeni devlet' inşa etme misyonudur bu. AKP’nin bu hayalinin demokrasi içinde gerçekleştirilmek zorundayken parti de reformculuğu kendi asli özelliği olarak telakki ediyor. Çünkü post-modern dönemin normları demokrasiden sapmaları affetmezken, aynı normlar ayrıca küresel bir standardizasyonu ve dünyaya entegre olmak isteyen bir ‘yeni dindarlığı' ifade ediyor.

by Etyen Mahçupyan

Buradaki kritik unsur ise bu tasavvurun, modernliğin yıprandığı bir küresel ortamda hayata geçirilmeye çalışılmasıdır. Bunun anlamı, AKP’nin bu hayalinin demokrasi içinde gerçekleştirilmek zorunda olması ve partinin de kaçınılmaz olarak reformculuğu kendi asli özelliği olarak telakki etmesidir. Çünkü post-modern dönemin normları demokrasiden sapmaları affetmezken, aynı normlar ayrıca küresel bir standardizasyonu ve dünyaya entegre olmak isteyen bir ‘yeni dindarlığı' ifade ediyor.

Üçüncü dönemine giren AKP’nin “ustalık” söylemi; bu yönde kalıcı adımların atılmasını, proje gerçekleşmiş olmasa bile geri dönüşü imkansız kılan bir zemin yaratılmasını ima ediyordu. Ne var ki bu dönüşüm sadece seçim kazanmakla olmuyordu. Bürokrasiyi ve özellikle yargıyı dönüştürmeyi ve bu olana kadar sisteme hakim olmayı gerektiriyordu. Mili Görüş geleneğinin devlet kadrolarına girme konusunda çekinceleri ise söz konusu alanda AKP’nin, Fethullah Gülen önderliğindeki Hizmet Hareketi’ne dayanmasına yol açtı. AKP, ustalıktan, kendi yolunda engellenmeden ilerlemeyi anlıyordu. Ama Hizmet Hareketi için aynı dönem, ‘de facto’ koalisyonun adının konmasıyla anlam kazanacaktı.

AKP’nin ayrışma tercihi

İki siyasi ve toplumsal aktör arasındaki gerilim hızla çatışmaya dönüştü ve hükümet üzerinde büyük bir tehdit atmosferi oluşurdu. Askeri vesayetin bitmesi ile rahatlayan AKP, bir anda kendisini daha vahim bir tehlike altında buldu. Çünkü bu kez tehdit hem muhafazakar tabanın içinden hem de meşruiyeti daha fazla olan yargı üzerinden geliyordu. Buna hükümetin reformculuğu sürdürmek için Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecine yaslanmasını ve aynı AB’nin yargı bağımsızlığı konusunda çok titiz olduğu tespitini de ekleyelim.

Bir anda hükümet, tüm dünyada yalnızlaşma ve gayrimeşru ilan edilme ihtimali ile karşı karşıya kaldı. Batı’nın Mısır’da General Abdulfettah Sisi’nin darbesine destek vermesi, bu konuda ilave bir uyarı teşkil etti. Elde kalan tek güç halkın desteğiydi ve o desteğin de hızla konsolide edilmesi, ‘sağlam’ bir kimliksel duruş etrafında örülmesi gerekiyordu. Son dönemde AKP’nin “muhafazakarlaşmasının” ve “otoriterleşmesinin” zemini budur.

”Hükümet farklı bir yolu neden denemiyor ve niçin bir ayrışmadan medet umuyor?” sorusu, meşru bir sorudur. AKP’nin tercihinin nedenlerinden biri, muhakkak ki laik kesimin neredeyse “nefret” ima eden birikmiş tepkisidir. Bu kesimdeki yenilgi duygusu, askeri vesayetin de bitmesiyle birlikte tamamen tepkisel bir zemine kaymış gözüküyor. Erdoğan’ın bizzat kendisini hedefe oturtan aşağılama ve hor görme tavrı, AKP saflarında da aynı türden bir hissiyat yaratıyor.

Fakat asıl neden, Milli Görüş geleneğinden bu anlamda uzaklaşamayan AKP’nin kamusal alanı salt siyasal terimler üzerinden anlaması ve kullanmasıdır. Dönüşüm siyaset üzerinden tasarlanıyor; toplumun kalkındırılması ve entegrasyonu siyasetin taşıyıcılığı sayesinde gerçekleştirilmeye çalışılıyor. AKP, farklı bir alan olarak sosyali anlamaya, onunla ilişki kurmaya alışık değil. AKP açısından ‘sosyal alan’ esasen ailenin hareket yeteneği ile sınırlı gözüküyor. Dolayısıyla sivil toplum alanı bir tür tehdit oluşturuyor ve farklı kimliklerin sosyal dünyasına yabancılaşılıyor.

Gezi Parkı olayları ile başlayan süreçte bu durum çok açık olarak ortaya çıktı. Cevap ise sembolik olarak ‘Kazlıçeşme mitingiydi’. Yani AKP kendi tabanını ‘sosyalleştirme’, karşı bir ağırlık olarak öne sürme yoluna girdi. Kendi siyasi meşruiyetini genişleyen tabanında aradı ve bunu Batı dünyasına bir mesaj olarak gönderdi. Demokrasinin seçimsiz düşünülemeyeceği bir dünyada, çoğunluğun kendi yanında durduğunu herkese kanıtlaması halinde muhaliflerinin ‘marjinalleşeceğini’ umdu. Ne var ki bu durum muhafazakarlaşma ve otoriterleşme değerlendirmesini daha da pekiştirdi. Ama buna karşılık AKP’nin darbe ile indirilemeyeceğini de herkese gösterdi…

AKP ve ‘yeni dindar’ kimliği

Gelinen noktada AKP’nin giderek ‘içe kapanmak’ durumunda kaldığını söylemek mümkün. Batı’nın desteğini arkasına almış olan laik cemaat intelijensiyası, AKP’nin siyasi hegemonyasına kültürel bir hegemonya ile karşılık veriyor. Dindarların ‘bu işi’ becerememesi, laik kesime oryantalizmin kolaycı kapılarını açıyor. Buradan bir muhafazakar ‘yenilgisi’ türettikleri ölçüde, dindarların da aynen kendileri gibi komplekse kapıldığını varsayıyorlar. Ancak bu, laik kesimin kendisini belki bir süre daha oyalamasını sağlayacak olan bir ‘masal’… Çünkü sosyolojik düzlemde epeyce farklı ve kalıcı bir yeni dinamik var.

 AKP'nin yüzde 50 civarı oyu almayı ve iktidarda kalmayı sürdürmesi, toplumsal trendleri dikkate alan bir kuşatıcılık sergilemesiyle mümkün. Bu da muhafazakarlaşan ve otoriterleşen bir AKP’nin irtifa kaybedeceğini söylüyor. O nedenle AKP; pragmatik niteliğini sürdürme, çoklu strateji geliştirme ve koşulları dikkate alarak bu stratejileri uygun zamanda hayata geçirme siyasetini devam ettirmek zorundadır.

by Etyen Mahçupyan

Osmanlıcı bir ruh hali ve tahayyülü üzerinden yeşermekte olan ‘yeni’ dindar kimliği, post-modern ortamın sağladığı özgüven sayesinde belki de ilk kez cemaatçiliği aşıyor. Dindarlar, özellikle yeni nesilde görüldüğü üzere, sekülerleşiyor ve kendi içlerinde çoğulculaşıyorlar. Buradan modernist anlamıyla bir laiklik ve ‘birey’ doğmuyor. Dindar kalarak ama dini kendince yorumlayarak cemaat üyesi olmayı sürdürürken cemaatin sınırlarını esneterek geçişken hale getiren bir ‘yeni dindarlık' hali, bir bağımsız ‘kişi’ duruşu ortaya çıkıyor.

Değişim bununla da sınırlı değil… Dindarlığın sıradanlaşması ve kamusal alanın parçası haline gelmesi, bu kesimin laik dünya ile temasını artırıyor ve laik kesimdeki maneviyat boşluğunu doldurma arayışı ile bütünleşiyor. Sonuç sınırlı bir kesimde de olsa, ne laik ne de dindar demenin mümkün olmadığı bir melezleşmenin, buna uygun yeni bir aile tipinin görünür hale gelmesi ve giderek genişleme eğilimi göstermesidir.

Bu gerçeklik, AKP açısından hayati önem taşıyor. Çünkü yüzde 50 civarı oyu almayı ve iktidarda kalmayı sürdürmek ancak söz konusu trendleri dikkate alan bir kuşatıcılık sergilemekle mümkün. Bu da muhafazakarlaşan ve otoriterleşen bir AKP’nin irtifa kaybedeceğini söylüyor. O nedenle AKP; pragmatik niteliğini sürdürme, çoklu strateji geliştirme ve koşulları dikkate alarak bu stratejileri uygun zamanda hayata geçirme siyasetini devam ettirmek zorundadır.

Hükümete destek veren geniş kitlenin bunun aksi bir tutuma rıza göstermesinin tek bir koşulu var: AKP’nin, dolayısıyla çeperden gelen toplumsal kesimin iktidarının gayrimeşru bir biçimde tehdit altında olması. Yalnızca bu durumda taban, hükümetin baskıcı ve kısıtlayıcı hamlelerini anlamlı bulur ve destekler. Dolayısıyla geleceği belirleyen ana unsur; AKP’nin ‘genetik kodları’ değil, Türkiye’deki toplumsal dönüşüm ve bunun taşıyıcısı olan AKP’yi hedef alan tehdidin büyüklüğüdür.

Eğer 30 Mart yerel seçimleri ‘kaybeden’ bir AKP’ye işaret ederse, partinin bocalayacağını ve karşılıklı sertleşmenin daha da derinleşeceğini öngörebiliriz. Seçimin hükümeti rahatlatması durumunda ise ilk adımda şu anki tehdidin izale edilmesine yönelinmesi, ardından Cumhurbaşkanlığı seçimine yaklaşıldığında reformist yaklaşımın öne çıkarılması şaşırtıcı olmaz.

Etyen Mahçupyan, Akşam gazetesi köşe yazarı. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) Danışmanı. Kimya mühendisliği, işletme ve iktisat okudu. İşadamlığı ve danışmanlık yaptı. 1996'da köşe yazarlığına başladı. Aralarında İletişim Yayınları'ndan çıkan Türkiye'yi Anlamak' (2008), 'Batıyı Anlamak' (2007) ve 'İçimizdeki Öteki' (2005) ile Ufuk Yayınları tarafından yayımlanan 'Çözüm Korkusu' (2001) ve 'Kaybedenler Kulübü' (2012) gibi eserlerin yer aldığı yirmiden fazla kitap kaleme aldı.

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir. 

Etyen Mahçupyan

Başbakan'ın fahri danışmanı Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;