Görüş

MEB'de öğretmen olmak

Nereden başlamalı? Ders programları ve ders kitaplarının vadesi çoktan dolmuş niteliğinden mi, öğretmen yetiştiren fakültelerden mi, “pedagojik formasyon” denilen ve nitelikli öğretmen olabilecek kapasite binlerce gencin önünü kapayan “tekelci” uygulamadan mı? Türkiye’de 900 bine yakın öğretmen, milyonlarca öğrenci ve milyarlarca bütçeyle dönen bu çark neye hizmet ediyor?

Konular: Eğitim, Türkiye
Fen-edebiyat fakültesi mezunları 'pedagojik formasyon' almadan öğretmen olamıyor. [Fotoğraf: AA-Arşiv]

Son günlerde gündemi meşgul eden önemli konulardan biri “okul ve çocuk”  meselesiydi. 5. sınıftan itibaren öğrencilerin “başörtüsü” kullanmasına cevaz veren yönetmelik dolayısıyla “çocuk”un kime ait olduğu (devlete mi, aileye mi) sorusu da gündeme geldi ama bu çerçevedeki tartışma -doğrusu- devede kulak kabilindendi. (“Çocuk”un sadece “kendisine” ait olduğunu ileri süren görüşler de oldu ama bu sorunun çok zor bir soru olduğunu unutmayalım.) Yeri gelmişken “okulda başörtüsü” konusuna nasıl yaklaştığımı da kısaca belirtmek isterim: Konuya tabii ki “politik özgürlük” açısından bakmak gerektiğinden ve ailede de bu tür (“politik”) özgürlükten söz edilemeyeceğinden dolayı “başörtüsü” konusu bu ülkede de (Fransa’nın devlet okullarında uyguladığı “yasak” dışında) aklı başında her ülkede karşılaştığımız gibi ailelerin seçimine bırakılmalıdır.

Çocuğun “devlete ait” olması gerektiği tezi iki yüz yılı aşkın bir zamandır şahit olduğumuz gibi -ve sıkça söylendiği gibi- “ulus devlet”in inşasında vazgeçilemeyecek bir seçimdi. Ancak bu seçimin özellikle son yarım yüzyıldır ne yaralar (!) aldığını da hatırlayalım. Geçen zaman içinde demokrasilerde “çocuk” o derece önem kazandı ki, bu konuda “ulus”un filan adını ağza almak münasebetsiz bir davranış haline geldi. Böylece demokrasiler “çocuk okula gelsin de isterse başörtüsüyle gelsin, yeter ki gelsin” seçimini yapar noktasına  geldi. Güzel ve yerinde bir seçim değil mi bu? “Okul”una güvenen, “öğretmen”ine güvenen, okullu olmanın bugünün ve yarının politik özgürlük idealini beraberinde getireceğine inanan demokrasiler haklı olarak bu yolu seçti. (Yanlış anlaşılmasın, bizde hâlihazırda işbaşında bulunan “hükümet devleti”nin derdinin bu yönde olduğunu söylemiyorum. Bizde çocuk “başörtülü” de olsa başı açık da olsa devletin zimmetindedir hâlâ.)

Bugün eğitim fakültelerinin ellerine geçirdiği 'pedagojik formasyon' programı diğer fakülte mezunlarına öğretmen olma yolunu büyük ölçüde kapatmış durumdadır.

by Kürşat Bumin

Marş ve 'yemin'deki ruh

Bir ülkenin öğretmenleri için yazılıp bestelenen (artık seslendirilmiyordur herhalde) bir marş “Alnımızda bilgilerden bir çelenk / Nura doğru can atan Türk genciyiz. / Yeryüzünde yoktur, olmaz Türk'e denk; / Korku bilmez soyumuz” diyerek başlıyor, bu mesleğin 'yemin'i “Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim" diyerek sonlanıyorsa ortada büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuz muhakkaktır. Tamam, tabii ki ben de sizin gibi bugünün öğretmenlerinin bu “marş” ve “yemin”le aralarının çoktan açıldığını, bu metinlerdeki okkalı sözcüklerin yerini çok daha hakiki ve samimi düşünce ve duyarlılıklara terk ettiğini düşünüyorum. Ama bu “ruh”un okulu -sarsıcı nitelikte tabii ki- terk ettiğini söyleyebilir miyiz? Bu “ruh” meselesi asıl olarak şu bakımdan önemlidir: Konuya ilişkin asıl sorunumuz terk edilen ya da terk edildiği ileri sürülen bu “ruh”un yerini alacak bir başka donanım oluşturmaya henüz başlamamış olmamız.

Bu durumda nereden başlamalı? Ders programlarının ve buna bağlı olarak ders kitaplarının vadesi çoktan dolmuş niteliğinden mi, öğretmen yetiştiren fakültelerden mi, “pedagojik formasyon” denilen ve nitelikli öğretmen olabilecek kapasite binlerce gencin önünü kapayan “tekelci” uygulamadan mı, ne işe yaradığı belli olmayan (hatta sır olan!) “hizmetiçi eğitim faaliyetleri”nden mi? Türkiye’de 900 bine yakın öğretmen, milyonlarca öğrenci ve milyarlarca bütçeylerle dönen bu çark neye hizmet ediyor?

Mesela öğretmenlik konusunun neredeyse birinci problemi haline dönüşmüş şu “pedagojik formasyon”. Konuya yabancı olanlar için kısaca hatırlatayım: Bir üniversitenin fen-edebiyat fakültesinin bir bölümünden diplomalısınız. Matematik, fizik, tarih, felsefe, coğrafya veya yabancı dil vb. öğretimi gördünüz. Öğretmen olmak istiyorsunuz. Hayır olamaz, çünkü “pedagojik formasyonunuz” eksik. Oysa yaşı müsait olanlar hatırlayacaktır: Eskiden liselere öğretmen olabilmek için sözünü ettiğimiz fakültelerden mezun olmak şartı aranırdı. Biyoloji, tarih, fizik, matematik, felsefe öğretmenleri mutlaka fen-edebiyat fakültelerinin ilgili bölümlerinden mezun olmak zorundaydı. Zamanın ortaokul öğretmenleri ise, başta Gazi Eğitim olmak üzere eğitim enstitüleri mezunlarından oluşurdu. Oysa bugün eğitim fakültelerinin ellerine geçirdiği “pedagojik formasyon” programı diğer fakülte mezunlarına öğretmen olma yolunu büyük ölçüde kapatmış durumdadır.

Al Jazeera Türk Dergi'nin "eğitim" sayısı için tıklayınız.

Peki nedir bu “pedagojik formasyon” acaba? Nasıl bir güçlü içeriğe sahiptir ki, öğretmen olabilmek için bu formasyon mutlaka gereklidir. Ne olduğu neye hizmet ettiği meçhul bu programı mecburen izleyen öğretmen adaylarının söz konusu içerik hakkında neler düşündüğünden -bol örnekle- internetten yoluyla haberdar olabilirsiniz. Bir örnekten hareketle söyleyecek olursak, fen edebiyat fakültesinin “tarih” bölümünden mezun olup üstüne bir de yüksek lisans (hatta doktora) yapmış olan bir öğretmen adayına bu çileyi çektirmenin makul bir nedeni olabilir mi? Bu formasyonda bir tarih öğretmeni (bu örneği diğer branşlar için de alabilirsiniz) belki de öğrencilerine ilk defa “Tarih nedir?” gibi bugüne kadar bizim Okul’un kapısından girememiş bir soruyu işleyecektir. Demek ki artık, öğretime ilişkin bazı değerli araştırmalarda altı çizildiği gibi, hiç değilse orta öğretimde öğretmenlik mesleğine kabulde bu türden değeri-önemi kendinden menkul yöntemlerden vazgeçip adaylardan yüksek lisans-doktora derecelerine sahip olmalarının istenmesinin zamanı gelmiştir.

Sıkılmadıysanız, fen-edebiyat fakültelerinden mezun olup “formasyonsuz” oldukları için öğretmen adayı olamayanlarla ilgili bir yetkilinin çok uzak olmayan bir tarihteki bir açıklamasına da dikkatinizi çekmek isterim: Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Öğretmen Yetiştirme ve Eğitimi Genel Müdürü'nün (Ö.B.) konuya ilişkin açıklamasının bir bölümü de şöyleydi: "Öğretmen olamayacak bu öğrencilerimiz araştırma gibi alanlarda çalışabilecek. Örneğin biyoloji okuyan biyolog, kimya okuyan kimyager, matematikçiler de bankalarda çalışabilecek…”

Düşünün, “MEB Öğretmen Yetiştirme ve Eğitimi Genel Müdürü” gibi son derece “fiyakalı” bir unvan sahibinin bu sözleri sorunun ne derece sahipsiz kaldığının bir delili değil midir? MEB mevzuatının “öğretmenlik mesleği” başlığı altında yer alan bahislerden birisi olan “aday öğretmenlerin” adaylıklarının sona ermesi yolunda geçtikleri “sözlü sınav”da nelerden konuşulduğuna ilişkin bilgi veren bölümü de aktarayım. Sözlü sınavda şu konular gözden geçiriliyor: “a) Bir konuyu kavrayıp özetleme, ifade kabiliyeti ve muhakeme gücü, b) İletişim becerileri, öz güveni ve ikna kabiliyeti, c) Bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı, d) Topluluk önünde temsil yeteneği ve eğitimcilik nitelikleri, yönlerinden Bakanlıkça oluşturulacak komisyon tarafından değerlendirilir.” “Bakanlıkça oluşturulan komisyon”un hangi kriterlerden hareketle karar verdiklerini görüyorsunuz…

İsterseniz bir örnek de Batı’dan verelim: Mesela Fransa’da yürürlükte olan CAPES yöntemi. Bakanlık orta öğretimde görev alacak öğretmenleri üniversitelerin gözetiminde CAPES olarak anılan son derece zor bir sınavdan geçirmeden adayların yüksek lisans öğretiminden de geçmiş olmasını şart koşuyor. Orta öğretim, lise öğretmeni deyip geçmeyelim; unutmayalım ki bugün Ahmet Hamdi Tanpınar’dan başlayarak aklımıza gelen -hiç değilse edebiyat ve sosyal bilimlerde- pek çok ünlü isim kariyerlerine “lise öğretmeni” olarak başlamışlardı.

MEB'e örnek çalışmalar

Öğretmenlik konusunda temelsiz ve yararsız bu uygulamaları bir kenara bırakıp biraz da bu işe hak ettiği değeri veren -sayıları ne yazık ki çok sınırlı olan- girişimleri kısaca hatırlayalım. Bu çerçevede, Sabancı Üniversitesi bünyesinde yıllardır çaba sarf eden Eğitim Reformu Girişimi (ERG) ilk akla gelen düşünce ve uygulama çevresi olmalıdır. ERG öğretim-eğitimin günümüzde nereye yönelmesi gerektiğini düzenlediği konferanslar-çalıştaylar ve yayınlarıyla son derece iyi ortaya koyuyor. Bir örnek vermek gerekirse, ERG’nin Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Merkezi ile birlikte öğretmenlere ve eğitimcilere yönelik açtığı “Öğretmen Atölyesi ve Sertifika Programı” çerçevesinde konuşulan/tartışılan konu başlıkları şunlardan oluşuyordu:  Demokratik Yurttaşlık ve Eleştirel Düşünme / Gruplararası İlişkiler ve Ayrımcılık / Kültür, Kimlik ve Çoğulculuk / Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim / Engellilik / Yaşlılık, Çocukluk ve Çocuk Katılımı / Yoksulluk ve Sosyal Dışlanma / Toplumsal Hafıza ve Geçmişle Yüzleşme.

Düşünmemiz lâzım herhalde; bu konu başlıklarıyla yürütülen bir “hizmetiçi eğitim faaliyeti”ni mi benimseyip uygulayacağız, yoksa “Eğitim Bilimine Giriş / Sınıf Yönetimi / Öğretmenlik Uygulaması…” türünden konularla “formasyon” kazanmaya devam mı edeceğiz?

Bu devirde bu işin altından üç 4’ü yan yana dizmek, TEOG gibi merkezi yazılımları devreye sokmakla kalkabilmek imkânsız.

by Kürşat Bumin

ERG’nin yayınladığı bir başka önemli çalışma, oluşturulması gereken “öğretmen modeli”nin MEB’in uzaktan bile ilgisi olmayan niteliklerini bakın ne güzel sıralıyor:

“…Örneğin, çocuklara saygı duyma, meslek etiğini bilme ve uygulama, problem çözme yeteneğini geliştirme, eleştirel düşünme yeteneğini geliştirme, öğrenci kişiliğini geliştirmeye katkıda bulunma, gelişmeye ve yeniliğe açıklık, iletişim, özeleştiri ve yansıtma becerilerine ve eğilimlerine sahip olma, bireysel farklılıklara saygı duymayı ilme ve meslektaşlarıyla işbirliği ve karşılıklı değerlendirme yapabilme gibi yetkinlikler dünyada belli başlı öğretmen yetkinlikleri olarak kabul edilmektedir. Öğrencilerde eleştirel düşünmenin gelişmesini desteklemesi beklenen öğretmenlerin kendilerinin de eleştirel düşünebilen ve bu yolla öğrencilerine model oluşturabilen, farklı bilgilenme ve düşünme biçimlerine açık bireyler olmalarının önemsenmesi doğaldır. Öte yandan, verilen hizmetiçi eğitimlere bakıldığında, bunların uzun listeler oluşturduğu, ancak içeriklerinin niteliği ve düzeyi hakkında bilgi sahibi olma olanağının çok sınırlı olduğu görülmektedir…”

Demek ki bu devirde bu işin altından üç 4’ü yan yana dizmek, TEOG gibi merkezi yazılımları devreye sokmakla kalkabilmek imkânsız. MEB’in ERG’nin yukarıda aktardığım sertifika programının konu başlıklarının işaret ettiği “dersler”i önce üzerinde iyice düşünüp sonra bu çerçevede bir öğretmen yetiştirme plan ve programını uygulamaya koymadan bu ülkedeki Okul’un kendisinden günümüzde beklenen işlevleri yerine getirebilmesi imkânsız görünüyor.

Kürşat Bumin, İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi, gazeteci. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Uzun yıllar Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaptı, Alper Görmüş'le birlikte 'Medyakronik' köşesini hazırladı. Yayımlanmış kitaplarından bazıları: Batı’da Devlet ve Çocuk (Alan, 1983), Demokrasi Arayışında Kent (Ayrıntı, 1990), Okulumuz, Resmi İdeoloijimiz ve Politikaya Övgü (Patika, 1997), Medyakronik (İletişim, 1998), Otoriter Demagoloji (İletişim, 2002).

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Kürşat Bumin

İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi, gazeteci. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;