Görüş

Merkez sağın Kemalizme sadık lideri Demirel

"Kemalizm’e sahici bağlılığına rağmen, 1965'te yüzde 52.8 ya da 1969'da yüzde 46.5 gibi muhteşem oylarla iktidara geldiğinde bile sürekli omzunun gerisine bakarak yaşamış, ertesi gün başına neler geleceğinin belirsizliği içinde uyumuş, muktedir olmasına izin verilmemiş bir liderdi." Prof.Ümit Cizre Süleyman Demirel'i Al Jazeera için yazdı.

Konular: Türkiye
Siyaset kariyeri boyunca üç askeri darbe yaşayan Demirel, sivil-asker seçkinlerin gözünde daha laik ve cumhuriyet dostu görünme kaygısını hep taşıdı. [Fotoğraf: AA Arşiv]

“Biz devleti ayakta tutmaktan doya doya particilik yapamadık.”

Süleyman Demirel, 30 Mayıs 1979

Çok partili dönemin en çalkantılı ve unutulmaz dönemlerinde 7 kez hükümet kurmuş, 1993-2000 arası devlet başkanlığı yapmış ve en uzun parti genel başkanlığını 22 yıl elinde tutmuş olan Süleyman Demirel’i kaybettik. Demirel, Türk modernleşmesinin inişli-çıkışlı, sancılı, bol krizli ve çelişkili sürecini ve ritmini isyan etmeden, vazgeçmeden, sinmeden, yılmadan ve usanmadan belirlemiş, tanıklık etmiş bir liderdi. Liderliğine ilişkin bazı önemli özelliklerini son yıllarda giderek daha çok anıyoruz. Demokrat karakterli, dünyaya güler yüzle bakan, esprili, eleştiriler nedeniyle hayatı altüst olmayan ve eleştirenlerin hayatını da zehir etmeyen, özgüvene sahip, yabancı dil bildiği ve yurt dışında bulunduğu için dünyayı sahiden merak eden, izleyen ve özümseyen bir liderdi.

Eğitimi itibariyle kalkınmacı, aydınlanmacı, modernleştirici ve positivist bir mühendis ideolojisine sahip bir köy çocuğuydı. Bu da kendisini cumhuriyetçi devlet seçkinleri ve onların modern, batıcı, laik ve halkçı umdeleri ile özdeşleştirmesine engel olmadı. 

by Ümit Cizre


Demirel’in kişiliğini, liderliğini, hayata bakışını ve Türk siyasetinde geride bıraktığı kalıcı izleri haklı ve doğru bir eleştiriye tabi tutmamızın ilk koşulu bunlara kaynaklık eden ortamı anlamaya yeltenmek. Çünkü gerçek Demirel doğduğu, yaşadığı ve içinde geliştiği ortamın etkileriyle, baskılarıyla, koşullandırmalarıyla, bunlardan kaynaklanan çelişkilerle ya da fırsatlarla oluştu. Siyasal yaşamının gerçek muhtevasını, mecralarını ve bugüne devrettiği mirası çözmemize yarayacak en anlamlı iki kavram ise birbiriyle iç içe giren Kemalizm ve ordunun vesayetçiliğidir.

1960 darbesiyle devrilen batıcı bir partinin (Demokrat Parti-DP) mirasçısı olarak doğan Adalet Partisi’nin (AP) Haziran 1964’te genel başkanlığına seçilen Demirel “katmerli Kemalist”dir denebilir. Eğitimi itibariyle kalkınmacı, aydınlanmacı, modernleştirici ve pozitivist bir mühendis ideolojisine sahip olması dolayısıyla, bir köy çocuğu oluşu, kendisini cumhuriyetçi devlet seçkinleri ve onların modern, batıcı, laik ve halkçı umdeleri ile özdeşleştirmesine engel olmamıştır. Ek olarak, DP’yi deviren 1960 müdahalesinden sonra iktidarda olduğu dönemlerde (1971 ve 1980) de iki darbeye daha maruz kalmış bir lider olarak, devleti sahiplenen sivil-asker seçkinlerin gözünde selefi DP’den daha laik, daha modern, daha cumhuriyet dostu ve icraat olarak daha başarılı görünme kaygısını hep taşımıştır. Üstelik Demirel’in temsil ettiği merkez-sağ çizginin varlık nedeni, dışlandığı için Kemalist devlete gücenen ve baskısından bunalan bir “çevre”nin itirazını temsil etmenin ötesindedir. Merkez sağın çevreyi egemen Kemalist paradigma ile barıştırma, buluşturma ve birbirlerine ısındırma misyonuna hizmet etmesi bakımından da düzenle büyük bir sorunu olmamıştır. Kimlik, düşünce, sınıf ve inanç farklılıklarını kapitalist gelişmeci bir potada eritmeyi tasarlayan Kemalist hayale “büyük,” zengin ve müreffeh bir Türkiye’yi eklemiştir.

Demirel’in cumhuriyetin hâkim kamu felsefesi ile ilişkisinin gerçek boyutlarını keşfedebilmek için Kemalizm’in kırmızı çizgilerine ilişkin görüş, tutum ve politikalarına bakmak gerekir. Bunlar da laiklik ve dinin toplum ve siyasette oynaması gereken rol ve sol/komünizm karşıtlığında düğümlenir.  

Din-laiklik meselesi ve Demirel

Demirel ve partisi, Kemalist bürokrat ve aydınlar gözünde din ve laiklik konusunda takındığı tavır ve özellikle “irtica” açısından olumsuz değerlendirilmiş ve sürekli olarak başbakanlığı döneminde açılan İmam Hatip okullarının sayısına referansta bulunulmuştur. Ancak bu değerlendirmenin o günün koşullarında bile gerçekçi ve haklı olmadığını ve Demirel’in dini siyasetin dışına iten resmi görüşle yüzde yüz uyuşan bir çizgiye bağlı olduğunu tespit etmek daha doğru olur. Gerçek hayatla yüz yüze siyaset yapma durumunda olan liderlerin yaşamın karmaşıklığına ve çelişkilerine cevap verecek nitelikte siyasetler üretmesini doğal karşılıyorsak, siyasal meşruiyetini milli iradeye bağlamış bir lider olarak Demirel’in dine dair tavrının da birden fazla boyutu ve katmanı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Nitekim, inançlı ve dindar olan tabanına yönelik olarak kendisinin de İslam’ı saygın bir inanç ve ahlak sistemi olarak benimsediğini gösteren, onların inançlarını özendiren, eğitimli din adamı yetiştirmeye önem veren ve bunları normalleştiren bir tavrı mevcuttur.

Demirel, bugünün özlemi olan “kamusal alanda laikliğe inanan ancak özel hayatında dindar” kalan bir kesimin yaşamına istikrar getirmiş bir liderdi.

by Ümit Cizre


Tarikatlarla ve özellikle Nurcularla oy sağlamaya yönelik sıcak ilişkileri olmuştur. Cuma namazını partisinden milletvekilleri eşliğinde cemaatle birlikte kılma pratiğini yerleştirmiştir. Bu davranışlar kamusal düzlemde izlenen laiklik ilkesiyle çelişkili olmak yerine Demirel’in temel misyonu olan gelenekle moderniteyi, Batı uygarlığıyla dindarlığı bağdaştırmaya yönelik muhafazakâr merkez sağın siyasetiyle uyumludur. Unutmayalım, Demirel, bugünün özlemi olan “kamusal alanda laikliğe inanan ancak özel hayatında dindar” kalan bir kesimin yaşamına istikrar getirmiş bir liderdi. Devlet başkanı seçildikten sonraki uygulamalarının bu perspektifle tutarlılığı ayrı bir inceleme konusudur.

Sol ve Demirel

Sol karşıtlığı konusunda Demirel batı dünyasının tipik bir soğuk savaş lideri gibi davranmıştır. Üstelik Kemalizm’e katmerli taahhüdü nedeniyle batılılaşma ve kapitalistleşme hamleleri arttıkça anti-komünizmini de tırmandırmıştır. “Anayasa dışı cereyanlar” olarak nitelendirdiği sol ideolojiye beslediği antipati, rejimin sahiplerine hoş görünme çabasının belirlediği bir tutum değildir.

1960’lı yılların sonunda başlayan öğrenci ve işçi hareketlerinin temelinde 1961 Anayasasının genişlettiği kişi hak ve özgürlükleri, değişen seçim sisteminin daha etkin yansıttığı siyasal tercihler ve 1960’larda yaşanan eşitsiz kapitalistleşmenin yol açtığı toplumsal gerilimler yatmaktaydı. Demirel’in solu kavrayışı ve mücadelesi hem kendisine hem ülkeye benzersiz bedeller ödetmiş, siyaseten geriletmiş ve şiddete uğrayan binlerce aileyi acılara gark etmiştir. Toplumsal çatışmaların sol-sağ temelinde şiddetlenmesinin kökenini sosyo-ekonomik eşitsizliklerin sonucu olarak gören ve demokratik hakların güçlendirilmesi yoluyla söneceğini düşünen CHP lideri Bülent Ecevit’in aksine Demirel mekanik-yasal-kurumsal bir mantık yürüterek sol hareketlerin altında toplumsal nedenlerin değil “iktidarsızlığın” yattığını düşünmüştür. Ona göre, sorumlu, 1961 Anayasasının DP iktidarlarına tepki olarak getirdiği devletin (yürütmeyi kast eder) ve parlamentonun yetkilerini özerk kurumlarla ve yargı ile dengeleyen maddelerdir. Türkiye İşçi Partisi’nin 1961’de siyaset alanında belirip 1965’te 15 milletvekili ile parlamentoda temsili ve sonrasında CHP’sinin 1965’te başlattığı ortanın soluna dönüş, Demirel’de sol cephenin milliyetçi-muhafazakâr kanat açısından bir tehdit oluşturduğu kanısını perçinlemiştir.

Bu tespit, solla mücadelenin Türkiye’nin bugüne dek süren en temel demokratik zaaflarından birisi olan siyasal/toplumsal meselelerin bir rejim sorununa dönüştürülerek askere havale edilmesine, yani güvenlikleştirilmesine yol açmış ve hem sivil siyasetin hem de Demirel’in ve partisinin çöküşünün başlangıcı olmuştur. 1971-1973 arasında devleti solun tasallutundan korumak ve kollamak kaygısıyla 1961 Anayasasının 55 maddesi değiştirilmiş ve geniş bir yelpazeyi kapsayan temel haklar ve ödevler sınırlandırılmıştır.

Vahim olan gerçek şudur ki sola karşı devletin güçlendirilmesi formülü, AP ile asker arasında göründüğünden farklı bir ilişki modeline dayanmıştır. Anayasayı değiştirecek çoğunluğa sahip olmayan Demirel, sol karşısında basın, dernekler, sendikalar, siyasi partiler, üniversiteler, Yargıtay, Danıştay, Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu'na ilişkin yasalarda sınırlayıcı değişikler yapan paketi, 1971 müdahalesi ile kendisini deviren komutanların projesine dönüştürmüş ve bir ara rejimle işbirliği yapmıştır. Demirel, yürütmeyi ve parlamentoyu dengeleyen kurumların ve sivil toplumun sesi bir miktar geri çekildiğinde, gelecekteki AP hükümetlerinin komünizm tehdidi ile etkili bir biçimde başa çıkabileceğini tasarlamıştır. Dolayısıyla AP’nin kuruluş yıllarında sürekli yinelediği temel hak ve özgürlüklere bağlılığı, partisinin gerçekte liberal-demokrat bir ideolojik temelinin olmaması nedeniyle liderin estirdiği pragmatizm rüzgarına kapılarak ve karmakarışık kavramlarla savrulagitmiştir.

Modernleşme ve sanayileşmeden olumsuz etkilenen bir partinin tepkici sokak militanlarını solun yükselişini önlemek amacıyla kullanmış olması, faşizmin ve MHP’nin yükselmesine ve bazı devlet kurumlarını ele geçirmesine vesile olmuştur. Hiçbir sorun çözülmemiş, Demirel’in sicili lekelenmiştir.

by Ümit Cizre


Demirel’in anti-komünizm savaşı 1980’e giden yolda Ecevitli CHP’nin seçim başarıları ve Kıbrıs çıkartmasının eklediği yeni enerjisinin de katkısıyla giderek bir saplantıya dönüşmüştür. Aydınlar Ocağı’nın şiddetli teşvikiyle milli iradenin hastalandığı, radikal milliyetçi ve “dinci” ideolojilere kayarak sağı parçaladığı teziyle sağın Demirel etrafında toparlanarak solu çökertmesi projesi başlatılmıştır. Demirel AP ile sadece anti-komünizm temelinde uyuşan, milliyetçiliği anti-kapitalist, militarist, ırkçı bir temelde savunan MHP’yi 1975 ve 1977’de kurduğu milliyetçi cephe hükümetlerine ortak etmekle ülkeyi hafızalarımızdan asla silinmeyecek kapkaranlık bir mecraya sokmuştur. Modernleşme ve sanayileşmeden olumsuz etkilenen bir partinin tepkici sokak militanlarını solun yükselişini önlemek amacıyla kullanmış olması, faşizmin ve MHP’nin yükselmesine ve bazı devlet kurumlarını ele geçirmesine vesile olmuştur. Hiçbir sorun çözülmemiş, Demirel’in sicili lekelenmiştir.

1977 Seçim Beyannamesi, Demirel’in bir ordu müdahalesinden çok CHP’nin komünist solla birlikte gerçekleştireceği bir darbeden kuşkulandığını gösterir. Bu fobi Demirel’in ordu ile ilişkilerini de kökten değiştirmiştir. Partinin kuruluşundan itibaren TSK’ya yönelik olarak izlediği çok yönlü stratejiler (uzlaşı-alttan alma- tarafsızlaştırma) orduyu eninde sonunda sivil iktidarların denetim alanı içine çekmeye yönelikti. 1973’ten başlayarak izlediği politika ise bu amaca ters düşer. Yeni strateji, askeri CHP ve sol aleyhine kışkırtan ve siyasallaştıran, Milli Güvenlik Kurulu, Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Olağanüstü Hal Yönetimi ve sıkıyönetim gibi güvenlik kurumlarını siyasetin temel aktörlerine dönüştürmeye hizmet eden militarist bir söyleme dayanmaktadır.

Demirel’in sivilleşmeyi, normalleşmeyi ve demokratikleşmeyi gerileten bu siyasetlerini içinde oluştukları bağlamdan soyutlamamalıyız. Hatta içine düştüğü çelişkili, zaaf dolu, çöküş durumlarının kendisini kuşku ve husumetle izleyen bürokratik seçkinlerin baskı ve gölgesinden etkilenen ya da kaynaklanan bozulmalar olabileceğini düşünmek zorundayız. Kemalizm’e sahici bağlılığına ve bu durumu teyit eden tüm güven arttırıcı beyanlarına ve tutumlarına rağmen, yüzde 52.8 (1965 seçimleri) ya da yüzde 46.5 gibi (1969 seçimleri) muhteşem oylarla iktidara geldiğinde bile sürekli omuzunun gerisine bakarak yaşamış, ertesi gün başına neler geleceğinin belirsizliği içinde uyumuş, muktedir olmasına izin verilmemiş bir liderden söz ettiğimizi unutmamalıyız.

Prof.Dr.Ümit Cizre siyaset bilimcisi. Başlıca çalışma alanları, Türkiye’nin demokrasi problemleri, militarizm ve asker-sivil ilişkileri, Türk sağı, milliyetçilik, ve siyasi İslam. Yurt dışında Princeton Üniversitesi, SUNY Binghamton Üniversitesi, Floransa Avrupa Üniversitesi Enstitüsü Robert Schuman Yüksek Araştırmalar Merkezi'nde ders verdi ve araştırmacı olarak bulundu. Adalet Partisi Ordu İlişkileri, Bir İkilemin Anatomisi ve Muktedirlerin Siyaseti kitaplarının yazarı. Prof. Dr. Cizre İstanbul Şehir Üniversitesi'nde bahar sömestrinde ders veriyor. 

Twitter'dan takip edin: @umitcizre

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Ümit Cizre

Ümit Cizre

Siyaset bilimci. Başlıca araştırma ilgi alanı ve yayın konuları, Türkiye’nin demokrasi problemleri, militarizm ve asker-sivil ilişkileri, Türk sağı, milliyetçilik, ve siyasi İslam. Prof. Dr. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;