Görüş

Obama'nın dış politika karnesi

Obama 2008’de Kahire’deki konuşmasında Müslüman dünyaya “yeni bir başlangıçtan” söz etti, “değişimden korkmayın” dedi. Ancak Arap Baharı sırasında halkların yanında durmadı. Suriye’de çözüme önayak olamadı. Fakat İran ile nükleer anlaşmayı imzaladı. Pulitzer ödüllü gazeteci Fred Kaplan görev süresi Ocak 2017’de dolacak Obama’nın dış politika karnesini değerlendirdi.

Konular: ABD

Barack Obama, 28 Ocak 2009'da, henüz başkanlığının birinci haftasındayken, ABD ordusunun üst düzey general ve amiralleriyle, onların mekanında, yani Pentagon'un ikinci katında, "tank" adıyla da bilinen Genelkurmay toplantı odasında bir görüşme gerçekleştirdi. Tecrübeli bir bürokrat, yeni başkanı "dikkat çekici biçimde güvenli, sakin, rahat, aynı zamanda saygılı ve çok fazla başkomutan gibi davranmaya çalışmayan biri" olarak hatırlıyor. Obama odada dolaştı, herkese kendini tanıttı ve onlara ve tüm silahlı kuvvetlere hizmetleri ve fedakarlıkları için teşekkür etti. Daha sonra dünya sorunlarını bölge bölge, kriz kriz, serbest biçimde tartışmak üzere yerine oturdu.

Bürokrat onun "adam gibi bir adam" olduğunu, her konuda anlaşılır olduğunu ve hepsinden önemlisi, genç ve deneyimsiz bir Demokrat olarak kendisine temkinli yaklaşan bürokratları şaşırtacak biçimde çok gerçekçi davrandığını söyledi.

Toplantının bir noktasında Obama, arabasını caddede istediği yere park edebilme hayaliyle gidenlerden olmadığını ifade etti. Boş bir park yeri gördüğünde, zorlu manevralar gerektirse bile, oraya girme konusunda bir sıkıntısı yoktu. Obama'nın kastettiği çok açıktı: kendisine kötü bir el gelmişti (halktan destek görmeyen iki savaş, yabancılaşmış müttefikler, yıllardır benzeri görülmemiş derin bir ekonomik durgunluk), ama dünyayla olduğu gibi baş edecek bir yol bulabilirdi.

Obama başarısızlığının farkındaydı ve bunu Eylül 2015'te BM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmasında 'Libya halkına bir tiranın saltanatını sonlandırmak için yardım etmiş olsak bile, koalisyonumuz geride kalan boşluğu doldurmak için daha çok şey yapabilirdi ve yapmalıydı.' şeklindeki sözleriyle de kabul ediyordu.

by Fred Kaplan

Farklı bir yönetim anlayışıyla geçen yedi senenin sonunda, aralarında ilk başta Obama'dan etkilenenlerin de olduğu çoğu subay ve savunma bürokratı onun başkanlık dönemini yeniden değerlendiriyor. Tarihi başarıları - İran nükleer anlaşması, Küba'ya açılım, Trans-Pasifik Ortaklığı, şu ana kadar Amerikan topraklarında yeni bir terörist saldırının önlenmesi (şimdilik)- yere göğe sığdıramıyorlar ve Obama'nın genellikle kötü seçeneklerin en iyisini seçmeye gayret ettiğini kabul ediyorlar. Ama çok sıkça da Obama'nın harekete geçmekten kaçındığını, koşulların iyileşmesini beklediğini, kendi metaforuyla "bir park yeri boşalsın" diye köşeyi dönüp gelip caddeyi baştan turladığını söylüyorlar.

Obama'nın dış politikasına karşı getirilen ortak eleştirilerde, Obama'nın zor kararlar vermekten kaçındığı, eğer Amerika'nın asker kaybetmesi ya da gerginliğin tırmandırılması riski söz konusuysa başkanın askeri güç lafına bile alerjisi olduğu, yine Obama'nın sözleri ile icraatları arasında genellikle bir uyumsuzluk bulunduğu söyleniyor. Emekli bir orgeneral konuyla ilgili şöyle söyledi: "Bu tekrar eden bir kalıp. Çok sert uyarılarda bulunuyor, sonra bir şey yapmıyor. Bu durum Amerika'nın itibarını zedeliyor."

Bu suçlama doğru mu? Bir ölçüde geçerliliği olduğu düşünülmesi halinde, sorumluluğun ne kadarı Obama'nın sırtına yüklenebilir ya da ne kadarı başkanın karşı karşıya kaldığı sorunların zorluğuna bağlanabilir? Başka tipte bir başkan son on yılın sorunlarıyla daha iyi baş edebilir miydi? Eğer edebilirdiyse, nasıl ederdi?

Önemli krizlerin ve kararların incelendiği bu yazı, Obama'nın başkanlığı süresinde görev yapmış onlarca bürokratla yaptığım konuşmalara ve bu makale için özel olarak röportaj yapılmış 20 orta ve üst düzey bürokratın (hemen hemen hepsi ismi gizli tutulan geçmiş ve mevcut görevliler) beyanlarına dayanmaktadır.

Libya dersi

Obama Kasım 2009'da Nobel Barış Ödülü'nü almak için Oslo'ya gitti. Ödül en hafif deyimle zamansızdı, ama başkan kabul konuşmasını takip etmeyi umduğu dış politikanın prensiplerini - gerilimlerle, idealizm ve gerçekçilik arasında karmaşık bir mücadele- ortaya koymak için kullandı. Barış Ödülü alan biri için cesur bir konuşmaydı. "Bazen güç kullanımının gerekli olduğunu söylemek bir kötümserlik çağrısı değildir." dedi. "Bu, tarihin, insanoğlunun kusurlu ve aklın sınırları olduğunun kabul edilmesidir."..."Tüm uluslar güç kullanımını düzenleyen standartlara bağlı kalmak zorundadır," ve adil ve kalıcı bir barış "tüm bireylerin temel haklarına ve onuruna dayalı olmak" zorundadır. Hâlâ, çok önemli ulusal menfaatlerle ilgili konular dışında "Amerika kendi başına hareket edemiyor," ve insan hakları konusunda tek başına afili bir söylem "felç edici bir statükonun" sadece devamını sağlıyor. Baskıcı rejimlerle ilişki "öfkenin o tatmin edici saflığını" içermeyebilir ama "hiçbir baskıcı rejim kendisine açık bir kapı bırakılmadıkça yeni bir yola giremez."

Obama'nın ulusal güvenlik danışmanı yardımcısı Benjamin Rhodes "İnsanlar benden Obama'nın dış politikasını özetlememi istediğinde, onlara bu konuşmayı yakından incelemelerini söylüyorum." dedi. Başka bir eski üst düzey Beyaz Saray yetkilisi bu konuşmayı "onun sorunlara yaklaşım şeklinin bir şablonu" olarak adlandırdı ve Obama'nın "ABD'nin gücü hakkında ne düşündüğünün bir çerçevesi" olduğunu söyledi. Bu şablonu takip edip etmediği, teoride kabul ettiği gerilimlerle pratikte nasıl mücadele ettiği, Obama'nın başkanlığının ölçüsü olarak görülebilirdi.


Libya'ya 2011 yılında yapılan askeri müdahale Kaddafi'yi devirdi, ama sonrasında isyancı gruplar arasında yaşanan çekişmeler ülkeyi iç savaşa götürdü.
[[Fotoğraf: AFP-Arşiv]]

Obama döneminin ilk yılları Bush yönetiminden kalan sorunlarla, özellikle de Afganistan ve Irak'taki savaşlarla geçti. Ancak 2011 başında, tüm Orta Doğu'da otoriter liderlere karşı protestolar başlayınca bir dizi yeni sorun ortaya çıktı. Tunus'taki Bin Ali rejimi Ocak'ta düştü, bunu Mısır'daki Mübarek rejiminin Şubat ayındaki düşüşü izledi. Libyalı diktatör Muammer Kaddafi'ye muhalif isyancılar, Şubat ayının sonlarına doğru Bingazi gibi şehirlerde kontrolü ele geçirdi. Kaddafi'nin günleri sayılı gibi görünüyordu. Ama daha sonra savaşın gidişatı tersine döndü ve Kaddafi kuvvetleri ayaklanmayı bastırmak için harekete geçti. İsyancılara desteğini ortaya koyan Obama yönetimi, binlerce sivilin hayatı tehdit altına girince zor bir seçimle karşı karşıya kaldı.

Arab Birliği üyeleri oybirliğiyle ABD'nin müdahil olmasını istiyordu. NATO müttefikleri silahlı isyancılara destek için müdahaleye hevesliydi ve bir BM Güvenli Konseyi kararı hazırlık aşamasındaydı. Krizi tartışmak için düzenlenen bir Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısında Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, ABD'nin BM temsilcisi Susan Rice ve Obama'nın Ulusal Güvenlik Konseyi bürokratlarının bazıları ahlaki gerekliliklere ve tamamen çokuluslu bir güç beklentisine atıfta bulunarak harekete geçmeyi savundu. Ama toplantıda bulunan bazı kişilere göre, Pentagon yetkilileri Amerika Birleşik Devletleri'nin Libya'da önemli çıkarları olmadığına ve herhangi ciddi bir müdahalenin Washington'u muhtemelen yıllarca sürecek bir çıkmaza sokabileceğine işaret ederek müdahaleye karşı çıktı.

Başkanın önüne iki seçenek konmuştu: bir ittifakın lideri olarak sonuna kadar gitmek ya da bu işe hiç girmemek. Sorunu sesli biçimde etraflıca düşünen Obama'nın karşılığı bir üçüncü yol bulmak oldu. Başkan başlangıçta, hangi yolu seçerse seçsin, buna temel olacak prensipleri açıkça ortaya koydu. Buna göre ABD askeri karaya çıkmayacaktı, hukuki bir temeli ve büyük oranda kazanma şansı olmadıkça askeri müdahale olmayacaktı ve müttefiklerle adil bir işbölümü yapılacaktı. ABD ordusu kendisine mahsus kapasitesini kullanacaktı (bunlar arasında nokta bombalama ve istihbarat paylaşımı vardı), ama savaşın sonuçları noktasında daha fazla çıkarı olan ABD'nin müttefikleri, Libyalı sivillerin korunması ve savaş sonrası düzenin yeniden sağlanması sorumluluğunu üstlenecekti.

Obama'nın danışmanlarından biri, o dönem ismi gizli kalmak kaydıyla New Yorker'a verdiği bir röportajda, bu yaklaşımı "geriden önderlik etmek" olarak adlandırdı. Bu terim daha fazla alay konusu olacaktı. Ama o şartlar içinde, bu yaklaşım mantıklıydı ve Obama'nın, askeri gücün rolü ve sınırı, çıkarlar ve önemli çıkarlar arasındaki ayrım ve güç enstrümanıyla bu çıkarların derecesini aynı eksene getirme konularındaki bakış açısına uygundu.

Operasyonun ilk aşaması kesin bir başarıydı. Amerikan hava saldırıları ve istihbaratı, NATO'nun hava desteği ve karada isyancıların harekatından oluşan operasyon, Kaddafi güçlerinin yenilmesi ve (operasyonun açıktan bir amacı olmamasına rağmen) Libya liderinin öldürülmesiyle sonuçlandı. Ama ikinci aşama başarısızdı: tam olarak yeni bir hükümet kurulmadı, isyancı grupların birbirleriyle didişmesi iç savaşa dönüştü ve ülkenin sosyal düzeni (tıpkı eskiden olduğu gibi) çöktü.

Sorun, Kaddafi sonrası Libya'da istikrarın sağlanmasına ön ayak olmayı vaat eden NATO müttefiklerinin işin sonunu getirmemesinden kaynaklanıyordu, bunun kısmi nedeni ise ikinci aşamanın müttefiklerin tahmininden daha şiddetli bir hale gelmesiydi. Düzenin eski haline getirilmesi ya da daha doğrusu yeni baştan inşası, karada silahlı müdahaleyi ve muhtemelen ciddi çarpışmaları gerektiriyordu ve Avrupalıların böyle bir görev için kapasiteleri de, istekleri de azdı.

Obama başarısızlığının farkındaydı ve bunu Eylül 2015'te BM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmasında "Libya halkına bir tiranın saltanatını sonlandırmak için yardım etmiş olsak bile, koalisyonumuz geride kalan boşluğu doldurmak için daha çok şey yapabilirdi ve yapmalıydı." şeklindeki sözleriyle de kabul ediyordu. Libya'dan çıkan ders, Suriye'de benzer bir krizle nasıl başa çıkacağını değerlendirirken Obama'yı düşündürüyordu.

Suriye çukuru

Arap Baharı yayıldıkça, Şam'da Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esed karşıtı gösteriler patlak verdi. Esed gösterilere aşırı güçle karşılık verdi ve önce yüzlerce, sonra binlerce göstericiyi öldürdü. Yavaş yavaş bir isyancı güç oluştu ve ülkede iç savaş başladı. Doğal olarak, benzer şartlar altındaki Libya'ya halihazırda müdahale etmiş olan ABD'nin Suriye'ye de müdahale edip etmeyeceği sorusu ortaya çıktı.

Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilisi şöyle dedi: 'Geri adım atmanın bir bedeli oldu. Bölgedeki insanlar arasındaki algı, elini taşın altına sokma noktasında Obama'ya güvenemeyecekleri yönündeydi.'

by Fred Kaplan

Obama bir Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısında iki çatışma arasındaki farkları bir bir anlattı. Libya savaşı net biçimde hedef almaya olanak sağlayan uçsuz bucaksız bir çölde geçmişti. Suriye ise sivillerin, isyancıların ve askerlerin birbirlerine karıştığı bir şehir savaşına sahne oluyordu. Libyalı isyancıların uyumlu bir hükümet kurma şansı vardı, Suriye'de böyle bir ihtimal yoktu. Bu sefer hiçbir dış güç ABD'ye müdahale çağrısı yapmıyordu. Son olarak, çatışma, bölge genelinde var olan Sünni-Şii çatışması için bir vekalet savaşına dönüşüyordu. ABD'nin bu savaşta sadece çıkarı değil, aynı zamanda savaşın gidişatını ve sonucunu etkileme yeteneği de azdı. Toplantının bazı katılımcılarına göre kimse bu noktalara karşı çıkmadı.

Hal böyleyken, yönetim halk ayaklanmasının safında yer aldı. Obama Mayıs ayında yaptığı, alışık olunmayan biçimde coşkulu bir konuşmasında, karışıklığı demokratik devrim öncesi dönemlere benzetti. Suriye'ye özel bir önem vererek konuştu ve Esed'in kendi halkını öldürmeyi bırakmak ve insan hakları gözlemcilerinin ülkeye girmesine izin vermek "zorunda olduğunu" söyledi.

Obama Ağustos'ta Fransa, Almanya ve İngiltere liderleriyle bir araya geldi ve hep birlikte Esed'in istifa etmesi çağrısında bulundular. Başkan, Suriye liderinin "tarihin yanlış tarafında olduğunu" söyledi ve "Cumhurbaşkanı Esed için kenara çekilme vaktinin geldiğini" ilan etti.

Bu söylem iki nedenden dolayı dile getirildi. İlki, Obama'nın yakın çevresindeki, bir kısmı Orta Doğu politikası hakkında hiçbir şey bilmeyen yardımcılarının gerçekten Esed rejiminin çökmek üzere olduğunu düşünüyor olmasıydı. İkincisi ise, yardımcıların, bu açık gerçek göz önüne alınınca, özellikle de müttefik ülkeler Obama'ya liderlik etmesi çağrısında bulunduğu için, Amerikan yönetimin kamuoyu önünde "tarihin doğru tarafında" yer almasının en iyi şey olduğunu hissetmeleriydi.

Söylem tümden boş değildi. Obama komutanlardan ve istihbarat şeflerinden tarihi hızlandıracak planlar bulmalarını istedi ve 2012 yılının yaz aylarında CIA Başkanı David Petraeus bir grup "ılımlı" Suriyeli isyancıyı silahlandırma planını ortaya koydu.

Petraus'un Suudi Prensi Bandar bin Sultan ve başka birkaç Arap güvenlik şefiyle birlikte formüle ettiği plan, temelde tüfeklerden oluşan hafif silahların küçük ve seçilmiş bir grup Suriyeli muhalife sevk edilmesini öngörüyordu. Petraeus mucizeler vaat etmedi. İstihbarat şefi, bu isyancıların Esed'i hemen yerinden edemeyeceğini ve amacın Esed'in üstünde baskı kurmak olduğunu açıkça söyledi. ‘Esed gitmek zorunda’ diyen başkana, CIA'in bu şekilde yardımcı olabileceğini açıkladı. Plan Clinton, Savunma Bakanı Leon Panetta ve Genel Kurmay Başkanı tarafından desteklendi. Ama başkan planı geri çevirdi.

Obama harekete geçmeye karşı değildi. Petraeus ve Panetta'dan seçenekler istemişti. Ama başkan, sadece bir şeyler yapmış olmak uğruna bir şey yapmaya karşıydı ve Petraeus'un planı da böyle görünüyordu. ‘Bu isyancılar kim?’ diye sordu. ABD iyileri ve kötüleri ayırt edebilecek miydi? (Petraeus kendisinin bu ayrımı yapabileceğinde ısrar etti ama Obama ikna olmadı.) Bu isyancılar rejime karşı bir tehdit olabilirse, Esed'e çok yoğun yatırım yapan İran duruma seyirci mi kalacaktı yoksa müdahale mi edecekti? Obama ikinci seçeneği daha muhtemel görüyordu.

Bazı katılımcılar, Ulusal Güvenlik Konseyi toplantılarında, Petraeus'un isyancıların Esed yönetimi üzerinde etkili bir tehdit oluşturmasının uzun yıllar alabileceğini kabul ettiğini hatırlıyor. Öte yandan CIA'in planı, Esed'in psikolojisini bozabilir ve oyunda Washington'a uzun vadede etki yolu açacak bir pay verebilirdi. Bu Obama için bir kazanma tezi değildi. O kısa vadede kazanma şansı olan bir şeyler arıyordu ve mezhepçi bir iç savaş bataklığında pay edinmek istemiyordu. Petraeus planı hazırlarken, Obama CIA'den geçmişte Amerikan silahlarının isyancıların düşman hükümetleri devirmesinde ne kadar yardımcı olduğuna dair bir rapor hazırlamasını istedi. Cevap "pek olmadığı"ydı. Bu cevap konuyu rafa kaldırdı.

Mantığa ve tarihe dayandırılmasına rağmen, Suriye'ye müdahalenin reddi, Obama'nın genel dış politikasına karşı hoşnutsuzluğun ilk dalgalarını meydana getirdi. Başkanın güç kullanmak istemediği, sürekli bu isteksizliğini mantıklı kılacak argümanlar arayışında olduğu, cesur konuştuğu ama devamını getiremediği, bunun da başkanın tüm taahhütlerini inandırıcılıktan uzaklaştırdığı düşünceleri ortaya çıktı.

Daha sonra, kendini İslam Devleti olarak ilan eden IŞİD Irak ve Suriye'de geniş bölgelerin kontrolünü ele geçirince, Obama'yı eleştirenler, şayet başkan Petraeus'un planını kabul etmiş olsaydı, IŞİD'in zemin bulamayabileceği görüşünü savundu. Ama Obama'nın yakın danışmanlarından birkaçı bile geriye bakarak Petraeus'un seçeneğinin şans verilmeye değer olduğunu düşünse de, iddia zorlama görünüyordu. Zaten Obama da iki yıl sonra benzer bir planı onayladı. Ancak Amerikan destekli isyancılar savaş meydanında zaferler kazanmaya ve Esed'in çevresini kuşatacaklar gibi görünmeye başlayınca, Obama'nın ileride olabilecekler konusundaki öngörüsü gerçekleşti. İranlılar Esed'e desteğini artırdı ve isyancılarla savaşmaları için Kudüs Gücü'nü gönderdi. Rusya'nın, eski Sovyet Cumhuriyetleri dışındaki tek ileri karakolunu kaybetmekten korkan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de, Suriye ordusuna destek için bölgeye tanklar, uçaklar ve füzeler gönderdi.

Kırmızı çizgiler, kızaran yüzler

Suriye, Obama dış politikasının en şiddetli zorlukla karşılaştığı ve başkanın krizleri idare etmek için kullandığı araçların, sözcüklerin, mantığın, sürekli soru sormanın ve sorunları sırayla çözme anlayışının yetersiz kaldığını gösteren yer oldu.

Obama ya da yöneticiler, Ağustos 2012 ve Nisan 2013 arasında geçen sekiz aylık süreçte, isyancılar ve göstericilere karşı kimyasal silah kullanımının "kırmızı çizgi"nin aşılması anlamına geleceği konusunda Esed rejimini kamuoyu önünde en az beş defa uyardılar. Obama bir vesileyle, bunun kendi açılarından oyunu değiştiren bir hamle olarak değerlendirileceğini ifade etti. Başkan, bir başka vesileyle bunun "Çok büyük sonuçları olabilir" dedi. Bu "tam anlamıyla kabul edilemez" olacaktı ve Esed "sorumlu tutulacak"tı. Obama'nın yakın yardımcıları ve yetkililer, bu açıklamalara rağmen, başkanın yine de Esed çizgiyi aşarsa ne yapılacağına dair bir plan istemediğini söylüyor.

Ardından, 21 Ağustos 2013'te Şam çevresinde isyancıların kontrolündeki bölgelere sarin gazı içeren füzeler atıldı ve tahminen 1500 kişi öldü. Kırmızı çizgi geçilmişti. Obama derhal misillime yapmaya karar verdi. Çoğunluğu, kimyasal stokların değil, bunun yerine onların kullanılması için gerekli mühimmat ve tesislerin yok edilmesine dayalı saldırı planları çizildi. Kimyasal silahların patlaması, gazın geniş bir alana yayılmasına neden olabilirdi. Esad rejimi bu planların hiçbirinin açıktan hedefi değildi ama Beyaz Saray bürokratlarının bazıları saldırıların yan etkisi olarak Esed'in gücünü sarsılacağını düşünüyor ve umuyordu.

Obama saldırı başlatma konusunda ciddi görünüyordu. Başkanın yardımcılarına, Beyaz Saray'ın yeni yayınladığı ve kimyasal saldırıların arkasında Esed'in olduğunu kanıtlayan gizli istihbarat raporunu okuduklarından emin olmak için meclis üyelerini ve gazetecileri arama talimatı verildi. Suriye'de güç kullanımını destekleyecek bir BM kararı çıkması pek mümkün görünmüyordu. Rusya ve muhtemelen Çin böyle bir kararı veto ederdi. Bu yüzden Obama saldırılara katılmaları ya da en azından saldırıların arkasında durmaları için Arap ve NATO ülkelerini topladı. Başkan, Fransa ve İngiltere dışında bu yönde bir destek görmedi. Daha sonra İngiltere Başbakanı David Cameron meclisten saldırılara onay istedi ama oylama aleyhte sonuçlandı.

Ulusal Güvenlik Konseyi 31 Ağustos'ta iki saati aşkın bir toplantı yaptı. Masanın etrafındaki herkes, üzücü olsa da, İngiltere'nin çark etmesinin, başkanın hava saldırısı yapmak zorunda olduğu kararını etkilememesi gerektiği konusunda hemfikir oldu. Hukukçular Obama'ya bunu yapmak için yasal yetkisinin olduğunu söyledi. Ancak, toplantıdan sonra Obama, Genelkurmay Başkanı ile birlikte Beyaz Saray'ın arka bahçesindeki ünlü yürüyüşlerinden birini yaptı ve Durum Odası'na geri geldiğinde, konuyu Kongre'nin oylamasına karar verdiğini açıkladı.

Bu, başkanın tüm yardımcıları ve bürokratları için kötü bir sürpriz oldu. Ama Obama böylesi sert ve riskli bir karar için kurumsal desteğe ihtiyacı olduğunu açıkladı. Bir bombardıman çevredeki sivilleri öldürebilir ve Esed üzerinde hiçbir etki yaratmayabilirdi. Ya Esed kimyasal ya da diğer türlü saldırılarını arttırırsa ne olacaktı? Eğer ABD buna daha yoğun hava saldırısıyla karşılık verirse, bir iç savaşın içine saplanıp kalma tehlikesi ortaya çıkacaktı. Eğer hiçbir şey yapmazsa, bu yine de daha kötü bir sonuç doğuracaktı. Washington, ABD'nin ilk başta bir şey yapmayan halinden daha güçsüz görünecek ve Esed durumdan daha güçlü çıkacaktı.

Bazı Beyaz Saray bürokratları hava saldırılarına bir defaya mahsus bir teklif olarak baktı, ama Pentagon yetkilileri Ulusal Güvenlik Konseyi toplantılarında, Obama eğer hava saldırılarına devam ederse (ki bunu onlar da destekliyordu), gerginliğin tırmanmasına hazır olmak zorunda olduğu görüşünü ortaya koydu. Obama Pentagon'un haklı olması ihtimalinden şüphelendi. Ne yaparsa yapsın, eylemleri (ya da eylemsizliği) eleştirilere ve ihtilafa neden olacaktı, çok az destek göreceklerdi ve sürdürülebilir olamayacaklardı.


Obama, Suriyeli muhaliflere karşı kimyasal silah kullanımını "kırmızı çizgi" olarak belirlediyse de bu çizgi rejimin yeni saldırılarıyla aşıldı.
[[Fotoğraf: Reuters-Arşiv]]

Masanın etrafındaki çoğu kişiye göre, Obama'nın tezlerinin ayrı ayrı her parçası anlamlıydı ama genel mantık anlamsızdı. Belki hava saldırılarına devam etmek kötü bir fikirdi, ama bu durumda, Obama'nın kırmızı çizgiler koymamış olması gerekirdi. Diplomatlara, gazetecilere ve meclis üyelerine hava saldırılarının gerekçesini anlatmamış olması gerekirdi. Rotasını değiştirmeden sadece saatler önce yaptığı güçlü bir konuşmada, Dışişleri Bakanı John Kerry'e, bombardımanın gerekçesini açıklamasını söylememiş olması gerekirdi. Ve bu yeni kararı aldıktan sonra, Esed'in kalleşliğini ayrıntılı biçimde anlattığı, ulusal güvenlik kaygılarını ortaya koyduğu, tek taraflı hava saldırıları gerçekleştirme konusunda yasal yetkiye sahip olduğunu iddia edip, sonra da konuyu Kongre'ye gönderiyor olduğunu söylediği önceden planlanmış bir TV programına çıkmamış olması gerekirdi.

Saldırılar gerçekleşmediği için rahatlayan bir Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilisi yine de "Geri adım atmanın bir bedeli oldu. Bölgedeki insanlar arasındaki algı, elini taşın altına sokma noktasında Obama'ya güvenemeyecekleri yönündeydi." dedi. Eski bir Beyaz Saray yetkilisi "İnsanlar (ciddi insanlar) Obama'nın kararsız ve tereddütlü olduğunu söylerken, bu Suriye hikayesinden bahsediyor." dedi.

Beyaz Saray, güç kullanımını onaylayan bir karar çıkarmak için Kongre'de lobi yaptı ama bu çaba nafileydi. Cumhuriyetçilerin çoğu Obama için bir iyilik yapmak istemiyordu ve bir çok Demokrat da askeri müdahale konusunda temkinliydi. Sonunda yardıma Rusya yetişti. 9 Eylül'deki bir basın toplantısında Kerry'e Esed'in hava saldırılarını önlemek için yapabileceği bir şey var mı diye soruldu. Kerry bu soruya "Kesinlikle, (kimyasal) silahlarının tamamını, gecikme olmaksızın, gelecek hafta içinde, uluslararası topluma teslim edebilir" şeklinde cevap verdi ve ekledi: "ama bunu yapmaya hazır değil." Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov herkesi hayrete düşürerek, bunu sağlayabileceğini söyledi ve bunu yaptı. Esed, Rusya'nın baskısıyla kimyasal silahlarının tamamına çok yakın kısmını imha edilmeleri için teslim etti.

Obama ve yardımcıları, bu diplomatik çözümün askeri saldırılardan daha etkili olduğunu ve Rusya'yı Esed'e baskı yapmaya zorlayan şeyin bu saldırıların oluşturduğu tehdit olduğunu kaydederek bir zafer ilan etti. İlk iddiaları muhtemelen doğruydu, ikincisi ise muhtemelen doğru değildi. Rusya adım atmadan önce, Kongre'nin Obama'nın hamlesini suya düşürme noktasında çok net göründüğü bir gerçekti. Putin'in, Obama'nın kendini Kongre'ye bağlı hissettiğine hiç inanmamış ve onun her halükarda saldırıları başlatmanın bir yolunu bulacağını düşünmüş olması mümkün. Ama Rusya liderinin, biyolojik, kimyasal ya da nükleer, tüm kitle imha silahlarının kendi müttefiklerinin elinden alınması için her zaman elini taşın altına soktuğu ve bunu, bu silahlardan çok da nefret ettiği için değil, kontrolü kaybetme düşüncesinden nefret ettiği için yaptığını söylemek daha yerinde olur. Bu korkunç silahları serseri mayın Esed'in elinden almakta Rusya'nın kendi çıkarları vardı ve kırmızı çizgi krizi Obama'yı Esed rejimine değil de, kimyasallara odaklanmaya zorladığı için, diplomatik kurtarma operasyonu, Rusya'nın önemli çıkarlarından biri olan, Moskova'nın Orta Doğu'daki tek zeminini korumasına hizmet etmiş olabilir.

IŞİD krizi

Obama yönetiminin dış politikası kırmızı çizgi fiyaskosunda düşük not aldı, ama Suriye'deki sorunlar bitmek bilmiyordu. Kimyasal silahlar sorunun çözümünden bir yıldan az bir süre sonra, Obama'nın yakın zamanda El Kaide'nin B takımı diyerek umursamadığı IŞİD Irak'ın ikinci büyük şehri Musul'a saldırdı. ABD tarafından eğitilmiş Irak askerleri ilk temasta kaçtı ve silahlı cihatçılar hızla Ramadi ve Felluce'ye ilerlediler ve bir süre için Bağdat'a kritik biçimde yaklaştılar.

Cihatçılar yola Suriye'den çıkmıştı ve üsleri de büyük oranda Suriye'ydi, ama Obama IŞİD'e karşı stratejisinde Irak üzerine yoğunlaştı çünkü Irak bu stratejinin etkisinin olabileceği bir yerdi. Ne de olsa ABD'nin Irak'ta kaynakları, hava üsleri ve işleyen bir hükümetle çeşitli şekillerde ortaklıkları vardı. Ama Obama'nın mezhepçi bir iç savaşın içine dalmaktan tam anlamıyla çekindiği Suriye'de bunların hiçbiri yoktu.

Obama hukuk konusunda keskin bir zekaya sahip. Bu durum, riskli politikalarla ilgili aldatıcı argümanları çürütmeye çalışırken hem kendisi hem de ülke açısından oldukça fayda sağlıyor.

by Fred Kaplan

Eylül 2014'te, Obama Suriye'nin göz ardı edilemeyeceğini fark ettiğinde bile -ki ne de olsa Suriye IŞİD operasyonlarının karargahıydı ve Obama Irak-Suriye sınırının absürt derecede geçirgen olduğunu çok iyi biliyordu- yardımcılarının "önce Irak" adını verdiği stratejiye bağlı kaldı. Irak'ta IŞİD güçlerine karşı uzun süredir devam eden Amerikan hava saldırıları, Suriye'ye genişletilebilirdi, ancak sadece IŞİD'in iki ülke arasında geçiş için kullandığı yollar hedef alındı. Obama ayrıca "ılımlı" Suriyeli isyancıların Suudi Arabistan'daki üslerde eğitilip donatılacağı bir programı açıkladı, ama isyancıların IŞİD'le savaşmak için uzun süre hazır olamayacakları notunu da ekledi ki bu açıkça, Suriye'nin en iyi tabirle geri plana itildiği anlamına geliyordu.

Obama'nın açıklamasından günler sonra, IŞİD Suriye-Türkiye sınırındaki bir Kürt kasabası olan Kobani'nin etrafını kuşattı. Kasabanın stratejik bir önemi yoktu ama bir toplu katliam gerçekleştiriliyordu. Bunun ötesinde, IŞİD binlerce cihatçıyı kasabaya gönderiyordu ve bu da ne Pentagon'un ne de Obama'nın hayır diyebileceği kolay ve kümelenmiş bir hedef yaratıyordu. Obama çok yoğun hava saldırısı emri verdi ve bu saldırılarda tahminen 2 – 3 bin arasında IŞİD militanı öldürüldü.

Savaşın beklenmedik bir yanı da, Kürt savaşçıların IŞİD'i kasabadan çıkarmak için bir araya gelip, çok iyi çarpışarak, kasabayı yeniden ele geçirmeleri oldu. Obama Suriye'de IŞİD'in peşine düşmeye karşı çıkmamıştı, sadece karada savaşı yürütecek uygun bir ortak görmemişti. Suriyeli Kürtlerle bir ortak buldu ve hava saldırıları genellikle Kürtlerin karadaki saldırılarıyla işbirliği içinde devam etti. CIA diğer yandan Suriye'nin güneyinde konuşlanmış ve temel hedefleri Esed'i devirmek olan bir grup isyancıya gizliden destek vermeye başladı. Tekrar belirtmek gerekirse, Obama, Petraeus'un bazı isyancıları silahlandırma planına isyancıların silahlandırılması fikrine karşı olduğu için değil, söz konusu planın ya da isyancıların başarılı olacağını düşünmediği için itiraz etmişti. Yeni plan ise daha aklın yatkın görünüyordu, zira CIA ve Amerikan ordusu bir önceki yıl zarfında çok daha fazla istihbarat toplamış ve güvenilir güçleri incelemişti. (Suriye'nin kuzeyindeki küçük bir isyancı grubunu IŞİD ile savaşmak üzere eğitip teçhizatlandırmaya yönelik 500 milyon dolarlık bir diğer Pentagon programı ise alenen felaketle sonuçlandı. Söz konusu isyancıların IŞİD'den ziyade Esed'in ordusu ile savaşmak istediği anlaşıldı ve Suudi Arabistan'da eğitim görmek üzere çatışma ortamından çıkarılmaları kafalarını karıştırmaktan başka bir işe yaramadı. Sonuçta ise çok daha fazla sayıda militan öldü. Bunların neredeyse tamamı, yeniden Suriye'ye girdiklerinde hayatını kaybetti.)

Obama'nın operasyonlarına parça parça bakıp her bir taktik hamleyi ayrı ayrı incelediğimizde bir ilerleme varmış gibi görünüyordu. Ancak yabancı savaşçılar bölgeye akın etmeye devam etti, IŞİD pek de yerinden oynamadı. Esed'in ordusu ise tehlike altında gibi dursa da sayıca hâlâ epey kalabalıktı (125 bin asker) ve Rusya'nın Eylül 2015'te bölgeye tank ve savaş uçaklarını göndermesinin ardından gücünü büyük ölçüde geri kazandı. Rusya'nın bu hamlesi, Putin'in Sovyet İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmaya çalıştığını düşünen bazı Obama karşıtlarını kızdırdı. Obama ise akıllıca davranarak bu tuzağa düşmedi. Ulusal Güvenlik Konseyi'nin bir toplantısında Rusya'nın müdahalesine Soğuk Savaş merceğinden bakılmaması konusunda uyarıda bulundu. Toplantıya katılan yetkililerin aktardığına göre, Başkan, Rusya ile Suriye konusunda savaş halinde değiliz, dedi. Putin'in bu meseleden elde edeceği en önemli menfaat kendi iç politikasıyla ilgiliydi ve Amerika'nın panik içinde vereceği bir tepki, Rus liderin eline koz vermiş olacaktı. Obama, Rusya'nın askeri harekatının Suriye'deki çatışma üzerinde kayda değer bir etki sağlayacağından da şüpheli olduğunu ifade etti.

Bununla birlikte, Obama, kendi askeri tutumu açısından cazip seçeneklere de açıktı. Suriyeli Kürtler, başarı ardına başarı kazanıyordu (ve IŞİD'in peşinde olduğunu iddia ederken kendilerini hava saldırıları ile vuran Türkiye'ye karşı daha fazla korumaya ihtiyaçları vardı). Bu nedenle Obama Kürtlere daha fazla mühimmat gönderilmesi ve IŞİD'in güçlü olduğu yerlere yapılacak baskınlarda ve gizli görevlerde Kürtlere eşlik etmek üzere bölgeye Amerikan Özel Kuvvetlerinin konuşlandırılmasına yönelik planları onayladı. Obama, söz konusu baskın ve gizli görevleri kamuoyuna duyurana kadar bu eylemlerde altı kayıp verildi.

Obama hukuk konusunda keskin bir zekaya sahip. Bu durum, riskli politikalarla ilgili aldatıcı argümanları çürütmeye çalışırken hem kendisi hem de ülke açısından oldukça fayda sağlıyor. Başkan bu özelliği sayesinde kendi zayıf argümanlarını da mantığa bürüyor. Tıpkı ortak baskınlar düzenlemenin "bölgeye asker gönderme" kategorisine değil, "fikir ver ve yardım et" kategorisine girdiğini söylemesi gibi. Söz konusu kara kuvvetlerini daha ileri götürmeyeceğine dair kesin güvence de veren Obama, bu şekilde hareket ederek, kendisinden sonraki başkanın (şayet böyle bir eğilimi var ise) savaşı tırmandırması için gereken zemin ve mantığı yarattığını ise gözardı ediyor. (John F. Kennedy ve halefi Lyndon Johnson, tamamen aynı olmasa da benzer bir örnek. Başkan Kennedy, Genelkurmay'ın Vietnam'a "muharip birlikler" gönderilmesi yönündeki baskısına karşı çıkmış, ancak diğer yandan bölgedeki "danışman" sayısı ve kapsamını genişletmişti. Kendisinden sonra başkanlık koltuğuna oturan Lyndon Johnson da selefinin izinden gittiği düşüncesiyle 500 bin Amerikan askerini Vietnam'a savaşa gönderdi.)

Düzen arayışı

Obama'nın Suriye politikasının tüm aşamalarında eksik olan, tutarlı bir stratejiydi. Amerikalı liderin Suriye konusunda iki hedefi var: IŞİD'i alt etmek ve Esed'e baskı yaparak iktidarı bırakmasını sağlamak ve bu iki hedef bazı açılardan birbiriyle çelişiyor. Esed iktidarının devam etmesi, yabancı Sünni savaşçıları adeta mıknatıs gibi IŞİD saflarına çeken bir durum. Fakat kısa vadede Esed'in ordusu doğru şekilde yönetilirse en etkili (ya da belki Esed rejimini korumak için Kudüs Gücü'nü ülkeye gönderen İran'ın ardından en etkili ikinci) IŞİD karşıtı güç olabilirdi. IŞİD'in Sünni radikallerinin meşruiyetini bozmak ve bunları alt etmek için Mısır, Türkiye ve Körfez ülkeleri gibi Sünni müttefiklere ihtiyaç duyuyor oluşu, Obama'yı Esed ya da İran ile açık bir ittifak kurmaktan alıkoydu. Amerikalı lider Şii İran'la ya da ona bağlı bulunan Esed'le ilişki kursaydı, söz konusu Sünni ülkeler koalisyonu terk edebilirdi.

Sadece Obama'nın IŞİD stratejisiyle değil, herhangi bir Amerikan başkanının bu tür bir strateji girişiminde bulunmasıyla ilgili sorunun özü tam da burada. IŞİD'den korkan ve nefret eden tüm ülkeler (diğer bir deyişle neredeyse bütün bölge ülkeleri) güçlerini birleştirseydi, IŞİD anında çökertilirdi. Ancak söz konusu ülkelerin her biri, potansiyel müttefiklerinden en az birine karşı (IŞİD'e duyulandan) daha büyük korku ve nefret besliyor (Örneğin, Türkiye'nin Kürtlere, Suudi Arabistan'ın ise İran'a karşı olduğu gibi). Bu yüzden etkili bir koalisyon kurmak mümkün olmadı. IŞİD komutanları da bu durumu kurnazca kullandı.

Obama'yı eleştiren birçoklarının öne sürdüğü üzere, sorunun çözümü için krizlere bölük pörçük bir dizi yanıt vermek yerine, tutarlı bir bölgesel stratejiye ihtiyaç var. Peki, ama bu bölgesel strateji ne? Kimin liderliğinde yürütülmeli? Ne tür bir teşvik kaynağı, potansiyel koalisyon ortaklarını daha yüce bir amaç uğruna bireysel menfaatlerini kenara bırakmaya razı edebilir? (Ekim ayında Obama tereddütü bir yana bırakarak İran ve Rusya'yı Suriye krizinin çözümünü ve IŞİD'e karşı verilecek ortak mücadeleyi görüşmek üzere Viyana'daki müzakarelere davet etti. Müzakerelerin şansı düşük görünüyordu, ancak konferansın bir gün öncesinde IŞİD Paris'te eşgüdümlü saldırılar düzenledi. İhtimaller hâlâ pek yakın (kuvvetli??? – ama hiç emin değilim) değil ama yine de uzlaşma için kayda değer bir yol açılmış oldu. Obama, mezhep temelli bölünmeye ortam yaratmak yerine bunu aşmanın ve daha büyük ortak tehditler karşısında rakiplerle ittifak kurmanın, barışçıl bir geçiş sürecine giden tek yol olduğunun farkına varmış görünüyor.)

Bu zorluklar, Ortadoğu genelinde şiddetin yükselmesine sebep olan daha geniş kapsamlı bir olgunun, diğer bir deyişle, Birinci Dünya Savaşı sonunda dayatılan sömürge düzeninin çöküşünün belirtileri. Kabile/aşiret kimliklerini bölmek ya da bastırmak üzere tasarlanmış suni sınırlara dayalı bu düzen, Soğuk Savaş'ın getirdiği o derin durgunluk olmasaydı (İngiliz ve Fransız sömürgeleriyle beraber) İkinci Dünya savaşı'ndan sonra çökerdi. Sovyetler Birliği içe doğru bir çöküş yaşayınca, Soğuk Savaş da, bizzat yaratıp yaklaşık yarım yüzyıl boyunca ayakta tuttuğu uluslararası güvenlik sistemi de son buldu. Devamında küresel gücün dağılması ve güç bloklarının parçalanmasıyla, Ortadoğu sınırlarının ve otoritelerinin çöküşü kaldığı yerden yine başladı. Eski Başkan George W. Bush'un 2003 yılında Irak'ı işgal etmesi de süreci hızlandıran bir etken oldu. İşgal, sadece Irak'ta değil bölge genelinde zaten sıkıntılı bir barış ortamını sürdürmeye çalışan Şii ve Sünni millet, mezhep grubu ve aşiretler arasınaki güç dengesini bozdu.

Obama'yı eleştiren kimi isimlerin iddiasına göre, Başkan, 2011 yılında Irak'tan tamamen çekilmek yerine 10 bin Amerikan askerini ülkede tutmanın bir yolunu bulsaydı, mezhep şiddeti asla yeniden patlak vermeyecek ve IŞİD yükselişe geçerek iktidar boşluğunu dolduramayacaktı. Fakat geçmişte benzer bir dalgayı önlemek için 170 bin civarında askerle olağanüstü tedbirler alınması gerektiği ve buna rağmen durumun ancak geçici olarak kontrol altında tutulabildiği hatırlanırsa, eleştirenlerin önerisi de hiç muhtemel değil. Her halükarda Obama'nın bu konuda bir seçeneği yoktu. Bush'un 2008’de imzaladığı Kuvvetlerin Statüsüne Dair Anlaşma (SOFA), "Tüm Birleşik Devletler Kuvvetlerinin en geç 31 Aralık 2011 tarihine kadar Irak topraklarından çekilmesini" öngörüyordu. Aslına bakılırsa Obama Irak'ta uzun vadeli olarak 5 bin asker tutmayı istiyordu ve bir uzatma yapılıp yapılamayacağını anlamak için Bağdat'a temsilciler gönderdi. Ancak SOFA'da yaplacak değişiklikler (ki buna Amerikan askerlerinin Irak kanunlarından muaf tutulması talebi de dahildi) için Irak parlamentosunun onayı gerekiyordu ve (bir ihtimal Kürtler hariç) Iraklı parlamenterlerin hiçbir kesimi Amerikalıların kalmasından yana oy kullanmazdı. (Obama'nın Irak'a tekrar asker gönderebilmesinin sebebi, SOFA'nın üç yıllık yürürlük süresinin dolmuş olmasıydı.)  

Obama'nın bitirme sözü ve çabası içine girdiği bir diğer savaş olan Afganistan'da da hararet dinmiyor. Daha önce görev süresinin sonuna kadar tüm Amerikan askerlerinin Afganistan'dan çekilmesi yönünde bir politika belirleyen Obama, Ekim 2015'te bu kararından vazgeçerek 5.500 askerin ülkede kalarak Afgan kuvvetlerini eğitip donatmaya ve terörle mücadele operasyonları düzenlemeye devam edeceğini duyurdu.

Terörle mücadele alanında görevli kıdemli bir yetkiliye göre, Obama, duyuruyu Taliban'ın ülkenin kuzeyindeki Kunduz şehrini ele geçirmesinden hemen sonra yaptı, ama aslında bu kararı birkaç ay önce almıştı. Obama'dan Amerikan askerlerinin tamamını geri çekmemesini isteyen Afganistan'ın yeni Cumhurbaşkanı Eşref Gani, Amerikan kuvvetlerine yasal koruma sağlayan ikili bir güvenlik anlaşması imzaladı (ki selefi Hamid Karzai böyle bir anlaşmaya yanaşmamıştı) ve kapsayıcılığı arttırma yönünde reformlar yapma ve yolsuzlukların üzerine gitme sözü verdi. Diğer yandan, Pakistan sınırı hâlâ terörist grupların yuvasıydı. Ulusal Güvenlik Konseyi'nde bölgedeki bir üste bir terörle mücadele gücü tutulması fikrine karşı çıkan olmadı. Gani, mevcut üslerden üçünü teklif ediyordu. O dönem Genelkurmay Başkanı olarak görev yapan General Martin Dempsey'in emriyle yürütülen kurumlar arası bir araştırma, söz konusu misyon için 5.500 askere ihtiyaç olduğunu ortaya koydu. Karar bu şekilde verildi. Afgan askerlerinin hızla geri aldığı Kunduz, siyasi itirazların önüne geçen gerekçe oldu.

Obama'nın krizle ilgili tüm tartışmalarda ilk prensibi buydu: Ukrayna uğruna Rusya ile savaş riskine girmeyecekti. Bir toplantıda şöyle demişti: 'Kanada'yı ya da Meksika'yı işgal etmek isteseydim, kimse bir şey yapamazdı.' Aynısı Putin ve Ukrayna için de geçerliydi.

by Fred Kaplan

Obama'nın başkanlığıyla ilgili en başından beri şöyle bir trajedi söz konusu: Başkan, Ortadoğu ve çevresindeki atıl savaş alanlarından uzaklaşarak, Asya-Pasifik bölgesine yönelmek istiyor, zira burası dinamik bir büyüme ve ticaret potansiyeline sahip. Ayrıca yayılmacı bir güç olan Çin'in de askeri açıdan kontrol altına alınması ve küresel ekonomiye çekilmesi gerektiği düşüncesi hakim. Asya'ya yönelik bu ilgi şimdilerde "dönüş" veya "denge ayarı" olarak adlandırılıyor, ancak Obama bu fikrin cazibesini daha 2008’deki başkanlık kampanyası sırasında dile getirmişti. Başkan, ABD'nin gelecekteki menfaatinin bu bölgede olduğunu anlamıştı, hâlâ da bunun farkında, ama eski dünyanın bitmeyen krizleri kendisini geri çekip duruyor.

Sınırlı menfaatler, sınırlı riskler

IŞİD sorunu büyürken, bu kez Ukrayna'da bir kriz patlak verdi. Putin, adeta bir rüşvet gibi sunduğu yardım paketiyle Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç'in Avrupa Birliği ortaklık anlaşmasını imzalamasına engel olunca ülkede bir protesto dalgası başladı. Protestocuların üzerine sert bir şekilde giderek olayların daha da büyümesine yol açan Yanukoviç sonunda ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Putin de bölgeye asker göndererek Kırım Yarımadası'nı ilhak etti ve Ukrayna'nın doğusundaki ayrılıkçı isyancılara destek verdi.


Rusya Federasyonu, 18 Mart 2014'te Kırım'ı ilhak etti.
[[Fotoğraf: Reuters-Arşiv]]

Rusya'nın bu hamlesine nasıl tepki verileceğini kararlaştırmak için düzenlenen Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısında Obama hazırlanan kınama metnini, Doğu Avrupa'daki NATO müttefiklerinin topraklarında ve çevresinde (özellikle Baltık devletleri) Amerikan askeri tatbikatlarının arttırılmasını ve biri dizi ekonomik yaptırımı hızla onayladı.

Kimi Pentagon yetkilileri işi daha da ileri götürerek Ukrayna ordusuna TOW tanksavar füzeleri başta olmak üzere "öldürücü savunma silahları" gönderilmesini istedi. Ulusal Güvenlik Konseyi yetkililerine göre, Başkan Yardımcısı Joe Biden da bu fikri kuvvetle savunuyordu. Biden, Ukraynalıların kendilerini savunmasına yardım etmenin ABD'nin ahlaki sorumluluğu olduğu ve ayrıca Putin'e Kırım'ın ilhakı için bir bedel ödetmenin ve Rus lideri daha ileri gitmekten alıkoymanın Washington'ın stratejik menfaatine olduğu görüşündeydi. (Bununla birlikte, hiçbir Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısında Ukrayna'ya saldırı silahı veya Amerikan askeri gönderilmesini savunan olmadı.)

Sonuç itibarıyla Obama, gece görüşü ve radar ekipmanı gibi öldürücü olmayan askeri malzeme desteğine ve Ukrayna Ulusal Muhafızları’na eğitim verilmesine onay verdi. Bunun ötesinde bir yardıma karşıydı. ABD'nin Ukrayna'da menfaati vardı, ancak bunlar o kadar da hayati değildi. Eski başkanlardan ikisinin Kievli liderleri NATO üyeliğine davet etmeyi düşünüp sonradan vazgeçmesinin sebepleri vardı. Birincisi, yapılan anketler, Ukrayna halkının yarısından azının üyelikten yana olduğunu gösteriyordu. İkincisi, Rusya'nın Ukrayna'ya dair çıkarları, ABD'ninkilerden daha hayatiydi. Rusya ve Ukrayna'nın ortak bir sınırı, uzun bir ticaret ve kültür alışverişi geçmişi ve hatta aynı devlet çatısı altında yer almışlığı vardı. Ukrayna'nın Moskova'nın yörüngesinden uzaklaşmasına hiçbir Rus lider sessiz kalamazdı.

Obama, olayların birkaç adım ötesine bakmayı seven bir lider. (Onu eleştirenlere göre, bu, güç kullanımını önlemeye yönelik bir teknik; kimilerine göre ise akılcı bir karar alma yöntemi) Moskova, Batı'nın Kiev'e vereceği her türlü ölümcül silahın dengini ya da daha fazlasını ortaya koyabilecek durumdaydı. Washington buna rağmen daha fazla silah gönderseydi, bir silah yarışına sürüklenebilir ve şiddet daha da yoğunlaşabilirdi. ABD, aynı şekilde karşılık vermeseydi, Batı savaşı kaybetmiş olacaktı; Obama, en başından silah göndermemiş olması durumuna kıyasla daha zayıf, Rusya ise daha güçlü görünecekti.

Obama'nın krizle ilgili tüm tartışmalarda ilk prensibi buydu: Ukrayna uğruna Rusya ile savaş riskine girmeyecekti. Bir toplantıda şöyle demişti: "Kanada'yı ya da Meksika'yı işgal etmek isteseydim, kimse bir şey yapamazdı." Aynısı Putin ve Ukrayna için de geçerliydi.

Yine de Obama uluslararası normların uygulanmasına büyük önem veriyordu, ki o normlardan biri de sınır dokunulmazlığıydı. Yapılan ihlalin bedelinin Rusya'ya ödetilmesi gerektiğini düşünüyordu. Burada soru, bunun nasıl yapılacağıydı. Bu açıdan bakıldığında, askeri gerilim, Rusya'nın kazanacağı bir oyundu. Fakat Obama Avrupa ülkelerinin de desteğini alarak yaptırımları arttırırsa, bu kez kazanan ABD olurdu. Bu zorlu bir meseleydi, zira birçok Avrupa ülkesi, ABD'ye kıyasla Rus enerji kaynaklarına daha bağımlı durumdaydı ve dolayısıyla Rusya'dan gelecek ekonomik misillemelere karşı daha savunmasızdı. Onlar da Ukrayna yüzünden savaşa girme riskine karşıydı. Obama, askeri gerilimi tırmandırma yoluna gitseydi, Avrupalı devletlerin yaptırım rejiminden çıkacaklarını biliyordu.

Obama'nın politikası, en azından 2015 sonbaharı boyunca işe yaradı. Putin'in transatlantik ittifakını bölme çabalarına rağmen, ittifak üyeleri, yaptırımlar konusunda kararlı davrandı. Ayrıca Şubat ayında Minsk'te imzalanan ateşkes de devam etti. Putin'in Ukrayna'daki muhtemel amacı, merkezi hükümeti zayıflatıp, ülkenin Batı ile yakınlaşmasını önlemekti ve bunda da başarılı oldu. Obama ve Batı Avrupa ülkeleri, o cephede karşılık vermek isteseydi, on milyarlarca dolar ekonomik yardım, birkaç yüz tanksavar füzesinden çok daha fazla işe yarardı. Ancak Uluslararası Para Fonu'ndan gelen cüzi bir yardımın haricinde kimse işin o tarafına girmek istemedi.

Obama işi tecrübeyle ve ihtiyatlı davranmasını söyleyen içgüdülerinin yardımıyla öğrendi. Kimi zaman da konuşurken takındığı cesur tavrı sadece lafta bırakarak sözleriyle eylemleri arasında gereksiz bir boşluk oluşmasına neden oldu.

by Fred Kaplan

Sabır ve pragmatizm

Peki, Obama'nın karnesi genel olarak nasıl? Başkan, dış politika krizleri ile kuşatılmış ve Amerika'nın zayıflayan gücü nedeniyle kısıtlanmış vaziyette ve en zorlu sorunlarla uğraşırken bile, harekete geçip liderlik göstermesi yönünde ülke içindeki muhaliflerinin ve yurtdışındaki müttefiklerinin baskısı altında çalıştı. İşi tecrübeyle ve ihtiyatlı davranmasını söyleyen içgüdülerinin yardımıyla öğrendi, ki sonu hiç iyi bitmeyen Libya müdahalesi de bu içgüdüleri pekiştirdi. Ve kimi zaman da konuşurken takındığı cesur tavrı sadece lafta bırakarak sözleriyle eylemleri arasında gereksiz bir boşluk oluşmasına neden oldu.

Ancak yine de çoğu zaman Nobel konuşmasının ana çerçevesine sadık kaldı ve başkaları ayrıntılarda kaybolurken büyük resmi gözünden kaçırmadı. Gereksiz askeri maceralara girilmemesi ve gittikçe çetrefil bir hal alan askeri kısırdöngülerden kaçınılması konusundaki ihtiyatlı tutumu akıllıcaydı. Obama, çıkmaza giren diplomatik müzakereler konusunda da son derece sabırlı bir tavır gösterdi - en umutsuz görünenlerde bile. Bu girişimlerden bazıları (örneğin İsrail-Filistin barış görüşmeleri) hiçbir neticeye varmazken, Küba açılımı ve İran nükleer anlaşması gibi bazıları da çarpıcı derecede başarılı oldu.

Söz konusu başarı ve başarısızlıklarda, Obama'nın ikinci döneminde dışişleri bakanı olarak görev yapan John Kerry'nin inatçı iyimserliğinin de kısmen payı var. Kerry'nin daha ihtiyatlı tutumu ile bilinen selefi Hillary Clinton ya da daha önceki bakanlar, İran nükleer müzakereleri konusunda Kerry kadar uzun süre çalışmaya devam eder miydi, orası şüpheli. Fakat diğer yandan, Clinton, can çekişen Ortadoğu barış sürecini yeniden canlandırmak için bu kadar zaman ve çaba da harcamazdı.

Dünyanın en umutsuz sorunlarını çözme görevi verilen Kerry'nin, yaptığı işe ilişkin vizyonunun olumsuz bir tarafı da, dünyanın geri kalanını büyük ölçüde endişe içinde bırakması. Bu durum özellikle ABD'nin Asyalı müttefikleri açısından doğru. Bilhassa da liderleri sürekli destek bekleyen Japonya için... Obama'nın ilk döneminde, Doğu Asya ve Pasifik İlişkilerinden Sorumlu Dışişleri Bakanı Yardımcısı olarak görev yapan Kurt Campbell, her gün Tokyo'daki mevkidaşı ile telefonla görüşüyor, haftada üç kez de Japonya büyükelçisi ile bir araya geliyordu. Asya ilişkilerinden sorumlu yetkililer, Campbell'den sonra Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturan Kerry'nin ağırlığı neredeyse tamamen yüksek profilli barış misyonlarına verdiğini ve bu yüzden Tokyo'nun kendisini terk edilmiş hissettiğini söylüyor.

Yine de bu durumun krize yol açtığı söylenemez. Her şeyden önce, zaman zaman yaşadığı kızgınlıklara rağmen, Japonya (ve Avustralya ve Güney Kore), Pekin Güney Çin Denizi'nde donanması ile güç gösterisinde bulunduğunda Washington'la hiç olmadığı kadar çok yakınlaştı. İkincisi, ABD'nin Asya ile ilişkilerinde önem taşıyan bir diğer konu da "boy göstermek". Yeni Dışişleri Bakanı Yardımcısı Asyalı müttefiklerini çok sık aramasa da, Obama ve Kerry bölgede düzenlenen tüm güvenlik ve ekonomi zirvelerine katılıyor.

Terk edilme endişesi yerinde duruyor; onlarca yıldır ya da en azından ABD Richard Nixon'ın başkanlığı döneminde Vietnam'dan çekilip gizlice Çin'le temasa geçtiğinden beri durum böyle. Fakat Obama'nın Ortadoğu'daki müttefikleri rahatsız eden yanlış adımları, Doğu Asyalı müttefikler nezdinde hiçbir sıkıntı yaratmış değil. Japonya ve Güney Kore'den çok sayıda siyasi ve askeri liderle bizzat görüşen Stanford Üniversitesi Walter H. Shorenstein Asya-Pasifik Araştırma Merkezi yetkilisi Daniel Sneider, "içlerinden birinin bile Suriye'deki 'kırmızı çizgi' ile ilgili bir şey söylediğini asla duymadığını" söylüyor.

5 Ağustos 2015’te Amerikan Üniversitesi'nde coşkulu bir konuşma yapan Başkan Obama, ABD ve beraberinde beş dünya gücünün İran ile yaptığı nükleer anlaşmasını savundu. Konuşmasında Kennedy'nin 1963 yılında aynı kürsüde yaptığı meşhur konuşmaya sık sık atıfta bulunan Obama, Soğuk Savaş zihniyetine bir son verilmesi, "uygulanabilir" ve "ulaşılabilir bir barışa" dayalı yeni bir strateji belirlenmesi çağrısında bulundu. Bu yeni stratejinin "insan doğasında ani bir devrime değil, beşeri kurumlarda aşamalı bir evrime, yani bir dizi somut adım ve etkili anlaşmaya dayalı" olması gerektiğini söyledi.

Aynı günün ilerleyen saatlerinde Obama Beyaz Saray'da on köşe yazarıyla bir yuvarlak masa toplantısı yaptı. Soru sorma sırası bana geldiğinde, eski başkanlardan Kennedy'nin Amerikan Üniversitesi'ndeki o konuşmaya gelene dek birçok kriz atlattığını ve bu krizlerde danışmanlarının çoğu zaman yanıldığını, kendi içgüdülerine daha fazla güvenmesi gerektiğini fark ettiğini hatırlattım. Peki, Obama kendi yaşadığı krizlerden ne ders çıkarmıştı? Şimdiki aklı olsa hangi kararları daha farklı alırdı? Başkanın yanıtı şu oldu:

"Amerika'nın gücünün ne şekilde konuşlandırılması gerektiği konusundaki genel görüşümü ve gücümüzü sadece askeri güçle sınırlandırırsak onu azımsamış olacağımız fikrini tutarlı bir şekilde savunduğumu söyleyebilirim. ... Altı buçuk yılın ardından, artık yaptığım değerlendirmelerde kendime daha çok güvendiğime ve göreve ilk geldiğim zamanlara kıyasla olabilecekleri daha hızlı görebildiğime şüphe yok. Harita dediğimiz şey her zaman topraktan ibaret değildir. İyice anlayabilmek için bir nevi içinden geçmeniz gerek.

Aldığım kararlar açısından bakacak olursak, askeri eylemlerin nasıl istenmeyen sonuçlara yol açabileceğini artık çok daha iyi anladığımı düşünüyorum. Ayrıca çoğu zaman kararlarımızı yüzdelere bakarak verdiğimiz ve ortada her zaman bir takım sorunlar olacağı yönündeki kanaatim de doğrulanmış oldu.

Belki bugün kendime daha çok güveniyor olmamın yanında, daha mütevazıyım da. İşte bu yüzden, tüm dünyayı arkamıza alarak hedefimize ulaşabileceğimiz ve başarısız olması riskine karşı tedbiri elden bırakmayacağımız bunun [İran ile nükleer anlaşma olasılığı] gibi bir fırsat gördüğümde, bunu elden kaçırmanın aptalca, hatta trajik olacağını düşünüyorum."

Fred Kaplan, Pulitzer ödüllü ABD'li gazeteci-yazar. Slate dergisindeki "Savaş Hikayeleri" başlıklı haftalık köşesinde uluslararası ilişkiler ve Amerikan dış politikası üzerine makaleler yazıyor.

Twitter'dan takip edin: @fmkaplan

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu makalenin ilk nüshası Foreign Affairs tarafından yayımlanmıştır.

Fred Kaplan

Fred Kaplan

Pulitzer ödüllü ABD'li gazeteci-yazar. Slate dergisindeki "Savaş Hikayeleri" başlıklı haftalık köşesinde uluslararası ilişkiler ve Amerikan dış politikası üzerine makaleler yazıyor. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;