Görüş

Süreli gerginlikler ve kalıcı çıkarlar bağlamında TÜSİAD–Hükümet ilişkileri

Yeni dönemde, “bir küs bir barışık” temalı bir televizyon dizisi gibi takip etmeye alıştığımız TÜSİAD-Hükümet ilişkilerini, ekonomi ve siyaset alanlarının birbiriyle etkileşimi açısından anlamaya çalışmak daha sorumlu bir davranış olacak.

Konular: Türkiye, Ekonomi
Allianz Sigorta ile Allianz Hayat ve Emeklilik Yönetim Kurulu Başkanı Cansen Başaran-Symnes, TÜSİAD'ın yeni başkanı seçildi. [Fotoğraf: AA]

2008 yılında Prof. Mehmet Uğur’la yayınladığımız makale [1] TÜSİAD ve Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP), Türkiye’deki Avrupa şüpheciliğinden ve AB üyeliğinin gerektirdiği reformlara itirazı olan kesimlerden kendilerini ayrıştırarak Türkiye’yi yeniden yapılandırıcı bir işbirliğine giriştiğini ortaya koymuştu. Gerçekten de AB üyeliği projesi ve bu projeyi 90’lardan beri kalkınma modeli olarak benimsemiş TÜSİAD’la işbirliği, AKP’nin kuruluşundan, iktidara gelişine ve ilk hükümet tecrübesine damgasını vurdu. Tayyip Erdoğan, belediye başkanlığı döneminden beri patronlar arasında tercihleri olmasına rağmen, büyük sanayi gruplarının iktidar olma yolunda ve bölgesel güç olma hedefinin gerçekleşmesi için stratejik öneminin bilincindeydi.

Bu proje çerçevesinde, partinin kurulma aşamasında ve ilk seçimler yolunda AB perspektifi ve IMF programlarının taşıyıcısı olarak “değiştiğine, laikliği içselleştirdiğine ve demokrasiye inancına” ikna etmeyi istediği ilk grup da TÜSİAD çevresi oldu. Ki bu büyük burjuvazi, yeni partinin Türkiye’deki askerler kadar Avrupa’daki siyasi ve ekonomik yöneticilere tanıtılmasında da vesile oldu. Türkiye’de istikrarlı bir yatırım alanı arayan yabancı sermaye, 2000-2001 ekonomik krizlerinden sonra yapısal reformları hayata geçirecek güçlü bir iktidar arayan yerli sermaye ve ulusal ve bölgesel düzeyde ihtişamlı projeleri olan çiçeği burnunda bir siyasi parti için “iktidar seçkinleri” dayanışması yaratma çabaları öngörülebilecek akıllıca bir hamleydi.

2005 yılından itibaren toplumsal tartışma yaratan hemen her konu, AB üyeliği yolunda koşulsuz destek veren TÜSİAD ile AKP arasına kara kedi gibi girmeye başladı. 

by Dilek Yankaya

Avrupa Komisyonu’nun AB üyelik sürecini sorunlu bir çerçeveye kaydıran 2004’teki koşullu katılım kararı Türkiye’deki tüm Avrupalılaşma taraftarı kesimlerin heveslerini kırdığı gibi hükümetin de heyecanının azalmasına ve tabii reformların yavaşlamasına neden oldu. 2005 yılından itibaren toplumsal tartışma yaratan hemen her konu, AB üyeliği yolunda koşulsuz destek veren TÜSİAD’la, oylarını her seçimde yükselterek meşruiyet kaynağını AB projesinden ve iktidar seçkinlerinden ilmik ilmik oluşturulan “milli irade” söylemine aktaran AKP arasına kara kedi gibi girmeye başladı. Büyük burjuvazi, hükümet yetkililerinin AB projesinden sapma niteliği taşıdığını düşündükleri (1999 Helsinki Zirvesi itibarıyla, AB üyeliğinin Türk iç ve dış politikasındaki tüm hareketlerin değerlendirildiği temel bağlam hâline geldiğini hatırlayalım) tüm girişimlere yönelik eleştirilerini hem büyük holding patronları hem de TÜSİAD yönetimi aracılığıyla dile getirmeye başladı.

Politikalar, krizler ve yeniden tanımlanan konumlar

Ekonomik seçkinlerle siyasi seçkinler arasındaki pragmatik dayanışma özelleştirmeler ve altyapı projeleri olarak birincilere yaramaya devam etse de, yeni süreçler TÜSİAD ile görünür bir işbirliğini AKP hükümeti için hayati olmaktan çıkardı. Türkiye’nin liberalleşme serüveni geliştikçe, girişimcilikten ve ihracattan kutsallaştırmaya varan bir övgüyle söz edilir oldu. İşveren grupları yeni toplumun inşasının baş aktörleri olarak ekonomik ve siyasi sermayelerini artırdılar ve örgütlenme faaliyetleri de o ölçüde canlılık kazandı. İşadamları birbirleriyle iş yapsalar da, ticari çıkarlarını kapsayan ve aşan ayrıştırıcı aidiyet öğeleri ve kendilerine has toplum vizyonları etrafında birleşmeyi tercih ediyorlar. Aidiyet ortaklığı üzerinden kurulan bu örgütler ticarette bilgilendirme ve dayanışma, kültürel ve ahlaki bir bilinç yaratma ve siyasette güç birliği işlevi görüyor. Aynı zamanda, bu örgütlerin kaynak yaratıcı ve dağıtıcı merkezlerle olan ilişkileri önemli tanışıklıklar ve haber alma süreçleri geliştirerek üyelerin bu kaynaklara ulaşımını da ciddi şekilde etkiliyor. İşte, Gülen Cemati’ne yakın şirketler de cemaat aidiyeti etrafında gelişen dayanışma ağlarını, hükümetle ilişkilerin en olumlu olduğu dönemde, 2005’te, TUSKON (Türkiye İş Adamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) adı altında yeni bir işadamı kimliği yaratarak kurumsallaştırdı.

Aynı Turgut Özal döneminde olduğu gibi, bu sermaye grupları AKP’nin siyasi ve Türkiye’nin ekonomik yükselişinden farklı paylar aldılar. TUSKON’un temsil ettiği ve Gülen okullarıyla gelişen uluslararası iş ağı kazançlı bir işlerlik kazandı. 2009 yılında dönemin Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev’in ziyareti sırasında Rus Sanayici ve İşadamları Birliği ile işbirliği anlaşmasını imzalama ayrıcalığı TUSKON’a verildi. TUSKON’un yeri hükümet nezdinde epey sağlamdı ki, 17-25 Aralık yolsuzluk iddialarından önceki gerginliklerden, hatta Gülen Cemaati'yle ilk krizi yaratan Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Hakan Fidan'ın ifadeye çağrılması olayından bile, olumsuz etkilenmedi. Ancak Aralık 2014’ten sonra “imam lobisi” olarak işadamları örgütleri dizilimindeki yeni yerini aldı.

İslami burjuvazinin kurumsallaşma ve profesyonelleşme sürecini tamamlamış olan MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği), ki AKP’nin sosyo-ekonomik ve kültürel-ideolojik temelini oluşturur, bu hükümetler döneminde en büyük faydayı sağladı. Üye sayısını üçe katladı, yurt içinde neredeyse her ilde bir temsilcilik açtı, yurtdışı ağını da geliştirdi. 2000’lerin başından beri süregelen MÜSİAD seçkinlerinin siyasette ve ticaret odaları ve DEİK (Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu) gibi ekonomik kurumlarda sorumluluk alma süreçleri devam etti. Hükümetin MÜSİAD’ın etkinlikleri desteği hep tam oldu.

TÜSİAD 2007’de hükümetin AB üyeliği hedefinden ve laiklikten sapmalar gösterdiği eleştirisini yaptığında, Doğan Grubu’na ve 2013’te de Gezi Parkı olaylarında direniş hareketine destek verdiğinde Koç Grubu’na yapılan vergi kontrolleri ve verilen cezalar, içerikleri incelenmeksizin, zamanlamalarının ön plana çıkmasıyla siyasi cezalandırmalar olarak yorumlanmıştı. Bu husumet 2014’ün başında daha da ciddi boyutlar alsa da Haziran’da Başbakan Erdoğan'ın Türkiye İhracatçılar Meclisi’ndeki törende Koç Grubu'na ödül vermesiyle yerini ‘Hükümetle TÜSİAD barışıyor’ umutlarına bıraktı. Eylül ayında Haluk Dinçer başkanlığındaki TÜSİAD'ın, Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı olarak Yüksek İstişare Konseyi toplantısına davet etmesiyle tam yakınlaşma yorumları çıkacakken, Erdoğan, Gezi ve 17-25 Aralık olayları vesilesiyle büyük patronları da eleştirinin hedefine koyduğu konuşmasını “Aynı istikamete bakıyoruz ve aynı geleceği inşa edeceğiz ve bunu da hep birlikte başaracağız” diye sonlandırınca kafalar iyice karıştı.

Aralık ayında Haluk Dinçer’in Hürriyet gazetesine verdiği röportajda hükümetle ilişkilerin normalleşmesi ve olumlu yönde devam etmesine vurgu yapmasına rağmen, arda kalanın “Muhatabımız Başbakandır” sözü olmasının nedenlerini, biraz medyamızın TÜSİAD-AKP polemiğine düşkünlüğünde, biraz AKP cenahının söylenenden çoğunu anlayarak parlamenter-başkanlık sistemi tartışmasında TÜSİAD’ın aldığı tavrı okumasında, bir de AKP hareketinde nihai muhatap olarak, sistemdeki konumundan bağımsız şekilde, Erdoğan’ı alma alışkanlığında aramak yerinde olur.

İktidar seçkinleri küreselleşme yolunda kol kola...

Zaman zaman hükümet/devlet büyük burjuvazi ilişkileri TÜSİAD'ı bypass edip direkt şirketlerle gelişebilir, şu ya da bu örgüt tercih edilebilir. Neticede, küreselleşmede gidilen yön bellidir. Devlet seçkinleri ve burjuvazinin tüm aktörleri o yolda beraber yürümektedir. 

by Dilek Yankaya

1980’lerden beri siyasi aktörlerle işveren örgütleri arasındaki yakınlıklar Türkiye siyaset ekonomisinin yapısal bir özelliğidir. 1990’larda çok işveren dernekli ve çok siyasi aktörlü bir denklem söz konusuydu. Kaynak yaratımı ve dağıtımı bugünkü gibi bir elde toplanmamıştı. O nedenle işveren örgütlerinin belli bir baskı güçleri ve tercih olanakları vardı. Şimdi ise klientalizm diliyle anlatacak olursak, çok “müşteri” ve bir “patron” var. Birinci AKP hükümeti ekonomik kalkınma projeleriyle tüm grupları kapsadıysa da, sermaye gruplarının konumları siyasetteki paradigma kaymaları ve tutumlarına bağlı olarak değişkenlik gösteriyor.

TÜSİAD ve AKP ilişkileri de bu süreçte yeniden tanımlanıyor. TÜSİAD temsilini, şirket hayatında ve dernek yönetiminde deneyimli ve siyasi açıdan yeni bir yüzle, Cansen Başaran-Symnes ile sürdürecek. Başaran-Symnes’e bu üç alanda da deneyimli Tuncay Özilhan, Yüksek İstişare Kurulu Başkanı olarak eşlik edecek. Bu yeni dönemde, “bir küs bir barışık” temalı bir televizyon dizisi gibi takip etmeye alıştığımız bu ilişkileri ekonomi ve siyaset alanlarının birbiriyle etkileşimi açısından anlamaya çalışmak daha sorumlu bir davranış olacak.

2015 ulusal ve uluslararası gündemi yeni tartışma alanları yaratmaya gebe olsa da, eninde sonunda “iktidar seçkinleri” aralarındaki gerginlikleri asgari düzeye indirmek için karşılıklı hamleler yapacaklar. Zaman zaman hükümet/devlet büyük burjuvazi ilişkileri TÜSİAD'ı bypass edip direkt şirketlerle gelişebilir, B-20 (G20'nin iş dünyası kanadı) katılımcılarının seçiminde olduğu gibi şu ya da bu örgüt tercih edilebilir. Neticede, küreselleşmede gidilen yön ve yaratılan kaynakların dağıtılış biçimi bellidir: Devlet seçkinleri ve burjuvazinin tüm aktörleri o yolda beraber yürümektedir. Üç vakte kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sabancı Holding’in 200 milyon dolarlık yatırımla Endonezya’da açtığı fabrika için Güler Sabancı’ya bir ödül takdim edebilir. Zira bu girişim 1980’lerden beri İslami burjuvazinin Müslüman ülkelerin ticari potansiyellerini Türkiye aracılığıyla harekete geçirme amacına birebir hizmet etmektedir.

[1] Uğur, Mehmet, Yankaya, Dilek, "EU Conditionality, Time Horizons and Policy Entrepreneurship: The AKP and TUSIAD Experience in Turkey", Governance, Vol. 21, No. 4, Novembre 2008, s. 581–601.

Dr. Dilek Yankaya, Fransa’da Arap ve Akdeniz Dünyası Araştırmalar Merkezi’nde (IREMAM) ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nde (CERI) araştırmacı. Din bağlamında siyaset ve ekonomi sosyolojisi alanlarında çalışan Dr. Yankaya'nın "Yeni İslami Burjuvazi: Türk Modeli" başlıklı bir kitabı (İletişim Yayınları, 2014) bulunmaktadır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Dilek Yankaya

Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi bölümü mezunu olan Dilek Yankaya doktorasını 2011 yılında Institut d’Etudes Politiques de Paris’den aldı. Din bağlamında siyaset ve ekonomi sosyolojisi alanlarında çalışan Dr. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;