Görüş

Suriye politikasında revizyon ihtiyacı

Türkiye'nin Suriye politikası ile bu politikasını gerçekleştirmeyi düşündüğü/umduğu enstrümanlar arasındaki makas artık kapatılması güç bir şekilde açılmış durumdadır. Türkiye, Suriye'de ya siyasetini ya da enstrümanlarını revize etmek durumundadır.

Suriye ordusu, Rusya'nın hava desteğiyle Halep’te muhalifleri kuşatma altına almaya çalışırken, binlerce Suriyeli Türkiye sınırına akın ediyor. [Fotoğraf: AFP]

Halep Kuşatması, Suriye krizinde yeni bir evreye işaret ediyor. Türkiye’nin bugüne kadar izlediği Suriye politikasında kullandığı metotlarda önemli bir değişime gitmediği müddetçe bu yeni evreye sonuç alıcı anlamlı bir müdahalede bulunması olası gözükmüyor. Dolayısıyla Halep krizi, Türkiye’yi izlediği Suriye siyaseti ile bunu gerçekleştirmek için takip ettiği metotları ve bu ikisi arasındaki uyuşmazlığı ivedilikle gözden geçirmeye davet ediyor veya zorluyor.

Türkiye'nin Suriye politikasının ana hatlarını kabaca üç başlık altında toplayabiliriz. Birincisi, Suriye'nin geleceğinde Esed'e yer yok. İkincisi, Suriye'nin toprak bütünlüğü korunmalı ve Suriye krizi devam ederken, Suriye'nin idari ve siyasal yapısında herhangi bir tasarrufta bulunulmamalı. Daha doğrudan bir ifadeyle, PYD'nin Suriye'nin Kürt bölgesinde oluşturmaya çalıştığı fiili durum engellenmelidir. Üçüncüsü, Suriye, bölge ülkeleri için yeni bir satranç tahtasına dönüşmemelidir. Başka bir ifadeyle, Suriye, İran'ın uydu devletine  dönüşmemelidir. Suriye iç savaşının uzun bir döneme yayılması sonucunda radikalizmde geometrik bir artış olması hasebiyle, radikal unsurlar ile bir koalisyon dahilinde mücadele de başka bir başlık olarak bu önceliklere eklendi.

Türkiye'nin Suriye politikasının istenilen sonucu vermemesinin en temel nedenlerinden birisi, Türkiye'nin tek başına sahadaki realiteyi değiştirebilecek birincil derecede bir aktör olmaması.

by Galip Dalay


Bu politikasını gerçekleştirmek için Türkiye önce ABD'nin öncülüğünde bir askeri müdahale ile Suriye krizinde sonuç almayı denedi. Bu gerçekleşmeyince, ABD ile ortak "eğit-donat" programları ile Suriyeli muhaliflerin savaşma kapasitelerini arttırma, sahada rejimi mağlup etme imkanlarını sağlamaya çalıştı. Bunun yanı sıra, hem Suriyeli mülteci dalgasının Türkiye üzerindeki baskısını azaltma, hem de muhalif güçlere hava takviyesi sağlama amacıyla tampon bölge ve uçuşa yasak bölgelerin ilan edilmesi için ciddi bir mesai harcadı. Batı ayağına paralel olarak da Türkiye muhalif cepheyi destekleyen Suudi Arabistan, Katar gibi bölge ülkeleriyle yakın bir işbirliği geliştirdi. Fakat bu bölge ülkeleri ne muhaliflere sahada ihtiyaç duydukları ağır silahları verebildiler ne de sahada sonuç alabilecek bir girişimde bulunabildiler.

Suriye'de gelinen durum, murat edilen bu politik hedeflerin neredeyse hiçbirinin elde edilemediğini gösteriyor. Esed rejimi gittikçe daha kalıcı bir hal alıyor. Esed yönetimindeki bir Suriye'nin İran ve Rusya’nın uydu devletine dönüşeceği ortadadır. Suriye fiili olarak rejim, muhalifler, DAİŞ ve PYD'nin denetimindeki dört egemenlik alanına bölünmüş durumdadır. Son olarak ılımlı muhalefet radikal gruplara zemin kaybediyor. Halep Kuşatması bu sürecin hem boyutunu hem de hızını arttırma potansiyeline sahip.

Türkiye’nin Suriye politikası neden istenilen sonucu vermedi?

Türkiye'nin Suriye politikasının istenilen sonucu vermemesinin en temel nedenlerinden birisini, Türkiye'nin tek başına sahadaki realiteyi değiştirebilecek birincil derecede bir aktör olmaması oluşturmaktadır. Türkiye, müdahil bir aktördür; ama tek başına sonuç tayin edici bir aktör değildir. Türkiye’nin Suriye politikasının başarısı önemli ölçüde içinde bulunduğu kampın ve bunun öncülüğünü yapan ABD'nin tutumuna bağlıdır. ABD ise ısrarla Suriye krizinde liderlik üstlenmemekte ve inisiyatifi Rusya'ya bırakmış durumdadır.

Rejim ile muhalifleri destekleyen blokların stratejilerine baktığımızda, Türkiye'nin içinde bulunduğu blok siyasi tonu yoğun, askeri tonu düşük (hatta neredeyse yok) bir siyaset izliyor. Buna karşın, rejimin içinde olduğu ittifak ise askeri tonu yoğun, siyasi tonu düşük bir siyaset izliyor. Bu ikinci yaklaşım daha etkin. Suriye krizinde öne sürülen askeri çözüm ve siyasi çözüm seçenekleri aslında suni seçeneklerdir. Askeri olarak bir taraf kazandığı zaman bu aynı zamanda siyasi bir kazanım ve çözüm de demektir.

Şüphesiz, siyasi çözüm aynı zamanda sosyolojik çözüm demek değildir. Kalıcı bir siyasal çözüm ancak sağlam bir toplumsal meşruiyet ile mümkündür. Fakat bu tartışma artık Suriye denklemi için lüks bir tartışma olarak kalıyor. Önümüzdeki kısa ve orta dönemde Suriye meselesinde askeri çözüm siyasi çözümü baskılayacak. Cenevrevari görüşmeler de normatif bir düzleme değil, sahadaki realite üzerine bina edilecek, dolayısıyla askeri olana siyasal çerçeve kazandıracak.

‘Askeri çözüm uzun vadede tutmaz’ diyenler haklı olmakla birlikte bir noktayı gözden kaçırıyorlar. Bu yargı önemli ölçüde Suriye’nin savaş öncesi demografik okuması üzerine inşa ediliyor ki, Türkiye de uzun süre böyle bir okumaya sahipti. Suriye'de başkaldırının ana merkezini oluşturan Sünni Arapların çoğunluğu oluşturduğu, dolayısıyla çoğunluğun rızasının hilafına ortaya konulan bir çözüm reçetesinin de kalıcı olmayacağı varsayılıyor. Bu bakış açısı, Suriye'de yaşanan demografik değişimi dikkate almıyor.

Her üç Cenevre dönemine ait iç ve dış göç rakamları Suriye’de demografik değişimin ne boyutta ve ne hızda yaşandığını açık bir şekilde ortaya koyuyor. 2012’de Cenevre I'e gidilirken Suriye'den göç edenlerin sayısı toplamda 100 binin biraz üzerindeydi.  2014’te Cenevre II'ye giderken ülke dışına çıkan Suriyeli mülteci sayısı 3 milyon, ülke içinde evlerini terk eden mülteci sayısı ise 6,5 milyonu geçmişti. Cenevre III'e gidilirken ise ülke dışına kaçan Suriyeli mülteci sayısı 6 milyon civarındaydı. Ülke içindeki mülteci sayısı ise 7 milyon 600 bin rakamına ulaşmış durumdaydı.

2011 öncesi Suriye nüfusunun 22 milyon civarında olduğu dikkate alınırsa, Suriye nüfusunun yüzde 25'inden fazlasının ülkeyi terk ettiği, yüzde 60-65 oranında ise yerlerinden edildiği ortadadır. Ve eğer çatışmalar mevcut seyrinde biraz daha devam ederse bu oranlarda dramatik dönüşümlerin yaşanmaya devam edeceği aşikardır. Suriye'nin sosyal dokusunun bütün unsurlarının göç ettiğini kabul etmekle beraber, göç edenlerin ezici çoğunluğunu Sünni Arapların oluşturduğu ortadadır. Bu bağlamda, Suriye devrimi öncesi kullanılan çoğunluk, azınlık kavramlarının bir değişim yaşadığı ve artık eski halleriyle kullanılamayacakları bir vâkıadır.  Böylesi bir arka plan sahadaki sosyolojik gerçeklik (çoğunluk - azınlık kavramları) üzerine inşa edilen siyasal tasavvurların altının boşaldığını gösteriyor. Artık ‘sosyoloji bizden yana’ söylemi her geçen gün daha az bir anlam taşıyor çünkü o sosyolojinin nasıl değiştiğini, kalanın da neye dönüştüğünü veya dönüşeceğini (radikalizm cezbesini) bilmiyoruz.

Şu anda mevzubahis olan, Türkiye'nin Suriye denkleminin büyük ölçüde dışında kalmasıyla sahip olduğu bütün siyasal iddialarının altının boşalmasıdır.

by Galip Dalay


Türkiye’nin seçenekleri

Peki, bu denklemde Türkiye'nin opsiyonları nelerdir? Müdahale etmeme, kısmi bir müdahale veya tam bir müdahale olmak üzere üç opsiyonu bulunuyor. Son iki seçenek üç şekilde gerçekleştirilebilir. ABD'nin aktif desteğiyle; ABD'nin pasif desteği fakat Suudi Arabistan baştan olmak üzere Körfez ülkelerinin aktif desteğiyle; ya da ABD'nin desteğinden mahrum bir şekilde Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleri ile askeri işbirliği halinde bir müdahalede bulunmak suretiyle.

ABD'li senaryolar, Türkiye'nin en arzuladığı opsiyonlar olmakla birlikte gerçekleşme ihtimali en düşük senaryolar gibi gözüküyorlar. Suudi Arabistan, hali hazırda Yemen'de savaşıyor ve aynı anda iki cephede askeri olarak mücadele etmesi şüpheli bir aktördür. Bu nedenle Suudi Arabistan'ın Türkiye'ye sunacağı askeri destek sınırlı bir destek olacaktır. Buna karşın, Suudi Arabistan, finansal, diplomatik ve bölgesel bir destek getirebilir. Bu durumda, Türkiye'nin operasyonel olarak tek başına merkezinde olduğu, fakat bölgesel desteğe mazhar olan, sınırlı veya kapsamlı müdahalelerde bulunulması, göreceli olarak daha mümkün bir senaryo olarak beliriyor. Burada da Türkiye’nin Rusya, İran, rejim, Hizbullah komplikasyonlarını nasıl aşacağı sorusu karşımıza çıkıyor. Ayrıca son iki opsiyondan herhangi birini uygulamaya koyması halinde Türkiye, NATO’nun güvenlik şemsiyesinden mahrum kalacaktır. Maalesef, Türkiye’nin elinde uygulamaya koyabileceği ağrısız bir seçim mevcut değil.

Türkiye, uzun bir süredir devam eden, fakat son Halep kuşatmasının daha da kristalleştirdiği bir ikilem ile karşı karşıya: Suriye'de ya enstrümanlarını değiştirecek ya da politikasını.

Türkiye'nin Suriye politikası ile bu politikasını gerçekleştirmeyi düşündüğü/umduğu enstrümanlar arasındaki makas artık kapatılması güç bir şekilde açılmış durumdadır. Türkiye'nin sahada direkt olarak oyuna müdahil olmasının önündeki en büyük engel olarak Rusya'nın sahada bulunmasının yarattığı tehdit ve riskler gösteriliyor. Şüphesiz, Rusya ve İran’ın sahada bulunması ve ağır güç (hard power) kullanmaktan imtina etmemeleri, Türkiye'yi kestirilmesi güç birçok maliyet ile karşı karşıya bırakıyor.

Bu açıdan bakıldığında şu anda mevzubahis olan, Türkiye'nin Suriye denkleminin büyük ölçüde dışında kalmasıyla sahip olduğu bütün siyasal iddialarının altının boşalmasıdır. Böylesi bir arka planın varlığında başvurulacak 'stratejik sabır siyaseti', Türkiye’nin bölgesel izolasyonunun taşlarının hızlıca döşenmesine, bölgesel vizyonunun altının tamamıyla oyulmasına yol açabilir.

Galip Dalay, Al Jazeera Studies Center (AJCS) Türkiye ve Kürt Çalışmaları Kıdemli Araştırmacısı ve Al Sharq Forum Araştırma Direktörü. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'nden mezun oldu. London School of Economics and Political Science'tan (LSE) yüksek lisans derecesi aldı. Siyaset, Ekonomi ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı (SETA) Siyaset Araştırmacısı ve Insight Turkey Kitap Değerlendirmeleri Editörü olarak görev yaptı. SWP (German Institute for International Affairs) için raporlar hazırladı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde doktorasını sürdüren Dalay, 'GMF on Turkey' serisinin yazarlarından olup Huffington Post sitesinde blog kaleme alıyor.

Twitter'dan takip edin: @GalipDalay 

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Galip Dalay

Al Jazeera Studies Center (AJCS) Türkiye ve Kürt Çalışmaları Kıdemli Araştırmacısı ve Al Sharq Forum Araştırma Direktörü. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'nden mezun oldu. London School of Economics and Political Science'tan (LSE) Avrupa Çalışmaları alanında yüksek lisans derecesi aldı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;