Görüş

Trump: İmkânsız zaferin anatomisi

Beyaz Saray’a hep kurulu ekonomi-politik düzen içinden adayları layık gören ABD seçmeni neden bu kez radikal bir şekilde sistem dışı bir adayı seçti?

Tuncay Kardaş'a göre, Trump ve seçmeni sadece bir seçim kazanmadı, yerleşik Washington düzenine de başkaldırdı. [Fotoğraf: Reuters]

20 Ocak'ta Washington'da düzenlenen yemin töreniyle resmen göreve başlayan Donald J. Trump, tüm zorluklara ve engellemelere rağmen 1,5 yıllık uzun başkanlık yarışını kazanarak ABD’nin 45. Başkanı oldu. Beyaz Saray’a hep kurulu ekonomi-politik düzen içinden adayları layık gören ABD seçmeni neden bu kez radikal bir şekilde sistem dışı bir adayı seçti? Trump’a kimler oy verdi

Sandık çıkış anketlerine göre tablo tahminlerin aksine oldukça şaşırtıcı: Üniversite mezunlarının %44’ü (ABD ortalaması %29), lisansüstü eğitim görenlerin de yaklaşık %37’si Trump’a oy vermiş görünüyor. Yani ilk araştırmalara göre Trump seçmeninin cahil veya Clinton’un deyimiyle ‘ayak takımı’ olduğu iddiası çökmüş görünüyor. Yine seçime günler kala ortaya çıkan bir ses kaydında kadınlık onurunu ayaklar altına alan, şok edici kaba ve pornografik ifadelerine rağmen ABD’li kadınların yarıya yakını (%41), ‘beyaz’ kadınların da yarıdan fazlası (%52) Trump’ı seçmiş görünüyor.

Ekonomik olarak da Trump seçmeninin tek bir kategoride düşünülmemesi gerekir. Önemli ölçüde Trump’a destek veren ‘beyaz’ işçi sınıfının onun tek seçmen grubu olmadığını söylemek lazım, zira orta ve üst-orta sınıf ‘beyaz’ Amerikalıların da önemli bir kesimi ona oy verdi (Trump’a oy veren bir seçmenin ortalama hane halkı geliri 72.000 $ iken Hilary Clinton’ın 61.000 $, Amerikan ortalaması 56.000 $). Dolayısıyla ilk sonuçlara bakınca, seçmenin sadece kültürel veya ekonomik dürtülerle oy verdiği veya eğitimli seçmenin Trump yerine sadece Clinton’u tercih ettiği şeklindeki hâkim (liberal) önyargıyı bir kenara bırakmakta fayda var.

Trump’in başkan seçilmesi politika analistleri, gözlemciler ve konvansiyonel siyaset bilimcileri için en başından beri ‘imkânsızdı’. Şansı 150’de 1’di. Trump’ın başkan seçilmesinin imkânsız olduğuna dair 150 neden sayabiliriz ancak bir tanesiyle yetinelim: ABD seçimlerinde kimin aday olacağına ‘parti karar verir’ mottosu, sadece çok okunan bir siyaset bilimi kitabının başlığı değil, sağduyulu hemen herkesin kabul ettiği tarihsel bir gerçek.

Bu seçimde bizzat adayı olduğu Cumhuriyetçi Partinin elitleri (ve partiyi ele geçirmeye çalışan karşı elitleri) Trump’a destek vermek bir yana, seçim sürecinin başından sonuna kadar ona düşmanlık besledi, adaylığını engellemek için birçok yol denedi. Sadece parti değil, (kısmen FBI hariç) kurulu düzenin siyaset, bürokrasi, ordu, popüler medya dâhil tüm kurumlarının dışlama veya engellemelerine direnerek başkan seçilmesi imkânsızdı. İşte bu yüzden Trump ve seçmeni sadece bir seçim kazanmadı, yerleşik Washington düzenine de başkaldırdı. Peki ama Trump bunu nasıl başardı?

Bu başarının ardında yatan etmenler arasında değişim arzusu, ekonominin kötü seyri, ‘beyaz öfke’, yerleşik Washington elitlerinden intikam alma ve benzeri sebepler üzerinde fazlasıyla duruldu. Seçmen davranışını öfke, intikam, karamsarlık, umutsuzluk vb. psikolojik kategorilere indirgemek sadece siyasetçiye pasif roller biçmekle malul değil, Amerikan toplumunda son yıllarda yaşanan değişimleri de görmezden gelmek demek. Sosyal bilimciler olarak dükkânı kapatmayacaksak, Trump’ın başarısını mümkün kılan bağlam ve faktörleri anlatmaya çalışmamız gerekir.

Özellikle çelik, kömür, tekstil ve mobilya gibi imalat sanayinde artan otomasyon, küreselleşme, NAFTA gibi ticaret anlaşmaları ve en önemlisi üretimin ülke dışına kaçmasıyla artan işçilerin karamsarlığı Trump’ın başarısında önemli rol oynadı.

Zafere götüren faktörler

Yapısal

Günümüz ABD siyasetini şekillendiren siyasal ve ekonomik iki önemli yapısal değişim Başkan Trump’ın ortaya çıkmasında büyük rol oynadı. İlkin, 1960’ların sonunda ABD demokrasisinde devrim niteliğinde bir gelişme yaşandı; Demokrat Parti Kurultayı (McGovern-Fraser Komisyonu marifetiyle) aday seçim usulünü önemli ölçüde değiştirerek, günümüzde tüm ABD’de uygulanan, hemen her eyalette açık ön seçimler yoluyla aday belirleme sürecinin önünü açtı. Bu yenilik parti karar mekanizmalarını, parti içi siyasi dengeleri ve elbette siyaset yapma tarzını geri dönüşsüz biçimde değiştirdi. Siyasi dengeler, örgütlü siyasete alışık mavi yakalıların aleyhine bozulmaya başladı. Bu yeni, zahmetli ve uzun soluklu ön seçim maratonu, zamanın değişen ruhuna uygun ikna edici yeni kültürel-siyasal mesajlar ve seçim sürecini finanse edecek yeni mali aktörlere alan açtı. Siyasi parti söylemlerinin içeriğini de değiştiren temel özne artık mavi yakalılar değil beyaz yakalılar ve eğitimli yönetici sınıflar oldu. Başka bir ifadeyle, partiler için başkan adayını belirleme süreci örgütlü sınıfların ve diğer siyasi elitlerin arasında bir pozisyon savaşı olmaktan çıkıp popülizmin etkisindeki kültür savaşlarına malzeme oldu.

Ekonomik olarak da önemli değişimler söz konusuydu. Örneğin, ‘Rust Belt’ (Pas Kuşağı) adıyla anılan, endüstriyel altyapısı gelişmiş eyaletlerde (Wisconsin, Pennsylvania, Michigan, Virginia gibi) yaşanan fabrika kapatmaları, üretim ve iş kaybı ve buna Demokratların kayıtsız kalması, Trump’ın mavi yakalı seçmeni Demokrat Parti’den söküp almasını kolaylaştırdı. Özellikle çelik, kömür, tekstil ve mobilya gibi imalat sanayinde artan otomasyon, küreselleşme, NAFTA gibi ticaret anlaşmaları ve en önemlisi üretimin ülke dışına kaçmasıyla artan işçilerin karamsarlığı Trump’ın başarısında önemli rol oynadı.

Kültürel

1970’li yıllardan 2000’lere küreselleşme ve medya etkisiyle birlikte hızla değişen toplumsal değerler ve tercihler (çok kültürlülük, LGBT, kadın hakları, kürtaj,  siyahi-Hispanik kimlik siyasetleri vb.) hızlı bir şekilde siyasal söylemin ana teması olmuştu. Farklı kimliklere aidiyetlerini hayatın anlamı haline getirenler, kendi gruplarının dışındakilerle aralarında hemen hiçbir toplumsal bağ veya duygudaşlık kuramadı. Bu grupların çocukları bile kültürel gettolara hapsolup yekdiğerinin sorunlarından habersiz ve duyarsız büyüdü.

Dahası, bu bakış mensupları narsisizme yakın bir duyarsızlığa savruldu; ekonomik eşitsizlik neden doğar, krizler nasıl önlenir, sınıfsal uçurum nedir, demokrasiler birbirleriyle hiç savaşmazken neden başkalarıyla çok kolay savaşır gibi soruları üstlerine almadı, alanlar da ikna edici cevap üretemedi. Stanley Fish’in ‘butik’ çok kültürlülük adını verdiği farklı kültürleri sadece uzaktan sevme-kabul etme yaklaşımı, yarım ya da gönülsüz entegrasyon politikalarına yol açtı, anlamlı demokratik katılımı baltaladı. Ana akım siyaset esnafı enerjisini kültür savaşlarında harcadı.

Hillary Clinton da benzer şekilde tüm siyasal söylemini azınlıkların, kadınların, siyahilerin ve Hispaniklerin kimlik mağduriyeti üzerine kurdu. Clinton ‘uzlaşalım/birlikte daha güçlüyüz’ (stronger-together) dediğinde, kastettiği ‘biz’in birbirinden habersiz, dağınık azınlık gruplarından ibaret olduğu seçim sürecinde ortaya çıktı. Sonuç itibariyle, Demokrat Partinin 2016 seçim söyleminin ana aksını oluşturan postmodern değerler siyasetine duyulan tepki Trump’ın önünü açtı.

Kişisel

ABD siyasetinde karar verici ve etkili temel aktörler artan bir şekilde iyi eğitimli, yönetici elitlerden çıkmaya başlamıştı. Örneğin Barack Obama ve Hillary Clinton, ABD eğitim sisteminin krem tabakasından, üst düzeyde eğitim almış siyasetçilerdi. Bunun beklenmeyen ancak siyaseten oyun değiştirici sonuçları oldu. Yönetici konumundaki (Demokrat ve Cumhuriyetçi) parti elitleri, siyasal sorunların çözümünün iyi eğitimden geçtiğine inanmaya başladılar. Eğitim elbette şart, ancak bu inanış, sadece bilgi ve statünün liberalleşmesini değil, siyasetin ‘tekniğe’, siyasetçinin de teknokrata dönüşmesi sonucunu doğurdu.

Bu bakış açısına göre, örneğin, mağdur ve madunlar neden mi vardı? Çünkü bu gruplar iyi eğitim almadıklarından becerileri de gelişememişti. İç-dış sorunlar neden mi çözülemiyordu? Çünkü bilimsel tecrübeye dayalı teknik bilgi siyasetin bildik çarklarına kurban ediliyordu.

Yönetici ve iyi eğitimli sınıfın parti idaresini ele geçirmesinin bir başka kritik sonucu da siyasal alanın uzlaşı ve müzakere ile taksim edilmesi oldu. Parti elitlerine göre farklı kimlik ve siyasi çıkar grupları uzlaşabilir ve anlaşmazlıklar da ikna ya da müzakere ile çözülebilirdi. Özetle, sorunların, çelişkilerin parti elitleri arasında uzlaşı ile çözülebileceğine olan naif inanç siyasetin halktan kopuk bir oyuna dönüşmesine yol açtı.

Kendimize şunu itiraf edelim: Avrupa’dan ABD’ye en gelişmiş-demokratik ülkeler dâhil, seçmen oy verme davranışı gittikçe rasyonellikten uzaklaşıyor. Seçmenin mevcut adayların pozisyon ve ideolojilerini sorgulayıp tartışarak ve önerilen her seçim vaadini ölçüp tartarak oy verdiği mitini bırakmanın zamanı çoktan geldi.

Trump bu oyunu bozdu. Trump için siyasal olan, uzlaşılamaz olandı; sırrı dost-düşman ayrımında gizliydi, kısaca siyaset savaşın başka araçlarla devamıydı. Yukarda anlattığım sebeplerden dolayı seçime eli zayıf giren Clinton’un muğlak ‘biz’ine karşın Trump, beyaz Amerikayı, yani Obama’nın ‘küçülttüğü’, liberal elitlerin terk ettiği ‘yerli’ Amerika’yı yeniden siyaset sahnesinin baş aktörü haline getirmeyi temel hedefi olarak açıkça ilan etti. Örneğin, Trump Obama’nın Amerika’da doğmadığını ve dolayısıyla hukuken başkan olamayacağını sadece seçim öncesi değil, tam beş yıl boyunca sürekli işledi çünkü bizatihi ülkede büyüyen beyaz öfkenin siyasal kapitale dönüşebileceğini çok erken keşfetmişti. 2012 Başkanlık seçimlerine giderken Cumhuriyetçi Parti aday adayları arasında yapılan 15 Nisan 2011 tarihli bir kamuoyu yoklamasında Trump adaylar arasında birinci, 6 Nisan 2011’de (Wall Street Journal/NBC tarafından) yapılan başka bir yoklamada ise ikinci çıkmıştı. Şansını denemek için koşullar çok uygundu, ancak aynı yıl Usame Bin Ladin yakalanıp Obama’nın ikinci kez seçilme ihtimali artınca Trump aday olmaktan son anda vazgeçti.

Bahsi geçen iki sürpriz kamuoyu yoklama sonucu haricinde o yıl Trump’ı heyecanlandıran ve siyaseten elini güçlendirebilecek başka bir gelişme daha yaşanmaktaydı: Çay Partisi hareketi ile daha da büyüyen Cumhuriyetçi Parti içi isyan. Beyaz alt ve orta sınıflar ekonomik ve sosyal statülerini kaybetmekteydi ve Cumhuriyetçi Parti yönetici elitlerinin bu konuda yaptıkları bir şey yoktu.

Trump’ın başarısında kanaatimce yukarıda sayılanların yanında, en önemli sebeplerden biri de kişisel olarak geliştirdiği ve seçildikten sonra da kullandığı kendine has aykırı dildi. Genelde yorumcular seçimi Trump’ın kullandığı şok edici mesajlar üzerinden okudu. Bu yanlış bir yaklaşım, çünkü Trump’ın dili söylediklerinden çok daha fazlasını içeriyordu. Bu dilin formunu ve içeriğini birlikte ele almak gerekiyor.

Öncelikle söylemin formu, ırkçı-yabancı düşmanı (Meksikalıları ve Müslümanları ABD’ye sokmayacağını, şüphelileri ise aileleriyle ülkeden kovacağını seçim vaadi olarak sunan), cinsiyetçi (örneğin kürtaj yapan kadınların cezalandırılması gerektiğine inanan ve sadece fiziksel özelliklerden ibaret kadın imgesine odaklanan) ve ses/beden temsili (engelli bir gazeteciyi ve Hillary Clinton’un hastalık sonrası sendelemesini taklit eden vücut dili) gibi özelliklere yaslanıyor. Bu dilin grameri, siyasi-toplumsal gücünü yeniden keşfeden eril bir özne olarak ‘beyaz/yerli Amerikalı’ seçmeni merkeze alıyor. Bu aykırı dilin temel işleyiş mantığı ise kurban-suçlu (beyaz-siyah, Müslüman-Hristiyan), ‘güvenli içeri, tekinsiz dışarı’ (Meksika sınırına duvar, Hispanikler-beyaz Amerikalılar) gibi ikilikler üzerinden ‘biz-onlar’ ayrımının keskinleştirerek yeni şoven bir grup kimliği kurmak şeklinde özetlenebilir. Bu dilin kurduğu küresel hiyerarşi ise, ekonomik ve kültürel hegemonyasını kaybetmiş alt-orta sınıf beyaz Amerikalıların statü, kimlik ve çıkarlarını dünyanın geri kalanına üstün kılmak.

Nasıl bir gelecek?

Kendimize şunu itiraf edelim: Avrupa’dan ABD’ye en gelişmiş-demokratik ülkeler dâhil, seçmen oy verme davranışı gittikçe rasyonellikten uzaklaşıyor. Seçmenin mevcut adayların pozisyon ve ideolojilerini sorgulayıp tartışarak ve önerilen her seçim vaadini ölçüp tartarak oy verdiği mitini bırakmanın zamanı çoktan geldi. Demokrasi, ekonomik ve sosyal eşitsizliğe çare üretmek zorunda. Aksi takdirde, kaygıları, talepleri yok sayılan hatta küçümsenen ve türlü mahrumiyetlerin pençesinde yalnız bırakılan seçmen, rasyonelliği bir kenara bırakıyor ve siyaseti bir intikam aracı olarak kullanıyor. Bir Fransız düşünürün söylediği gibi iktidardakiler artık kendilerini seçen seçmenin güvenini kazandıkları için değil, muhalefete duyulan tepki sayesinde bulundukları yerdeler.

Son olarak, siyasetin içi dışı olmaz. Bir başka yazının konusu olsa da değinmeden geçemeyiz: Trump döneminde dünya siyasetinin ne yöne savrulacağını şu an kestirmek zorsa da çatlaklarla dolu yeni kabinesinde en azından güvenlik bürokrasisine bakınca öfke/intikam siyasetinin tavan yapacağını öngörmek mümkün. Trump’ın milli güvenlik kurmayları hiç vakit kaybetmeden diplomasiyi rafa kaldırıp beyaz öfkeyi küresel ölçeğe yansıtacaklarının sinyallerini veriyor. Bu sadece ortasından ikiye bölünen ve hızla kutuplaşan ABD toplumunun değil, dünya siyaset sahnesinin de alacakaranlık kuşağına girmesine neden olabilir. Netanyahu’ya her konuda yeşil ışık yakmanın Ortadoğu’da nelere yol açtığını bilmiyor görünen Trump’ın Putin hayranlığı, başta Almanya olmak üzere Avrupa’da iç siyasi dengeleri Rusya lehine bozabilir. Ortadoğu ve Avrupa’yı gözden çıkardığını varsaysak da Trump’ı ve dünyayı bekleyen daha korkutucu bir diğer senaryo da Çin’de zaten yükselişteki milliyetçiliğin iktidara yön vermesi.

Trump, filler ve eşekler tepişirken altta kalanların öfkesi ve umudu olarak sahneye çıktı ve ABD siyasetinde büyük bir depreme yol açtı. 2017’de Avrupa başta olmak üzere tüm dünyaya yayılması muhtemel bu öfke/intikam siyaseti bildiğimiz dünyanın sonu demektir.

Doç. Dr. Tuncay Kardaş, Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi.

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Tuncay Kardaş

Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi. Uluslararası Siyaset doçenti olan Kardaş, lisans ve yüksek lisans derecelerini Bilkent Üniversitesi’nden, doktora derecesini Galler Üniversitesi, Aberystwyth’ten aldı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;