Görüş

Türkiye-AB ilişkilerinde yeni perde

Türkiye'nin, büyük ölçüde AB'nin 'komşuluk politikası' ilham alınarak kurgulanan, 'komşularla sıfır sorun' politikasının tıkanmasıyla Brüksel ziyareti, uluslararası politikada yeni bir açılımın ilk adımı olarak görülebilir.

Konular: Avrupa Birliği
Başbakan Erdoğan'ın 5 yıl aradan sonra AB Liderler Zirvesi'ne davet edilmesi, Ankara-Brüksel ilişkilerindeki ısınmanın göstergesi olarak yorumlanıyor. [AA]

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 21 Ocak'ta Brüksel'e giderek Avrupa Birliği (AB) yetkilileriyle temaslarda bulundu. Ziyaret, Mayıs 2013'te Türkiye'ye gelen AB Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy’nun daveti üzerine gerçekleşti. Başbakan Erdoğan'a Brüksel'de yeni AB Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu eşlik etti. Erdoğan, Brüksel’deki temasları sırasında AB kurumlarının tepe yöneticileri konumundaki AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz ve Konsey Başkanı Van Rompuy ile hem ayrı ayrı hem de çalışma yemeği formatında yapılan dörtlü zirvede biraraya geldi. 

Türkiye-AB ilişkileri, büyük ölçüde iç politikadan kaynaklanan sebeplerden dolayı kritik bir dönemden geçiyor. Tam da bu dönemde Türkiye, Brüksel'deki temaslardan yeni müzakere fasıllarının açılmasına yeşil ışık yakılması bekleniyordu. Ziyaret öncesinde Çavuşoğlu, 'Avrupa bütünleşmesi' ve Türkiye’nin buradaki yerine ilişkin olumlu sözler sarf etti. Davutoğlu da Türkiye’nin son dönemdeki gelişmelerle ilgili olarak her türlü müzakereye açık olduğu şeklinde bir yaklaşım sergiledi. Bu tavırlar, Ankara'nın Brüksel'e Türkiye-AB ilişkilerine ivme kazandırmak için hazırlandığını gösteriyordu.

Müzakerelerinin 2005 yılında başlamasından bu yana Ankara'nın AB standartlarına uyum yönünde gerçekleştirdiği ilerlemelerin yıllar sonra ilk kez Brüksel'de en üst düzeyde konuşulup müzakere edilmesi, Türk dış politikası açısından kritik önemde. Türkiye'nin son yıllarda izlediği, büyük ölçüde AB'nin 'komşuluk politikası' ilham alınarak kurgulanan, 'komşularla sıfır sorun' politikasının tıkanmasıyla Brüksel ziyareti, uluslararası politikada yeni bir açılımın ilk adımı olarak görülebilir. Zira Türkiye'nin dış politikada net bir mesafe ve sonuçlar alabilmesi yanında büyük ölçüde dostça devam ettirdiği tek alan, Avrupa olarak karşımıza çıkıyor.

AB ile ilişkilerin seviyesinin yükselmesi ayrıca Balkanlar, Ermenistan’la ilişkiler, Karadeniz işbirliği ve enerji stratejisi gibi diğer dış politika alanlarında ilerleme kaydedilmesinde katalizör niteliğinde. Bunlara ek olarak AB ile yakınlaşma geçtiğimiz yıllara kadar, Amerikan dış politikasının önceliklerini dengeleyici alternatif bir yaklaşım sunuyor, Ankara'nın dış politikada manevra alanının genişlemesine katkı sağladığı da unutulmamalı.

Bu bağlamda AB ile ilişkiler, Türkiye’nin diğer komşularıyla yaşadığı sorunları aşmak ve Türk dış politikasındaki sıkışmışlıktan çıkmak noktasında kıymetli bir yol haritası öneriyor. Kaldı ki AB'nin Orta Doğu'nun kanayan yarası Suriye kriziyle bağlantılı hem insani konularda hem de Baas rejimine karşı çok boyutlu ve çok taraflı siyasetlerin geliştirilmesinde kritik önemde olduğu anlaşıldı.

Bu anlamda, dış politikada sıkışma yaşayan tek devletin Türkiye olduğu da düşünülmemeli. Arap Baharı sonrası Orta Doğu, AB için de önemli sorunlara yol açtı. Arap dünyasındaki önemli toplumsal ve siyasal değişimlere ilişkin Avrupa'daki olumlu hava kısa sürede hayal kırıklığına evirildi. Özellikle insani konular, iktisadi istikrarsızlık, göç ve terörizm Avrupa'yı tehdit eder hale geldi. Bu bağlamda AB’nin de bölgede etkili bir ortak pozisyonundaki Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu ortada. Ankara ve Brüksel, belki de Türkiye'nin AB'ye resmi üyelik başvurusunun gerçekleştirdiği 80'lerin sonlarından beri hiç olmadığı kadar birbirine ihtiyaç duyar konumda.

Fakat Türkiye için AB ile ilişkileri derinleştirmenin önünde iki bariyer var. Bunlardan ilki, "Kıbrıs Sorunu." AB, gelinen aşamada Kıbrıs'ta ciddi adım atılmasını bekliyor. Doğu Akdeniz’de keşfedilen petrol ve gaz rezervlerinden sonra artık sadece bir üye ülke (Yunanistan) ve bir aday ülke (Türkiye) arasındaki siyasi bir anlaşmazlık olmaktan çıkan bu sorun, AB (ve Türkiye için) hayati nitelikteki enerji konuları uzamında kritik önemde. Uzun süre izlenen "Türkiye Kıbrıs'ta Annan Planı'nı destekleyerek elinden geleni yaptı, şimdi sıra AB ve Rum kesiminde." şeklinde özetlenebilecek statükocu politika, AB çevrelerinde kabul edilebilirliğini çoktan yitirdi.

İkinci engel ise Türkiye’deki demokratikleşme konusu. Türkiye, AB ile müzakerelere, Kopenhag Kriterleri'ni karşıladığı için başlayabildi. Fakat son birkaç yılda Türkiye'nin demokrasi, insan hakları, ifade hürriyeti ve hukukun üstünlüğü konularında net bir gerileme yaşanıyor. Bu gerilim, AB'nin Türkiye hakkındaki yıllık raporlara da yansımış durumda. Hükümet çevreleri, Brüksel'den gelen demokratikleşme konularındaki eleştirileri, Türkiye’nin iç siyasetine haksız müdahaleler biçiminde yorumlamak eğiliminde.

Son olarak AB'nin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) ve Türkiye'deki mevcut yargı-hükümet anlaşmazlığına yönelik endişelerini belirtmesine karşı Başbakan Erdoğan çok sert bir tepki gösterdi ve son Brüksel ziyaretinde de AB’nin bu konuda Türkiye'ye haksızlık yaptığını öne sürdü. Nihayetinde bu meselenin de Türkiye’deki demokratikleşme sürecinde olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmesi gerektiğini savundu. Türkiye’nin dışardan bakıldığında kavranması zor büyük bir siyasi değişim içinden geçtiği yönünde argümanlar kullandı.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti oldukça uzun süredir, özellikle Gezi Parkı olaylarından bu yana, belirgin şekilde hep aynı yaklaşımı sergiliyor ve ne yazık ki artık bu yaklaşımın da AB tarafından kabul edilmesi hayli zorlaşıyor. AB, 2005'te Türkiye ile müzakerelere başlama kararını alırken, ülkenin demokratikleşme sürecinin geri kayışlara açık bir süreç olduğu ve müzakerelerin demokratikleşme ve siyasi istikrar yönünde Türkiye’ye önemli bir çıpa sağlayacağını vurguluyordu. Nitekim çok geçmeden AB, bu öngörüsünde haklı çıkmış halde.

Gelinen aşamada yapılması gereken, Başbakan Erdoğan ve AKP hükümetinin hem siyasi hem de iktisadi istikrarı, demokratikleşme ve kalkınma hedeflerini AB ile paralel düşünmesi. Bu da Erdoğan ve arkadaşlarının 2002 yılında sergilediği siyasi kararlılığı, sürecin devamı için olmazsa olmaz kılıyor. Bir başka deyişle, dış ve iç politikada top halen Türkiye’nin sahasında ve oyun devam ediyor, üstelik kurallar da baştan belirlenmiş.

Kıvanç Ulusoy, 1972 yılında İskenderun'da doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun oldu. Aynı okuldan master derecesi aldı. Doktorasını Boğaziçi Üniversitesi'nde Modern Türk Tarihi alanında tamamladı. İspanya ve İtalya'daki üniversitelerde araştırmalar gerçekleştirdi. 2012-2013 döneminde Fulbright Bursu ile Harvard Kennedy School of Government'ta misafir araştırmacı olarak bulunan Ulusoy, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyeliği görevini sürdürüyor. Ulusal ve uluslararası akademik dergilerde yayımlanmış çok sayıda makaleye imza atan Doç Dr. Ulusoy, Avrupa Birliği ve Türkiye-Avrupa ilişkileri üzerine yoğunlaşıyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Kıvanç Ulusoy

Kıvanç Ulusoy, 1972 yılında İskenderun'da doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun oldu. Aynı okuldan master derecesi aldı. Doktorasını Boğaziçi Üniversitesi'nde Modern Türk Tarihi alanında tamamladı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;