Suriye'de iç savaş

“İstanbul’da yeni bir gökyüzünün altında”

Geride bıraktıkları ‘gökyüzü’ rengini yitirmiş; savaşın kapkara bulutları altında eziliyor. Suriye’deki iç savaş yüzünden hayatlarını geride bırakmak zorunda kaldılar. İki kimlikleri var. Onlar Suriyeli sanatçılar. Onları İstanbul’a bağlayan pekçok sebepleri var. Avrupa onlar için belirsizlikle eş anlamlı. Türkiye ise kültürel ve insani anlamda kendilerini daha yakın hissettikleri yer. Gazeteci Özgür Duygu Durgun, İstanbul’da yeni bir yaşam arayan Suriyeli genç kuşak sanatçılarla bir araya geldi.

Suriyeli Müzisyenler Orkestrası, İKSV 23. İstanbul Caz Festivali'nde sahneye çıktı.

Türkiye’de yaklaşık üç milyon Suriyeli var. Hepsi de 2011'de başlayan iç savaşın ardından Türkiye'ye geldi. Her birinin hikâyesi farklı. Tanımadıkları bir ülkede hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Maisa, Imad, Bashar… Üç genç Suriyeli sanatçı... Üniversite mezunu, en az bir yabancı dil konuşuyorlar. Türkiye toplumunda ve güncel sanat ortamında kendilerine bir yer bulmaya çalışıyorlar. En önemli talepleri ayrımcılığa uğramadan yaşabilmek. ‘Suriyeli’ olarak anılmadan, ‘insan’ olarak kabul görmeyi istiyorlar.

Sığınmacı olarak sürdürdükleri yeni hayatta onları Türkiye’ye bağlayan aslında çok fazla neden var. Hemen hepsi bir Avrupa ülkesinde belirsiz bir hayatı seçmektense kültürel ve insani anlamda kendilerini daha yakın hissettikleri Türkiye’de yaşamayı tercih edeceğini söylüyor.

Gazeteci Özgür Duygu Durgun, İstanbul’da yeni bir yaşam arayan Suriyeli genç kuşak sanatçılarla bir araya geldi.  

Alhafez, Suriyeli sığınmacılardan ve müzisyenlerden oluşan ‎Istanbul Mosaic Oriental Choir’ın kurucusu ve şefi.

"Savaş bir ay sürer sanmıştık, hayatımız altüst oldu"

Maisa Alhafez, savaştan önce ailesiyle Şam’da yaşıyordu. Üniversitede ekonomi okudu. Ayrıca Şam Konservatuarı’nda şan ve piyano eğitimi aldı. Suriye’de yaşarken aynı zamanda kendine ait bir müzik merkezi vardı. Sabahları bankada çalışıyor, öğleden sonra ise müzik okulunda çocuklara şan ve piyano dersleri veriyordu. Savaş başlayınca ailesini geride bırakmak zorunda kaldı ve önce Lübnan’a taşındı, bir yıl sonra ise İstanbul’a… Maisa, "Hayatla olan tek bağım" dediği, Suriyeli sığınmacılardan ve müzisyenlerden oluşan ‎İstanbul Mosaic Oriental Choir’ın kurucusu ve şefi. Koro, geçtiğimiz Eylül’de İstanbul’da düzenlenen 2016 Uluslararası Hrant Dink Ödülleri töreninde ilk defa geniş bir dinleyici kitlesinin karşısına çıktı.

“Suriye’de savaş başlayınca önce Lübnan’a gittim. Başta bu sadece bir, bilemedin iki ay sürer ve sonra evime dönerim diye düşünüyordum. Benden büyük bir ağabeyim, kız kardeşim ve annem-babam ise Suriye’de kaldılar. Kimse düzeninin bozulmasını beklemiyordu. Küçük erkek kardeşimle beraber Lübnan’a geçtik. Lübnan’ın güneyinde çocuklarla müzik atölyeleri yaptım ve gönüllü olarak çalıştım. Kardeşim daha sonra İspanya’ya iltica etti. Lübnan’dan bir yıl sonra ayrıldım.

İstanbul’daki Uluslararası Arap Okulu’nda ders verme imkânı doğunca hemen buraya geldim. Başlarda çok ama çok yalnızdım. Sıfırdan başladım her şeye. Cebimde 300 dolar vardı sadece. İstanbul’da herkes kendi hayatını yaşıyor, kimse kimseye fazla bulaşmıyor. Hiç arkadaşım yoktu ilk aylarda. Kendime önce kalacak bir daire buldum. Her şey tamamen şansın yüzüme gülmesi sayesinde oldu. Sanki yanımda bir melek yürüyor ve bana yardım ediyordu.

İstanbul’a geldiğim ilk aylarda Türkçe bilmediğim için çok zorlandım. Ama zaman içinde temel ihtiyaçlarımı karşılayacak kadar dili öğrendim. Bu arada annem hastalandı, artık ölüm döşeğindeydi. Türkiye’deki yetkililer burada ikâmet sorunu oluşturacağını gerekçe göstererek bana Suriye’ye gitmem için izin vermediler.

Annemin cenazesine gidemedim, ona veda bile edemedim. Annem öldükten sonra ağır bir depresyona girdim. İşten ayrıldım. Daha sonra 2014’te Antep’te bir STK’nın ofisinde çalışmaya başladım. Arapça ve İngilizce bilen birine ihtiyaçları vardı, maaşı daha iyiydi ve kalacak yer veriyorlardı. Bu koşullar yüzünden kabul ettim. Ancak yaşadığım yer çok tehlikeliydi, yaşadığım binadaki insanlar arasında kokain gibi uyuşturucular kullananlar vardı. Her gün polis baskını oluyordu. Mahallede yaşayanlar çok şikâyetçiydi. Yalnız bir kadın olarak böyle bir ortamda iki aydan fazla kalamayacağıma karar verdim.

Orada biraz para biriktirmiştim, hemen İstanbul’a döndüm ve birkaç ay boyunca hiçbir şey yapmadan yaşadım, bir gün Facebook’a ‘’piyano dersi verilir’’ ilanı koydum. Ders almak isteyenlerden cevaplar gelmeye başladı. Bir, iki öğrenci derken öğrencilerim çoğaldı. Öğrencilerim sayesinde Türkçe öğrenmeye de başladım.

İstanbul’da neler yapabileceğimi düşünürken benim gibi müzisyenlerle tanışmanın yollarını aradım. Türk müziğini çok seviyordum. Taksim’de faaliyetlerini sürdürmekte olan Filistinli ve Suriyeli mülteciler için çalışan Addar Toplum Merkezi’ne gidip gelmeye başladım. İstanbul’da tanıştığım diğer Suriyeli arkadaşlarla bir koro kurmaya karar verdik. Addar’da provalara başladık. Zaman içinde konserlerle yavaş yavaş tanınmaya başladık. Siz bir kapı açınca diğer kapılar da açılıyor. Koromuz gün geçtikçe büyüdü. Yeni bir prova mekânı bulmak zorunda kaldık.

İstanbul’da prova yapabileceğimiz her yeri bizzat araştırdım, her yerin kapısını çaldım. Sonunda St. Antuan Kilisesi bize kapılarını açtı. Koromuzda Arapça, Türkçe, Ermenice, Kürtçe pek çok dilde türküler söylüyoruz. Bu koro benim için çok şey ifade ediyor. Hayatla olan en önemli bağım. Huzur ve güç buluyorum burada. Bu korodaki herkes için bu böyle, inanamazsınız öyle dertleri olan insanlar var ki…

Türkiye’de yaşamaktan mutluyum ama bir yandan da burada Suriyelilere yönelik çok fazla önyargı var. Özellikle medya bu önyargıları besliyor. Sanki tüm Suriyeliler hırsız, suç işliyorlar, kadınlar ise kapalı, eğitimsiz. Hayır, ben kendimi bildim bileli başım açıktı, hep modern bir hayatım oldu.

Koroda Alman bir arkadaşımız var. Alman medyasında gördüğü Suriyeli mülteci imgesi yüzünden önceleri bu koroya katılmaktan çekindiğini söyledi. Aramıza katıldığında bizim de normal insanlar olduğumuzu gördü.

Umutlu olmak istiyorum. Ancak her şeyi tek başıma yapmaktan, her kapıyı tek başıma çalmaktan çok yoruldum. Bazen sadece bir sponsor bulabilmek için gece gündüz çalışmak zorundayım.”

Habbab'ın yoğun bir sergi programı var.

"İstanbul'da olağanüstü bir gökyüzü var"

Imad Habbab, Şam Güzel Sanatlar Akademisi’nden 2011’de mezun oldu. Savaş nedeniyle ülkesinden ayrılarak Lübnan’a yerleşti. 2014 yılında başladığı ‘’Civilian Spectrums’’ adlı seride Beyrut’taki devamlı inşaat halini ve bu durumun insanlarla olan ilişkisini ve yeni yapılaşmaların kentin eski kimliğini nasıl sildiğini ve kentin inşaat sesleriyle nasıl dönüştüğünü anlattı. Beyrut’ta geçirdiği üç yılın ardından İstanbul’da yaşamaya karar verdi. Bugüne dek Şam, Beyrut başta olmak üzere Ortadoğu’da, çeşitli Avrupa kentlerinde ve ABD’de sergilere katılan sanatçı, şimdilerde kendisine yeni ilham kaynağı olan İstanbul’da yaşıyor. Kentin mahalleriyle, çatılarıyla ve benzersiz bulduğu gökyüzüyle tanışıyor, sergiler açıyor. 

“2012-2015 dönemini Beyrut’ta geçirdim, benim için çok özel bir süreçti. Beyrut’ta Osmanlı döneminde kalmış olan eski bir ahırdan sanatçıların misafir edildiği bir mekâna dönüştürülen Art Residence Aley’de çok güzel deneyimler kazandım. 2015’te İstanbul’a yerleşmeye karar verdim.

Çocukluğumdan beri sanatla uğraşıyorum, sanat benim için günlük bir ihtiyaç. Görsel olarak kentlerin, mekânların sosyolojisini düşünmek ilgimi çekiyor. Beyrut’ta insanlarla etkileşimim özeldi. Şehrin yeni yapılaşması, her yerde var olan inşaatlar, eski kentin kimliğinin silinmesi… Kenti anlamanın temel yolu binalar ve insanlarda gizliydi.

Yaşamadığım, hissetmediğim bir mekânı görselleştirmek istemiyorum. Şam, benim için şu anda böyle. Şam’a dair herhangi bir şey yapmadım, orada olmadan, oranın gerçeğini yaşamadan resim yapmak yapay geliyor bana.

Beyrut’ta iken kaldığım sanatçı inisiyatifi, çok doğru bir hedefle kurulmuş çok önemli bir inisiyatifti, Suriyeli sanatçıları dünya sanat ortamına tanıtmak anlamında değerli işler yapılıyordu. Bu, Suriyeli sanatçılar için çok önemli bir motivasyon oluşturuyordu. 'Birlikte yapabiliriz' diyen böyle projeler çok önemli ve desteklenmeleri gerekiyor. Suriyeliliğe veya başka bir kimliğe ihtiyaç duyulmadan. İnsana insan olarak değer vermek anlamlı.

Henüz Türkiye’de sadece bir yıldır yaşıyorum ancak gördüğüm kadarıyla Türkiye’de, Suriyeli sanatçılar ile Türkiyeli sanatçılar arasında iletişim ortamından ziyade, önce yerel sanatçıların arasında böyle bir iletişim ortamının olması gerekiyor. Umuyorum daha fazla örnek görürürüz yakında.

İmad Habbab, Beyrut’ta geçirdiği üç yılın ardından İstanbul’da yaşamaya karar verdi.
İstanbul bana ilham veriyor. Buraya gelme nedenimi de bu oluşturuyor. Olağanüstü bir gökyüzü var İstanbul’da. Çatıları çok seviyorum. Kenti anlamak için  bazen ona uzaktan bakıp mahalleleri, mahallelerin büründüğü renkleri izliyorum. İki farklı kıtayı, mimariyi, değişimi, sokakları izliyorum. Her insanın hayatında bir kere İstanbul’u yaşaması gerektiğini anladım.

İstanbul’un görsel kimliğini düşünmek hoşuma gidiyor.  Benim için en ilham verici olan da bu, özellikle gökyüzü ve Boğaz geliyor. Su, yüzyıllardır İstanbul’da yaşamış nice medeniyetin belleğini muhafaza ediyor. 20 milyonluk bir şehirde, sokaklarda bir insanlık nehri aktığını görmek heyecan verici, sokaklar, insanlar, insan yüzleri… Heyecan verici.

Bir yere ait olmak kendini sınırlamak anlamına geliyor bence. Ben, her yerde kendini iyi hissetme fikrini seviyorum. Karşılaştığım her yer, her yeni insan benim için bu dünyada büyük bir aileye sahip olmak demek. Sadece bir mekâna ait olmak ise bir şeyleri kaybetmek gibi geliyor. Bu nedenle geçmişe nostalji duymak pek adil gelmiyor, zira o zaman şimdiki zamanı geçmişin anılarıyla dolduruyor ve bugüne yer bırakmıyorsunuz. Anılar bir mekâna ait kimliği yaratır, ona karakterini verir ve bu yüzden nostalji tek başına iyi veya kötü bir şey değildir ancak mekânlar için konuşacak olursak bugüne dair görsel bilgiye ve gerçekliklere de yer açmak gerekiyor.”

Balleh, üyesi olduğu müzik topluluğuyla mülteci kamplarına düzenli geziler yapıyor.

"Artık düş bile kuramıyoruz" 

Lazkiye’de doğup büyüyen ve üniversitede müzik eğitimi almakta olan Bashar Balleh 1,5 yıldır İstanbul’da. Suriyeli, Amerikalı, Kürt, Türk, İspanyol, Çek müzisyenlerden oluşan Country for Syria adlı müzik grubunda gitar çalıyor. Topluluk Suriyeli sığınmacılara destek amaçlı konserler veriyor, bağış kampanyaları düzenliyor. İnternet üzerinden veya yardım konserlerinden gelen bağışları çeşitli sivil toplum örgütleriyle işbirliği halinde sığınmacılara ulaştıran topluluk, ayrıca mülteci kamplarına düzenli geziler yapıyor, ihtiyaçları sahiplerine bizzat ulaştırıyor ve bu kamplarda dayanışma konserleri de veriyor. Topluluk şimdiye dek Diyarbakır, Cizre, Dargeçit gibi bölgelerdeki sığınmacıları ziyaret etmiş. Country for Syria ayrıca İstanbul’daki sığınmacı çocuklar için konserler veriyor. Grup, gelecek için bir umut isteyen sığınmacılara bu tür etkinliklerle moral vermeye çalışsa da Bashar, gelecek ve umut kelimelerini artık yan yana düşünemediğini, hayal kurma hakkının bile yasaklandığını düşünüyor. Bashar, neden Türkiye’de yaşamayı tercih ettiğini şöyle anlatıyor: Avrupa’ya geçen bazı arkadaşlarım şu anda hâlâ çaresiz biçimde resmi dokümanlar için bekliyorlar. Oysa ben burada kendi ellerimle yepyeni bir hayat kurabiliyorum.

“Lazkiye’de yaşıyordum. İstanbul’a 1 yıl 7 ay önce geldim. İstanbul’a geldiğim ilk ay çok zorlandım. Ev bulamamıştım. Bir ay kadar parklarda yattım. Sokakta müzik yaparak biraz para kazandım. Aslında sokakta çalmak eğlenceliydi. Her gün yeni insanlarla tanışıyorsunuz. Country for Syria ile Amerikalı arkadaşım Owen sayesinde tanıştım. Grubun kurucusuydu,  bana birlikte çalmamızı teklif edince hiç düşünmeden tamam dedim. İlk konserimizi prova bile yapmadan verdik. Ve o konserle birlikte benim yeni bir ailem oldu. 

Aslında doğrusunu söylemek gerekirse Türkiye’ye geldiğimden bu yana başıma gelen en güzel şey bu grup oldu. Bu yüzden eğer hâlâ umutlu biri olabiliyorsam bu, sadece ve sadece hayatımda bu grup olduğu için. Türkiye’de insanlarla herhangi bir sorun yaşamadım. Türk arkadaşlarımla ilişkilerimiz çok iyi, herkes çok sıcak davranıyor ve yardım ediyorlar. 

Özellikle oturma izni konusunda Türkiye’de işler çok zor yürüyor. Bana önce oturma izni verdiler ama anlaşıldı ki bu izin sisteme girilmemiş. Bunun için çok fazla para harcamıştım oysa. Hâlâ oturma izni alamadım.

Geldiğimde özel bir üniversitede müzik eğitimime devam etmek istedim ve kaydımı yaptırdım. İkinci döneme devam edebilmem için para ödemem gerektiğini söyledilerama istedikleri rakam çok yüksekti ve ben bu kadar çok para ödeyecek durumda değildim. Yani artık eğitimime de devam edemiyorum.

Anne ve babam Lazkiye’de yaşıyor. Şu anda hayati tehlike altında değiller ama savaş şartları nedeniyle çok zor şartlarda yaşıyorlar. Ne su ne elektrik ne de gaz mevcut. Sadece başlarını sokacak bir evleri var. Ama en azından kendi evlerindeler ve kendi yataklarında uyuyorlar. Ben İstanbul’a geldiğimde parklarda yattım. Ailemin böyle bir şey yaşamasını istemiyorum.

Burada yaşayan Suriyelilerin çoğu Türkçe bilmiyor, benim gibi. Türkçe öğrenmeniz için kurslara gitmeniz gerekiyor. Bu insanların kursa verecek parası yokken Türkçe öğrenmeleri mümkün değil ve bu durum böyle devam ettiği sürece sorunlar da devam ediyor.

Bashar Balleh (solda) ve Suriyeli müzisyen arkadaşı Waddah.
[[Fotoğraf: Kenan Özcan]]

Aslında insan olarak birbirimizi desteklediğimiz, birbirimize yardım ettiğimiz sürece her sorunu çözebiliriz. Kendimden örnek vereyim; cüzdanım çalındığında Türk arkadaşlarım bana yardım etmeselerdi Beyaz Masa’ya gidip başvuruda bulunamayacaktım. Ama bu her zaman olmuyor, insanlar her zaman bu kadar yardımsever değiller.

Dünyanın her yerinde iyi ve kötüler var. Suriyelilerin hepsi kötü veya iyi olmaz, tıpkı diğer insanlar gibi. Ben, "Suriyelileri istemiyoruz’’ diyenleri suçlayamam çünkü aslında kimse üzerine düşeni doğru dürüst yapmıyor. Hükümet belki topluma bu konuyu anlatmak için bir yol bulabilirdi ama bunu yapmıyor.

Türkiye’de darbe olduğunda Türk arkadaşlarım ve diğer yabancı arkadaşlarım büyük bir panik içinde bavullarını topladıklarını ve çok korktuklarını anlattılar. Düşünebiliyor musunuz, siz bunu 15 Temmuz gecesi sadece birkaç saatliğine yaşadınız. Ama Suriye’de insanlar beş yıldır, kesintisiz olarak dehşet dolu bir ruh hali içinde yaşamak zorundalar. Şimdi bizim evimizi nasıl terk ettiğimizi anlıyor musunuz?

Artık düş kuramıyoruz, düş kurmak bize yasaklanmış gibi. Bizim gibiler için iki seçenek var, ya çok zengin birileri size yardım edecek ve Avrupa vizesi alıp gidebileceksiniz. Ya da mesela, bir Avrupalı ile evleneceksiniz. Yani bizim için artık gelecek diye bir şey yok.” 

Özgür Duygu Durgun'un çalışmasının tamamına ulaşmak için tıklayınız. 

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;