Balyoz davası

Balyoz: Darbe mi, kumpas mı? - 4

Hilmi Özkök, dönemindeki darbe iddialarıyla ilgili hep ikili anlamlara yol açacak sözler sarf etti. Fakat Balyoz davasında, eski silah arkadaşlarını memnun eden bir ifade verdi. Alper Görmüş'ün yazısı...

Konular: Türkiye
[Fotoğraf: AA-Arşiv]

Dizimizin dünkü bölümünün son iki paragrafı, konuyu bugünkü bölüme getirmeyi amaçlıyordu ve şöyleydi:

“2003’te Genelkurmay Başkanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı koltuklarında oturan iki komutan, soruşturma ve kovuşturma boyunca sanıkların ve onların avukatlarının ‘her şey yalan, her şey sahte’ temelli savunma çizgisini benimser görünmediler ve bu tutumlarıyla sanıkların ve sanık yakınlarının tepkilerini üzerlerine çektiler. Fakat son duruşmadaki tanıklıkları bu çizgileriyle uyum içinde değildi. O nedenle sanıklar ve avukatları, onlara sormak üzere hazırladıkları onlarca soruyu sormaktan vazgeçtiler... Yarın, Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman’ın başlangıçtan bugüne Balyoz konusunda nasıl bir tutum sergilediklerini kronolojik bir sırayla ele alacağız.”

Bu bölüm Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman’a ayrılmış iki alt başlık altında iki yazı boyunca sürecek. Fakat yöntemimiz her ikisinde de aynı olacak: Her iki tanığın da önce mahkeme önündeki son ifadelerine bakacak, ardından da konuya ilişkin olarak daha önce basında çıkan değerlendirmelerinin içinde bir tura çıkacak, o değerlendirmeleri mahkemedeki tanıklıklarıyla karşılaştıracağız.

Bugün Özkök, yarın Yalman.

Özkök’e soru sorma sanatı

Hilmi Özkök, geçtiğimiz haftalarda mahkemede iki kez ifade verdi. 3 Kasım tarihli ilk ifadesinde Balyoz, Çarşaf, Oraj ve Suga gibi planlardan haberi olmadığını ve bunları ilk kez basından duyduğunu söyledi. Kulağına bazı dedikodular gelmişti ama bunlar “kimse hakkında dava açılacak, soruşturma açılacak kadar ciddi değildi."

Bence Özkök’e sorulan en kritik soru 10 Kasım’daki ikinci duruşmada, sanık Ali İhsan Çuhadaroğlu’ndan gelen soruydu:

“Ergin Saygun mahkemede, Aytaç Yalman’a seminer ses kayıtlarını dönemin Başbakanı Abdullah Gül’ün verdiğini kaydetti. Size gelen ses kasetleri yasal ses kaydı mıydı? Ses kaydı resmi olarak alındı mı?”

Özkök, bu soruya “bilgisinin olmadığı” cevabını verdi. (hurriyet.com.tr, 10 Kasım 2014).

İşte bu kadar... Mahkeme heyeti ve savcı bu cevabı yeterli buldu ve meseleyi orada kesiverdi. Oysa Hilmi Özkök’ün tanıklık tarzının inceliklerini bilen bir heyet o konuyu orada bırakmaz, deşerdi.

Bu “tarz”ın incelikleri Hilmi Özkök’ün 2009’daki Ergenekon davası tanıklığında ortaya çıkmıştı ve ben o zamanlar, oradan hareketle, Hilmi Özkök tarzı tanıklığın incelikleri gözetilmeden, dolayısıyla ona doğru sorular sorulmadan sonuç alınamayacağını belirten yazılar kaleme almıştım. Mesela:

“Özkök, Balyoz davasında da tanıklığa çağrılacak mı? Büyük bir ihtimalle, evet. Bu durumda, dönemin hakikatinin ne olduğunu ortaya çıkarmak için, hâkimlerin, karşılarında nev-i şahsına münhasır bir tanık olacağını hesaba katmaları şart.” (Taraf, 7 Ağustos 2012, “Özkök’e karşı etekte hangi taşlar var”.)

Şimdi, Ergenekon davasındaki tanıklığından yola çıkarak Hilmi Özkök’ün nasıl bir tanıklık tarzına sahip olduğunu ele alabiliriz...

Özkök’ün savcılık ifadesi

Hilmi Özkök, Ergenekon davası çerçevesinde önce 25 Nisan 2009’da İzmir’de Ergenekon savcıları Zekeriya Öz ve Fikret Seçen’e, ardından da 2 ve 3 Ağustos 2012’de 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin önünde ifade verdi. Gerek savcıların gerekse de hâkimlerin cevabını en fazla merak ettikleri konu, benim her zaman “Darbe Günlükleri’nin en önemli bölümü” diye tanımladığım 3 Aralık 2003’teki generaller toplantısıydı.

Biliyorsunuz, Günlükler’de 3 Aralık 2003 toplantısı ordudaki bütün orgeneral ve oramirallerin katıldığı ve Hilmi Özkök dışında hepsinin “hükümete müdahale” yönünde görüş bildirdiği bir zirve olanak anlatılıyordu.

Özkök’ün savcılara İzmir’de verdiği ifade Ergenekon iddianamesinde kamuoyuna yansıyınca, gazeteler haberi “3 Aralık 2003’te muhtıra teklifi olmamış” vb. başlıklarla vermişlerdi. Haklıydı gazeteler, çünkü Özkök ifadesinde, savcıların “o toplantıda muhtıra teklifinde bulunuldu mu” sorusunu aynen şöyle cevaplamıştı:

“Usul olarak en kıdemsizden başladığı için hepsinin görüşlerini aldıktan sonra ben de katılmadığım görüşlerimi söyledim. Herkes şahsi görüşünü dile getirir ama kimse benim yanımda muhtıra verme şeklinde bir teklifte bulunamaz. Ben de böyle bir şeye fırsat vermem.”

 ‘Soru o şekilde sorulsaydı...’

Sonra çok ilginç bir şey oldu. Özkök, bu sözlerinin yer aldığı iddianamenin basında yer almasından birkaç gün sonra, 6 Ağustos 2009’da Radikal’den Murat Yetkin’e bir söyleşi verdi. Söyleşideki soru ve cevapları aynen aktarıyorum:

Soru: “İddianamede görevde bulunduğunuz sırada generaller ile yaptığınız toplantıda, Özden Örnek’e atfedilen günlüklerde söylendiği gibi muhtıra teklif eden olmadığını söylediğiniz yazılı. Muhtıra teklif edilmedi, konuşulmadı mı?”

Cevap: “Böyle bir teklif gelmediği doğru. Soru teklif geldi mi şeklinde sorulmuştu. Ama teklif başka, görüş başkadır. O toplantıda ben görüşleri aldım.”

Soru: “Yani muhtıra verilmeli görüşü dile getirildi, ama bu teklif sayılmaz mı demek istiyorsunuz?”

Cevap: “Yorum yapmayacağım. Ben sizin daha iyi değerlendirmeniz açısından teklif ve görüşün iki ayrı şey olduğunu söylüyorum.”

Burada merak uyandıran noktu şu: Özkök neden bir gazeteciye yaptığı düzeltmeyi savcıya yapmamıştı? Yani neden “Siz bana ‘teklif’ diye soruyorsunuz, teklifte bulunan olmadı ama görüş beyan edildi” dememişti? İşte, Özkökvari tanıklık tarzının en temel özelliği: Sadece sorulana cevap vermek... “Öyle olmadı ama böyle oldu, dediğiniz kelime kullanılmadı ama şu kelime kullanıldı” dediğinde, kendisini yargıyı yönlendiriyor gibi hissetmek...

Sonra zaman geçti, Ergenekon davasına bakan mahkeme beni tanık olarak mahkemeye davet etti. Konu bir şekilde “doğru soru sorma” meselesine gelince ben bu hikâyeyi anlattım hâkime. Hâkim bana, “yani savcı Özkök’e soruyu doğru soramamış mı” deyince, “Evet” dedim, “soramamış...”

O günlerde, mahkemedeki tanıklığımı okurlarla paylaşmak için kaleme aldığım yazı şu cümleyle bitiyordu:

“Şunu güvenle söyleyebilirim: Mahkeme Hilmi Özkök’ü tanıklığa çağırır da ona ‘3 Aralık toplantısında muhtıra verme yönünde görüş bildirildi mi’ diye sorarsa, bu defa ‘evet’ cevabı alacaktır.” (Taraf, “Ergenekon Mahkemesi tanıklığım”, 24 Temmuz 2012).

Tam öyle oldu... Benden iki hafta kadar sonra (2 Ağustos 2012) bu defa Hilmi Özkök tanıklığa çağrıldı. Hâkim, 3 Aralık 2003 toplantısına dair soruyu bu defa doğru bir biçimde formüle etmiş, “muhtıra verilmesi yönünde telkin ya da teklifte bulunan oldu mu” diye sormuştu.

Hilmi Özkök söz aldığında anlaşıldı ki, zaten savcıya söylemeyip gazeteciye (Murat Yetkin’e) anlattığını mahkemede de tekrar etmeye kararlıdır... Benim, mahkeme heyetine anlattığım, ardından bir de yazı yazdığım “teklif” ve “görüş” meselesine benim tanıklığıma gönderme yaparak bir kez de o değindikten sonra, o toplantıda bu yönde “görüşler” beyan edildiğini, hatta bir orgeneralin “muhtıra” sözcüğünü de telaffuz ettiğini anlattı. (Sonraki günlerde, basına, “muhtıracı” orgeneralin adını da açıklayacaktır: Aytaç Yalman.)

‘Var da diyemem yok da diyemem’

Hilmi Özkök, 2003’teki darbe iddialarıyla ilgili olarak her zaman muğlak konuştu. “Var da diyemem yok da diyemem” ya da “suç varsa cezasını çekmek insanı rahatlatır” gibi çıkışlar, iddiaların önemli ölçüde gerçeğe tekabül ettiği algısının güçlenmesinde önemli bir rol oynadı. “Çünkü” diye düşünüldü, “iddiaların altı boş olsaydı, onun pozisyonundaki bir insan, üstelik silah arkadaşlarının hapse girmesi söz konusuyken ortalığı birbirine katar, iddiaları net bir dille yalanlardı.”

Bu tavır, daha önce de yazdığım gibi Özkök’ün gerçekten trajik pozisyonu içinden üretilmiş iki temel parametreden kök almaktaydı:

Birincisi: Sırf hükümete ve demokratik teamüllere bağlı kaldığı için ona hayatı dar eden “silah arkadaşları”nın o dönemdeki darbeci eğilimlerini ve faaliyetlerini “re’sen” fâş etmeyi uygun bulmadı. Aksi takdirde “arkadaşlarına hevesle ihanet etmekle” suçlanmaktan çekindi.

İkincisi: “Silah arkadaşları”nın darbeci eğilimlerine ve faaliyetlerine şahitlik ettiği halde, onları koruma adına “hayır, böyle şeyler kesinlikle olmamıştır” demeyi de uygun bulmadı. Böyle yaparsa hakikate ihanet edeceğini düşündü.

Şimdi düşünüyorum ki, Hilmi Özkök Balyoz davasındaki tanıklığına kadar bu parametrelere sadık kaldı (Ergenekon tanıklığı dâhil). Fakat bence Balyoz davasındaki ifadesi açıkça üzerindeki ağır baskının izlerini yansıtıyordu.

Erdoğan gibi Gül de tanıklığa çağrılmalı

Hilmi Özkök’ün 2003’teki girişimlerle ilgili olarak “dedikodu” dışında bir şey duymadığını, kendisine bir CD’de iletilen “plan semineri”nin ses kayıtlarının resmî kanallardan gelip gelmediğini “bilmediğini” söylemesi karşısında Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün bu davada tanık olarak dinlenmesi bence kaçınılmazlaşmıştır.

Çünkü her iki politik şahsiyet de sonraki tarihlerde, olan bitenden zamanında haberleri olduğunu ve gereken kurumların bilgilendirildiğini açıklamışlardır.

Sözünü ettiğim kaçınılmazlığın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la ilgili gerekçelerini dizinin ilk bölümünde ele almıştık... Şimdi de Abdullah Gül’le ilgili gerekçeye bakalım...

Başka referanslar da verebilirim ama, en somutuyla yetineceğim... Darbe Günlükleri’nin Nokta dergisinde yayımlanmasından sonra Milliyet yazarı Hasan Cemal dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile “2003 halleri” üzerine konuşmuş, Gül, Milliyet’in manşetten verdiği haberde şöyle demişti:

“İddia edilen, ortaya atılan niyetleri, gayretleri biliyoruz. Basında çıkmadan önce biliyorduk. Bunlar, devlette bilmesi gereken yerlere bildirilmiştir. Bilmesi gerekenlerin bilgisi vardır.” (Milliyet, 7 Nisan 2007).

Söz konusu olan hükümeti alaşağı etmek üzere hiyerarşi dışında örgütlenmiş bir darbe organizasyonu ise, Genelkurmay’ın, Gül’ün “devlette bilmesi gereken yerler” tanımı içine girmediğini düşünebilir miyiz?

Ya da şöyle diyelim: Mahkemenin, Abdullah Gül’e, “Genelkurmay da ‘devlette bilmesi gereken’ kurumlardan biri miydi ve onu da bilgilendirdiniz mi?” diye sorması gerekmez mi?

Yarın: Özkök ve Yalman’ın uzun-ince yolu 2

Alper Görmüş

Gazeteciliğe 1978'de Aydınlık gazetesinde başladı. Nokta ve Aktüel dergilerinde çalıştı. Taraf ve Türkiye gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı.Yeni Şafak'ta Kürşat Bumin'le birlikte medya eleştirisi yapan 'Medyakronik' köşesini hazırladı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;