Balyoz davası

Balyoz: Darbe mi? Kumpas mı? - 1

Darbelerle yaşayan Türkiye’de, 2010 yılındaki Balyoz davası demokrasi için dönüm noktasıydı. Darbeciler yargılanacaktı; ancak siyasi hesaplar yüzünden davanın neredeyse içi boşaltıldı. Şimdi yeniden yargılama süreci başladı ve siyasi rüzgar tersten esiyor. Gazeteci Alper Görmüş’ün bugüne ışık tutacak yazı dizisi 6 gün boyunca Al Jazeera Türk’te…

Konular: Türkiye

Eski Anayasa Mahkemesi raportörü, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti / AKP) Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyesi Osman Can’ın da katıldığı bir yorumla (Akşam, 12 Kasım 2014), Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman’ın tanıklığından sonra Balyoz davası ‘çöktü’. Peki, mahkeme de bu yoruma katılırsa, 2003’te askerlerin hükümeti devirmek için yaptıkları planları yok mu sayacağız? Gözümüzün önünde olup biteni görmezlikten mi geleceğiz? Elbette hayır.

Bu dizide 2003’te neler yaşandığını bir kez daha gözden geçirecek, mahkeme kararının öyle tecelli etmesi durumunda dahi tarihin neden “Balyoz bir hayaldi” diye yazmayacağını göstermeye çalışacağım.

Dönemin ruhu

“Biz Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetiyoruz. Şu anda söyleyebileceklerim var, söyleyemeyeceklerim var. Her şeyi, her zaman, her yerde söyleyemeyiz. Ama Allah izin verirse biz bunları ileride kaleme alacağız. (...) Arapların bir sözü vardır. Sırrı şöyle tarif ederler: ‘İki dudağın arasından çıktı mı esiri olursun.’ Bizim de bazı sırlarımız var. Fatih, ‘Sakalım bilse sakalımı keserim’ demişti.”

Başbakan (şimdi Cumhurbaşkanı) Recep Tayyip Erdoğan, 12 Eylül 2012’de gittiği Kiev’de sarf etmişti bu sözleri... Etrafını saran gazeteciler konuyu Balyoz’dan açmıştı ve malûm, Balyoz’un konusu da başında bulunduğu partinin kurduğu hükümeti devirmeye yönelik bir darbe planından ibaretti.

Dahası da vardı: Bir gazeteci, “Yani Balyoz’da kamuoyunun bildiğinden daha karanlık tablolar mı var” diye sormuş, Erdoğan soruya “var tabii canım” karşılığını vermişti.

Ertesi gün bütün gazetelerde yer alan bu sözler, suya yazılmış gibi yok hükmünde sayıldı; ne gazeteciler deşti bu sözleri ne de siyasetçiler... Fakat tabii çok daha önemlisi, davanın görüldüğü mahkeme de, “Başbakan bizim baktığımız davayla ilgili çok önemli şeyler söylüyor, zaten davanın bir numaralı mağduru durumunda, çağıralım da tanık olarak dinleyelim” demedi.

Balyoz davası birinci derece mahkemesinde bitti, kararları  Yargıtay onayladı, ardından Anayasa Mahkemesi yeniden yargılamaya hükmetti... Bu işler yılları aldı ve bu yıllar boyunca darbe girişimine maruz kaldığı iddiasıyla hakkı aranan hükümetin tanıklığına başvurulmamasında bir tuhaflık görülmedi...   

Keza davanın bir numaralı mağdurunun bildiklerini mahkemede açıklamak yerine ileride yazacağı kitaba saklaması da tuhaftı ama bunlara rağmen 2003’te neler yaşandığına dair epeyce bilgiye sahibiz.

(Bu darbe işleri hakikaten çok tuhaf... Ona bulaşan, tanıklık eden gazetecilerle ona maruz kalan siyasetçileri aynı noktada buluşturuyor: “Şimdi anlatmayacağım, ileride kitabını yazacağım...”

Başbakan’ın sözleri bana tabii ki, darbe oturumlarında yazıcılık yapan ama bunları neden haberleştirmediği sorulduğunda “çünkü ileride kitap yazacaktım, not alıyordum” diye cevaplayan gazeteci Mustafa Balbay’ı hatırlattı.

Darbe girişimi gibi kamusal önemi apaçık bir olayda, “bildiklerimi anlatmayacağım, ileride kitap yazacağım” diyen kişilerin, kamusal sorumluluğu en yüksek iki görev alanından çıkması bu ülkeye dair çok şey söylemiyor mu?)

Erdoğan (Aralık, 2003): ‘Her şeyi biliyoruz...’

2003 Mart’ında neler yaşandığına dair ilk bilgiyi yine kapalı, sırlı cümleler eşiğinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan o yılın Aralık’ında duyurmuştu kamuoyuna...

2 Aralık 2003... Başbakan Erdoğan partisinin grup toplantısında iki hafta önceki (15-20 Kasım) sinagoglar, HSBC ve İngiliz Konsolosluğu’na yönelik bombalamalarla ilgili olarak konuşmaktaydı... Fakat Başbakan birdenbire konuyu değiştirip çok farklı şeyler söylemeye başlamıştı: “Vakti saati geldiğinde fikir, düşünce planında, demokrasi çerçevesi içinde hesaplaşacakları” birilerine işaret ediyor, üstelik “bunun da belgesi, bilgisi, delilleri, her şeyi elimizdedir” diyordu. (2 Aralık 2003, Erdoğan’ın partisinin grup toplantısındaki sözleri.)

Aslında meraklı, şüpheci bir gazeteciliğin bu tuhaflığın izini sürmesi, Başbakan’ın neyi imâ ettiğini sorgulaması gerekirdi, fakat o günlerde aramızdan böyle bir gazeteci çıkmadı.

Başbakan’ın 2 Aralık 2003’te neyi imâ ettiği, Ergenekon ve Balyoz davalarının başlamasından sonra açıklığa kavuşacaktı.

Başbakan’ı o şekilde konuşmaya sevk eden ilk bilgi, 5-7 Mart 2003 tarihlerinde İstanbul Birinci Ordu’da yapılan plan seminerine dair ses kayıtlarıydı... Balyoz darbe davası sanığı emekli orgeneral Ergin Saygun, 27 Mart 2012 tarihli duruşmada söz alarak şöyle dedi:

“Plan seminerlerinin kasetleri, seminerden birkaç gün sonra dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’a Başbakan tarafından verilmiştir. (...) Ayrıca Aytaç Yalman bu davada tanık olarak dinlenmelidir.”

Aytaç Yalman, Saygun’un iddiasını izleyen günlerde Tufan Türenç’e verdiği bir söyleşide bu bilgiyi kısmen doğrulayacaktı (Hürriyet, 2 Eylül 2012). Tek farkla: Yalman’a göre kasetleri Başbakan Erdoğan Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e vermiş, o da kendisini çağırarak kasetler konusunda onu bilgilendirmiş fakat muhteviyatını açıklamamıştı. Yalman’ın sözleri tam olarak şöyleydi:

“Söz konusu kasetler zamanın başbakanına verilmiştir. Başbakan da durumu Hilmi Paşa’ya aktarmış. Ben kasetlerin varlığını Hilmi Paşa’dan öğrendim. Kasetlerin muhteviyatini bilmiyordum. Yıllar sonra televizyondan öğrendim. Hilmi Paşa da muhteviyatı konusunda bana bilgi vermedi. Zamanında bilgilendirilmiş olsaydım gerekli işlemi yapardım.”

Başbakan Erdoğan’ın 2 Aralık 2003 tarihli Meclis konuşmasında, “belgesi, bilgisi, delilleri, her şeyi elimizde” dediği ve “demokrasi çerçevesi içinde hesaplaşacakları”nı vaat ettiği güçler, o konuşmadan dokuz yıl sonra işte bu itiraflarla ortaya çıkmıştı.

5-7 Mart 2003’teki plan semineri görüntüsü altındaki darbe planının ses kayıtları, Ergin Saygun’un dediği gibi, o tarihten sadece birkaç gün sonra Başbakan’ın eline geçmişti. Peki, Başbakan 5-7 Mart’a dair imâsını neden o günlerde değil de dokuz ay sonra, 2 Aralık 2003’te yapmıştı?

Bunun net bir cevabı vardı: 19 Kasım 2003’te Milli İstihbarat Teşkilatı’nın önüne koyduğu Ergenekon dosyası.

19 Kasım 2003: MİT’ten Başbakan’a Ergenekon dosyası

Ergenekon soruşturması başladıktan sonra Savcı Zekeriya Öz Başbakanlığa yazdığı bir yazıda, MİT’e sordukları bir soruya 9 Mayıs 2008’de cevap geldiğini; cevapta, “Ergenekon yapılanması ile alakalı olarak yapılan çalışmaların 19.11.2003 tarihinde Sn. BAŞBAKAN’A sunulduğu” bilgisinin yer aldığını hatırlatıyordu. Öz, ardından da “uygun görüldüğü takdirde” MİT’in bu çalışmasının kendilerine iletilmesini arz ediyordu.

19 Kasım 2003, sinagog bombalamalarından (15 Kasım) dört gün sonrasına, HSBC ve İngiliz Konsolosluğu bombalamalarından ise (20 Kasım) bir gün öncesine tekabül ediyordu.

Şimdi tekrar 2 Aralık 2003 konuşmasına dönebiliriz... Başbakan, Ergenekon dosyasının kendisine sunulduğu 19 Kasım’a kadar bombalamalarla ilgili olarak sadece El Kaide teröründen ve “dinci terör”den (evet!) söz ederken, ne olmuştu da 2 Aralık 2003 konuşmasında birdenbire vakti saati geldiğinde hesaplaşılacak demokrasi dışı güçlerden söz etme ihtiyacı duymuştu?

Çünkü o dosya, Mart 2003’te öğrendiği darbe planından sonra bardağı taşıran damla işlevi görmüştü.

Eldeki bilgileri bir parça speküle ederek şimdi artık şöyle diyebiliriz: Erdoğan o günlerde gerçekten de 2003 boyunca yürütülen darbeci-müdahaleci faaliyetlerin tümünden haberdardı, fakat güç dengeleri açık bir meydan okumaya imkân vermediği için kast ettiği çevrelere böylece üstü örtülü bir mesaj göndermiş, “her şeyinizi biliyorum, daha fazlasına cüret etmeyin” demeye getirmişti.

Fakat dinleyen kimdi? Erdoğan’ın Meclis’te o konuşmayı yapmasından bir gün sonra, 3 Aralık 2003’te Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) bütün generalleri Genelkurmay’da toplanacak ve Genelkurmay Başkanı’nı “şeriatçı hükümete müdahale” konusunda ikna etmeye çalışacaklardı.

Yarın: Darbe Günlükleri'nden Balyoz'a bakmak.

Alper Görmüş

Gazeteciliğe 1978'de Aydınlık gazetesinde başladı. Nokta ve Aktüel dergilerinde çalıştı. Taraf ve Türkiye gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı.Yeni Şafak'ta Kürşat Bumin'le birlikte medya eleştirisi yapan 'Medyakronik' köşesini hazırladı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;