Alevi Açılımı

Subaşı: Cemevlerinin statüsü en öncelikli konu

Başbakan Davutoğlu'nun başdanışmanı Necdet Subaşı, cemevlerinin statüsünün hukuki bir çerçevede çözümleneceğini, bu konuda hükümette ciddi bir kararlılık olduğunu söylüyor. Al Jazeera'ye konuşan Subaşı'na göre cemevlerinin ve dedelerin devlet katında nasıl tanımlanacağı ya da tanınacağı konusu bugün hükümetin önündeki en öncelikli soru alanı olarak duruyor.

Necdet Subaşı 2009-2011 yılları arasında Alevi açılımı Koordinatörlüğü yapmıştı. [Fotoğraf: Zahidin Köşüş]

Necdet Subaşı yıllardır Alevilik ile ilgili akademik düzeyde çalışmalar yapıyor. 2009-2011 yılları arasında Alevi Açılımı Koordinatörlüğü yaptı, Alevi Çalıştayları Nihai Raporu'nu yazdı. Öteki Türkiye’de Din ve Modernleşme, Ara Dönem Din Politikaları, Alevi Modernleşmesi kitaplarından bazıları. Şimdi de Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun başdanışmanlığı görevine getirildi. 64. Hükümet Alevi meselesini yeniden programına aldı ve bu konuyla ilgili çalışmalar başladı. Necdet Subaşı ile Alevi meselesini çözme konusunda atılacak adımları, Cemevlerinin ibadethane olması konusunda yaşanan tartışmaları ve Alevilerin taleplerini konuştuk. 

Hükümet Alevi meselesini hükümet programına yeniden aldı. Bundan sonra somut ne göreceğiz?

Biliyorsunuz hükümet programında cemevleri ile ilgili bir düzenlemenin belli bir süreç içerisinde hatta kısa bir süre içerisinde gerçekleştirilmesine dair bir vaat var. Özellikle Alevi kamuoyunun talepleri ekseninde ihtiyaçların karşılanması noktasında ciddi bir kararlılık gözleniyor.  Bu bağlamda sorunun anahtar öğelerinden birisi cemevleri… Alevilik söz konusu olduğunda cemevleri ile dedenin varlığı herhalde hiç bir şekilde dışlanamaz. Yani dedesiz Alevilikten söz edilemez. Cemevi ya da Cem olmaksızın bir Alevi inancından bir Alevi gerçeğinden söz etmek imkânsız gibi görünüyor. Tabii ki bunların hukuksal boyutları da var. Cemevlerinin bütçeden pay alması, devlet nezdinde hukuki bir statüye kavuşması gibi talepler şimdi ele alınabilecek konular arasında yer alıyor. Tabii dışardan göründüğü gibi değil. Cemevlerinin bugüne kadar yasal bir çerçeveye sahip olamamasının arkasındaki nedenlerin de ortadan kaldırılması gerek. Çok değişik bağlamlar var. Cemevlerini hukuki bir süreç içinde çözümleyememenin pek çok nedeni sayılabilir.  Bunların arasında 677 sayılı kanunun ortaya koyduğu kısıtlayıcı noktaları da hesaba katmak gerekir. Dolayısıyla cemevleri inanç önderlerinin Alevi toplumunda birer rehber olarak algılanan dedelerin hukuki konumlarının, formasyonlarının nasıl tanzim edileceği devlet katında nasıl tanımlanacağı ya da tanınacağı konusu bugün hükümetin önündeki en öncelikli soru alanı olarak duruyor.

Ne yapılıyor şu an?

Çalışılıyor. Bununla ilgili olarak Adalet Bakanlığı ciddi bir çalışma süreci başlatmış durumda. Adalet Bakanlığı’nda sayın müsteşar yardımcısının başkanlığında bir tür teknokrat heyet diyebileceğimiz komisyon bir hukuki çerçevede konuyu ele alan bir uzmanlar grubu çalışıyor. Bu grup Alevi toplumunun belli başlı önderlerini,  federasyonlar, vakıflar, dernekler bu bağlamda Alevi toplumunun söylemsel düzeyde temsilini üstlenen bütün liderlerini, aktörlerini bir araya getirerek onlarlar birebir görüşerek “hükümetin bu kararlılığı içerisinde sizin önerileriniz nedir”, “Sizin talepleriniz nasıl temellendirilebilir” ya da “Nasıl formüle edilebilir?” Bu sorulara cevap aranıyor. Beş ayrı grupla oldukça yoğun sayılabilecek bir diyalog içerisinde görüşüldü. Çarşamba günü itibariyle bu müzakereler tamamlandı.

Ne çıktı o müzakerelerden?

Bir müzakere, bir tartışma yapıldı. Tabii orada ortaya çıkan öneriler çok net. Benim gördüğüm kadarıyla ortaya çıkan iki temel öneri var ama en temel öneri doğrudan Aleviliğin devlet tarafından hiçbir açıklamaya hiçbir ön yoruma, başka bir değerlendirmeye fırsat vermeksizin tanınmasıyla ilgili bir talep oldu.  Yani “Aleviler ama..”, “Aleviler ve …” gibi onları sürekli açıklamaya mahkum eden, onları bir şekilde inciten bir dilden devletin uzaklaşması gerektiği konusunda bir dert özellikle dile getirildi. Bunun yanı sıra Alevi toplumu da kendini dini ve geleneksel bir düzlemde değerlendiren bir toplum. Kendi kültürlerinin, kendi dini inançlarının, kendi dini söylemlerinin manipüle edilebildiğini tarihsel açıdan eski coşkusunu koruyarak sürdürebilme konusunda ciddi tereddütler taşıdığını, yeni kuşak Alevilerin gelenekle olan irtibatlarının azımsanmayacak derecede çözüldüğünü, dolayısıyla gündelik hayatta, eğitimde, sanatta, siyasette,  teolojide bir şekilde Aleviliğin yeniden eski coşkulu dilini yakalayabilmesi için devletin önayak olması gerektiği konusunda genelde ortak sayılabilecek önerilerde bulundular. Bu önerilerin de kilitlendiği nokta zaten cemevi... Cemevi bir mekânsal temsil olarak Alevi toplumunun kendi inanç dünyasında kurduğu bağlantıyı yansıtıyor. Dede de bu mekânda gerçekleştirilecek ayinleri ve ritüelleri yöneten ama aynı zamanda Alevi hafızasını, Alevi bilgi ve ahlak sistematiğini öğreten, bugünlere taşıyan bir sima olarak öne çıkıyor. Bunlar tabi çok büyük hukuki çalışmaları da gerektiriyor.

Nihai raporda Alevilerin kendi aralarında farklı görüşlere sahip olduğuna dair cümleler var.  Ama bütün Alevilerin uzlaştığı nokta cemevlerinin ibadethane olarak tanınması... Ama bu sefer de cemevlerinin ibadethane olarak tanınmasına devlet direnç gösteriyor...

Oradaki dirençten çok karşılıklı birbirini anlamaya yönelik bir tartışma... Cemevlerinin statüsünün ne olacağı konusunda Alevilerin bu statüyü içeriklendiren birtakım önerileri var. Devletin de bu konuda bir önerisi var. Öyle tahmin ediyorum ki cemevlerini doğrudan devletin tanıdığı, kabul ettiği bir şekilde varlığını hukuki bir çerçeveye taşıdığı bir yerde tutmak istiyor. Bu gerçekleştikten sonra mevcut yapının nasıl içeriklendirileceği konusu bu toplumun kendisinin değerlendireceği bir şeydir. Bu konuda çok farklı görüşler var. Mesela Aleviliği gelenek içinde temellendirmek isteyenler var. Alevilik dendiğinde onu Hz. Ali ile Hacı Bektaş Veli ile organik bir bütünlük içerisinde yeniden ihya etmek isteyenler var. Bunu bütün o tarihsel ve geleneksel boyutlarından kopararak daha modern hatta daha seküler bir çerçevede yeni bir kimlik donanımı içinde inşa etmek isteyenler var. Her birinin donanımı farklı olabiliyor. Her birinin talepleri farklı olabiliyor. Üstelik Alevi örgütlenmelerini de meşruiyet düzleminde birbirlerine yönelik  çok farklı iddiaları var. Belki de bu farklılığı abartmak çok doğru değil. Benzer şeyleri çok farklı dini gruplarda da görmek mümkün. Ama Sünni dini grupların yine de sonuçta bütünlüklü bir din dilince uzlaştıklarını kabul edebiliriz. Bu aynı şekilde Şiilik için de geçerli. Aleviliğin kurumsal olarak henüz bu pratiğe ulaşmamış olması, önlerinin sürekli kesilmiş olması tarihsel olarak bu konuda kamuoyuna verebilecekleri net, yalın bir açıklama ya da bir formulasyonda biraz dışarıda kalmış olmalarının getirdiği bir takım çıkmazlar var. Ama bunu bugün geldiğimiz noktada Aleviler ile yaptığımız müzakerelerde gördüğümüz kadarıyla oldukça net, oldukça yalın yeni bir açıklama stratejisine sahip olduklarını görebiliyoruz. Cemevlerinin hukuki bir statü kazanması devlet nezdinde artık “kimsiniz”, “nesiniz”, “nerden çıktı bu yapılanma” tarzında herhangi bir soruya muhatap olmaksızın bir yapıya kavuşturulması konusunda güçlü bir irade olduğunu düşünüyorum.

Hukuki statü meselesini açar mısınız?

Hukuki statü yani yasaya, kanuna dâhil edildiği takdirde, yani cemevi hukuki mevzuat içinde yer almaya başladığı andan itibaren devletin meşruiyetini kabul ettiği bir yapı özelliği taşıyor. Onun zaten bir ibadethane olup olmayacağı onun nasıl bir şey olacağı konusu doğrudan Alevi toplumunun kendi içsel dinamikleri çerçevesinde konuşup açıklığa kavuşturacağı, tanımlayacağı bir şey.

İşte Aleviler de diyorlar ki "Biz ibadethane olarak tanınmasını istiyoruz." Diyanet İşleri Başkanı ise bu konuda "Kırmızı çizgimizdir" açıklamasını yaptı.

O konudaki Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan gelen çekinceyi anlayabildiğimi düşünüyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı şöyle bir argümandan hareket ediyor. Ona göre İslam bütünlüklü bir dindir. Ona göre İslam’ın kendi içinde çok farklı söylemler, mezhepler, görüş ayrılıkları doğurabilir. Yorumsal çeşitlilik Müslümanları çok farklı yapısal gruplara ayrıştırmış olabilir. Ama her durumda onların dinsel mekânlarının tek olduğunu, dolayısıyla o dinsel mekânlar çerçevesinde caminin, buna isterseniz mescit deyin sonuçta bütünlüklü olarak Müslüman toplumu temsil ettiğini iddia ediyor. Bu iddiaya bağlı olarak da mesela belki şu tartışma -belki yeri değil ama- mesela Aleviliği bir din olarak mı, bir kültür olarak mı, bir mezhep olarak mı, bir ideolojik fraksiyon olarak mı değerlendirebileceğimiz sorusu yeterince tartışılmış değil. Bu konu tartışıldığı zaman haklı olarak Aleviler “Bizi tanımlamayın”, “Bizim içeriğimize yönelik dışarıdan ahkâm kesmeyin” gibi çok farklı gerekçelerle itirazlarda bulunuyorlar. Ben bu itirazları anlıyorum ama bir yandan da dinsel olanla kültürel olanın, kültürel olanla ideolojik olanın, ideolojik olanla mezhebi ya da başka gerekçelerle ayrışmış yapıların talepler kataloğunu takip ettiğinizde cami nerede duruyor, cemevi nerede duruyor gibi içinden çıkılamaz kıyaslamalara, karşılaştırmalara fırsat veren garip bir gerilim oluşuyor. Ama bunları devletin aşacağını düşünüyorum. Toplumda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir görüş ifade etmesinin herhangi bir sakıncası olduğunu sanmıyorum sonuçta akademisyenler görüş bildiriyor, siyaset aygıtları bir değerlendirme yapıyor toplumda.

Ama Diyanet karşı çıkınca olmazmış gibi bir algı oluşuyor…

Ama şu bir gerçek, yani modern Cumhuriyet söz konusu olduğunda Diyanet İşleri Başkanlığı ucube bir kurum değil. Modern Cumhuriyet kurumlarının esaslı bir parçası olduğunu kabul ederek konuşmalıyız. Onların yorumlama hakları var mıdır yok mudur gibi bir soruyu kendim için sormayı abes bulurum. Modern Cumhuriyet’in en önemli kurumlarından bir tanesi Diyanet’tir ve İslami gelenek içinde konuşulacak her şey de Diyanet’e sorulmaktadır. Yani işin yasal prosedürü de böyle işlemektedir. Ama ben Diyanet İşleri Başkanı’nın Alevi sorununun Alevileri tatmin eden düzeyde çözümlenmesi konusunda çok kayda değer bir ilgiye kayda değer bir heyecana sahip olduğunu şahsen biliyorum. Şimdi burada tabii kökleşmiş bir Diyanet eleştirisi üzerine kurumsallaşan bir Alevi algısı var. Yani “Diyanet kapatılsın”, “Zorunlu din dersleri kaldırılsın”, “Devlet bizi bozacak”, “Devletin Alevisi olmayacağız”, “Devletin paralı dedesi olmayacağız...” Yani şimdi bunlar tabii bazen de hoş zihin açıcı sloganlar ama böyle ilerlediğimizde de sorunu çözmek mümkün değil. Ben Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sadece Başkanı'nın değil Başkanlığının da Alevi sorunun bu muhataralı süreçlerden geçerek bu sürecin aşılması ve tek tek her bir Alevinin kendi kültürüyle geleneğiyle kendi sabiteleriyle buluşması noktasında çok da sağlam bir yerde durduğunu söyleyebilirim. Bunu da en azından daha önce orada sorumluluk almış birisi olarak söylemek istiyorum.

[Fotoğraf: Zahidin Köşüş]

Yargıtay  Hukuk Dairesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararına dayanarak, “Cemevi ibadethanedir. Aydınlatma giderleri ödenmelidir” kararı verdi.  

Bu kararlar dikkatle değerlendiriliyor. Hükümet bir dışsal dayatma ya da müdahalenin değil kendi iç motivasyonunun ve olması gereken işleyişlerin içinde ilerliyor.

Biraz önce "Modern Cumhuriyet'in en önemli kurumlarından bir tanesi Diyanet'tir ve İslami gelenek içinde konuşulacak her şey de Diyanet'e sorulmaktadır. Yani işin yasal prosedürü de böyle işlemektedir" dediniz. İşin bir diğer yasal prosedürü de bu karar... Yargıtay "Cemevleri ibadethanedir" diyor.  Bu karar ışığında nasıl bir yol izlenecek? 

Buralara takılarak ilerlemek mümkün değil. Diyanet kendisine danışılmayan bir kurum olacaksa bir anlamı yok ama burada Alevi meselesi ele alındığında karar vericilerin önünde herhangi bir kurum söz konusu değil. Önemli olan hukuksal yapıyı korumak. Adalet ve eşitlik ilkesini göz ardı ettiğimizde bu emeğin kimseye hayrı olmaz.

Bir diğer konu da bütçeden Alevilerin kültür ve inançlarına pay ayrılması… Herhalde bu daha kolay hayata geçebilecek, değil mi?

En önemli taleplerinden birisi bir yandan cemevlerinin beklentileri karşılayacak şekilde ihtiyaçlarını giderilmesi, elektrik, su, işte bir yandan da oradaki görevlilerin, dedelerin bir şekilde devlet bütçesiyle irtibatlandırılması. Dedelere maaş gibi zaman zaman dedeleri rencide eden bir dil üzerine konuşmak çok sağlıklı bir şey değil ama o hizmetleri veren insanların da devlet tarafından gözetilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun dışında bir de şu var: Alevi toplumu evet gelenekleri ile irtibat kursun istiyoruz geleneksel değerleri ile kayda değer bir ölçüde kopma tehlikesi taşıdığını söylüyoruz. O zaman bunu nasıl aşacak, bununla ilgili eğitim süreçleri nasıl işleyecek, MEB müfredat yeni koşullarda Alevileri tatmin eden düzeyde işleyebilir mi? Bunları da konuşmamız gerekir.

Bununla ilgili planlarınız olacak yani?

Tabii ki olması gerekiyor. Bütün bunlar Adalet Bakanlığı’nın uhdesinde gerçekleşecek bir atölye çalışmasıyla şekillenecek.

2010-2011’de gerçekleştirilen çalıştaylar sonrası çıkan rapor üzerinden mi gidilecek?  Yeni bir çalışma yapacak mısınız?

O tabii ki bir hareket noktası… O raporun kendine özgü bir değeri var. Biliyorsunuz çalıştaylar sürecinde belli başlı Alevi örgütleri, sorunun parçası olarak değerlendirilebilecek kamuoyundaki diğer gruplar birlikte bir araya geldiler. Konunun içeriği, çözüme yönelik sorunlar, engeller, çözüm adımlarının nasıl gerçekleşeceğine dair öneriler, bütün bunlar çalıştayda ayrıntılı bir şekilde konuşuldu, müzakere edildi. Rapor, 2011’in şartlarında Alevi kamuoyunun devletle gerçekleştirdiği müzakerenin değişik varyantlarını, belli başlı boyutlarını yansıtıyor.

Ne değişti rapordan sonra?

Tabii bu rapor öncesinde devletin kendine özgü bir hafızası bir yaklaşımı vardı. Bu raporun ve o sürecin daha doğrusu rapordan çok yaşanan süreci bu hafızayı dönüştürdüğünü Alevilerle devlet arasında sıcak bir ilişki, yakınlık ortaya çıkardığını söyleyebilirim. Raporun da zaten bu sıcak yakınlığı ilerletmeye, aradaki zaman zaman istismara da fırsat verebilecek sorunların giderilmesi noktasında önemli bir girişim olduğunu düşünüyorum. Bugün gelinen noktada o rapor ve tabii ki Türkiye’nin değişen siyasi haritası toplumun beklentilerinde artan, değişen, farklılaşan ilgiler, hepsi devreye konulduğunda konunun yeniden ele alındığını, özellikle hükümet programına bunun yansıtılmasının da kararlılığı ortaya çıkardığını söylemek isterim.

Ayrıca bu süreçte toplumda ciddi bir yakınlık da oluştu. Sünniler, genel toplum Aleviliğin ne olduğu konusunda her zamankinden daha derin bir ilgiyle, merakla bu konunun üzerine eğildiler. Bu arada kendini açıklamak, kendini kamuya tanıtma çabası Alevilerde de öğrenme sürecini başlattı. Alevi vatandaşlarımız kendilerini politik bir ajanda içinde açıklamaya özen gösteriyorlardı. Siyasi tasavvurlarına bağlı olarak devletle kendi aralarındaki mesafeyi tartışıyorlardı. Bu süreç çok farklı bağlamların da devreye sokulduğu, örneğin teolojinin devreye girdiği, siyasetin devreye girdiği, kültürün devreye girdiği çok farklı okumalara kapı aralayan yeni bir dönem oldu.

O rapor sonrasında ne oldu?

Alevilik ekseninde oluşan, yer yer ilgili tarafları huzursuz eden bir enerji, bir beklenti, sınırları müphem talepler var. Devletin ihmalkâr davrandığına dair, ne kadarı doğru ne kadarı yanlıştan önce, Alevilik konusundaki resmi algının bir şekilde gözden geçirilmesi gerekiyor. Yani Aleviler nedir,  Alevilere biz politik bir repertuar içinden mi bakacağız, siyasi bir dil üzerinden mi bakacağız, teolojik bir dil üzerinden mi bakacağız,  İnsan hakları söylemi içerisinde mi Alevileri konuşacağız, vatandaşlık düzeni ya da eşit yurttaşlık bağlamından mı konuyu müzakere edeceğiz? Gerçekte sorunun niteliğini kavramadan bu sorunun nelere sarktığını yeterli ölçüde açıklığa kavuşturmadan devletin ya da hükümetin bir adım atması mümkün değil. Aslında bu bir tanıma çabasıydı. Ve ben öyle düşünüyorum ki devlet bu süreçte yani çalıştaylar sürecinde Alevileri daha yakından tanıma imkânı buldu. Kollektif hafızaya yansımış genel geçer ilgileri, “doğruları” gözden geçirme fırsatı buldu. 

Ama Aleviler hâlâ memnun değiller. Hatta gelinen durumu çok tepkiyle karşılayanlar var. “Bizi, oy için kullandılar” gibi…  

Ben hükümetin Alevilerle kurmaya çalıştığı, geliştirmeye çalıştığı yakınlığın bir siyasi talepkârlığın bir ürünü olduğu kanaatinde değilim. Bunu doğrusu yakışıksız bir değerlendirme olarak görüyorum. Toplumuna, vatandaşlarına eşit bir şekilde davranmayı ilke edinmiş bir hükümet doğal olarak huzursuzluğunu ifade eden ayrımcılığa maruz kaldığını ifade eden, topluluklarla her düzeyde görüşmesi ve onların sıkıntılarını gidermesi gerekir. Şu anda hükümet programına yansıyan ifadeleri de ben bu yönde atılmış birer adım olarak görüyorum. Tabii ki tatmin etmek zordur. Toplulukların özellikle kendini mahrum, mağdur hisseden toplulukların, talepler haritası ya da kataloğu oldukça geniş, oldukça büyük başlıklar ifade edebilir. Bunların hepsinin birlikte çözümlenmesi de o kadar kolay bir şey değil.  Evet, bir toplum var ve bizden talepte bulunuyor. Bu taleplerin nasıl gerçekleşeceği konusunda da büyük toplumun müzakereye açık, bu müzakerede mağdur toplulukların taleplerine yerine getirme konusunda destek veren bir duygu ortaklığına taşındığını düşünüyorum. Bununla beraber bir hukuk düzeni olarak öne sürülen iddia ve taleplerin de hukuki bir çerçeve içerisinde çözümlenmesinin ancak mümkün olduğunu düşünüyorum.

Yine en çok eleştirilen konulardan biri de neden bir Alevi vali, kaymakam ya da üst düzey memur yok meselesi… Neden yok?

Ben “Sünni bir vali olduğu kanaatinde değilim” diyeceğim, hemen siz polemik falan diyeceksiniz. Türkiye’de kamuda görev almanın dinî ve mezhebi atıflarla olmadığını biliyoruz. Bununla beraber yine de insan arıyor bir Alevi vali olsa diye. Ben bu kanaatte değilim. İddiamı ispatlama durumunda olmak istemem ama sayarsak bereketi azalır ama hiç de az olduğu kanaatinde değilim. Ne yapacak şimdi mesela, Ayancık kaymakamı "Ben Aleviyim" mi diyecek? Bu nasıl bir şey çıkaracak ortaya? Yani insanlar mezheplerini ifade etmeye başladıkları andan itibaren dini siyasi eğilimlerini deklare ettikleri zaman bunun toplumdaki karşılığı ne olacak? Mesela hangi kaymakam kendisinin Sünni olduğunu söyleme gerekliliğine sahiptir. Ama bununla beraber bu soruyu üretecek, bu soruyu kafa karıştırıcı bir sorgu olarak ortaya çıkaracak konuların yok olmasını isterim. İsterim ki Aleviymiş, Sünniymiş bunlar hiç dert olmasın ve bu bir soru cümlesi olarak bile yer almasın. Bu konularda eğer bir kısıtlama bir sıkıntı doğrudan tanıklıklara dayanan bir şey varsa tabii ki siyaset bunu da aşmak zorundadır.

Yıllarca akademide Alevi meselesi üzerine çalışan birisiniz. Sonra da bürokraside 'Alevi Açılımı' koordinatörü oldunuz. Çalıştaylarda sizi şaşırtan bir durum oldu mu?

Hep şaşırtıyor. Ben bu sürece 10 yıldır daha yoğun bir şekilde dâhil olmuş biri olarak söylüyorum şu andaki siyasi mekanizma Alevileri idare eden, onların “gazını alan”  bir yerde durmuyor. Tam tersine zamana yayılmış bir çalışma takvimine bağlı olsa bile sonuçta bu takvimi ilelebet çözmek için kullanıyor. Ama çok zor. Beni şaşırtan da bu zorluk zaten. Zorluk şuradan kaynaklanıyor. Tarihsel alışkanlıklar, kabuller var. Attığınız her adımın altında bir hinoğlu hinlik arama potansiyeli var. İnsanın moralini bozan bir şeyler oluyor. Yani dersine çalışan var, çalışmayan var. Büyük bir hevesle konunun boyutlarını bütünüyle kavramak için toplandığınız zaman ayırdığınız mutlaka bir noktaya taşımamız gerektiğini düşündürünüz insanlarla bir araya geldiğinizde hayal kırklığı yaşayabiliyorsunuz. Yani ekranlarda meydanlarda ciddi bir ajitasyonla kamuoyunu yönlendirmeyi başaran pek çok aktörün sonuçta Alevilik üzerine hiç bir çabasının, bilgi çabasının, öğrenme çabasının, Alevi kalma çabasının olmadığını gördüğünüzde hayal kırıklığına uğruyorsunuz. Ama bununla birlikte gerçekten davasını özümsemiş Alevi sorununu gelecekteki çocuklarını, torunlarını hesaba katarak bunların geleceğini kurtarmak için büyük bir gayretle kendi hikâyeleri içinde önceliği ona vererek dert edinen bir çok insan da tanıdım. Dersini hiç çalışmayan da tanıdım. En çok bağıranlar en az çalışanlar ama soğukkanlı bir şekilde bu süreci ilerletmek isteyen çok saygıdeğer, bazen örgütsel düzeyde temsilci bazen sıradan bir insan, bazen bir dede, çok insan tanıdım. Eminim onların samimiyetleri çok ciddi katkılar sunacak.

Aleviler son dönemde bölgede cereyan eden jeopolitik mücadelenin konusu olabilir mi? Böyle bir risk var mı?

Türkiye'de bu tür devasa konuları uluslararası bir strateji ile konuşmak büyük bir ilgi üretiyor. Artık kabul edelim ki Türkiye her zamankinden çok zor bir durumdan geçmektedir. Türkiye tabii acılarını, yaralarını, hikâyelerini kendisi çözmezse, bunun, kendine düşman kendine rakip ülkeler tarafından ya da içeride veya dışarıda farklı siyasiler tarafından kullanılması beklenilebilir bir şey. 

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;