Görüş

Açılımdan ortaklığa Türkiye'nin Afrika politikası

AK Parti’nin iktidara gelmesi ile benimsenen “çok boyutlu dış politika” anlayışı, Türkiye’yi geçmişte ihmal edilen bölgelere açılımlar yapmaya yöneltti. Afrika kıtası hiç kuşkusuz bu açılımlar içinde en başarılı olanı. Ancak kıta ülkeleriyle ilişkilerin sağlıklı gelişebilmesi için kapsamlı bir Afrika politikası ve Afrika'ya dair bilgi üretimi şart.

Öztürk'e göre, Türkiye’yi Afrika'da görünür kılan ve sömürgeci olarak algılanmasını engelleyen en önemli faktör, kıta ülkelerine yapılan yardımlar. [Fotoğraf: AA-Arşiv]

Türk dış politikasının ana eksenini onlarca yıldır Avrupa ve Orta Doğu ülkeleri ile ilişkiler belirledi. Bunda hem bu bölgelerde yaşanan siyasi gelişmeler hem de ekonomik ilişkilerin hacmi etkili oldu. AK Parti’nin iktidara gelmesi ile benimsenen “çok boyutlu dış politika” anlayışı, Türkiye’yi geçmişte ihmal edilen bölgelerle ilişkilerini geliştirmeye yöneltti. Yeni açılımların sonucunda Türk dış politikasında yeni bölgeler daha çok konuşulmaya başlandı. Afrika kıtası hiç kuşkusuz bu açılımlar içinde en başarılı olanı.

Türkiye'nin 2003'te başlayan son Afrika açılımı, hem siyasi hem de ekonomik politikalarla desteklendiği için geçmişteki açılımlara nazaran daha başarılı oldu.

by Hasan Öztürk


Osmanlı Devleti'nin dağılmasıyla birlikte Afrika kıtası ile ilişkiler zayıflamışsa da Türk hükümetleri kıta ile bağlarını kesmedi. Türkiye Cumhuriyeti, imkânları ve kapasitesi el verdiği ölçüde Afrika ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmenin yollarını aradı. Türkiye ekonomik olarak güçlendikçe kıtaya dönük politikalar da derinlik ve etki kazandı. Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarını sarmakla uğraşan, yeni bir devlet kurmaya ve iktisadi kalkınmaya odaklanan genç Cumhuriyet’ten Afrika’ya yatırım yapmasını beklemek adil olmaz. Günümüzde Afrika’da var olan egemen devletlerin 1960’lara kadar sömürge olmaları da Türkiye’nin kıta ile ilişkilerini geliştirmesini engelleyen bir diğer faktördü. Ancak Türkiye kısıtlı imkânlarına rağmen Afrika ülkelerinin bağımsızlık mücadelelerine siyasi ve maddi destek sağladı, bağımsızlığını elde eden devletleri tanıdı.

Türkiye, geçmişte 1970’lerin ve 1990’ların sonunda olmak üzere iki kez Afrika kıtasına açılma yönünde siyasi irade ortaya koydu. Ancak her iki açılım da hem siyasi saiklerle başlatıldığı hem de ekonomik yatırımlarla desteklenmediği için istenen başarıyı sağlayamadı. Ankara’nın 2003'te “Afrika Ülkeleriyle Ekonomik İlişkilerin Geliştirilmesi Stratejisi” adlı belgeyi hazırlaması, 2005'te dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kalabalık bir heyetle gerçekleştirdiği beş günlük Afrika gezisi ve o yılın “Afrika Yılı” ilan edilmesi Türk dış politikasında yeni bir Afrika açılımı başlattı. Son Afrika açılımı hem siyasi hem de ekonomik politikalarla desteklendiği için geçmişteki açılımlara nazaran daha başarılı oldu.

Açılım politikası ile gelişen ilişkiler

Türkiye’nin Afrika ile ilişkilerine bakıldığında son on yıldır sürdürülen açılım politikası sonucunda ilişkilerin geliştiği görülüyor. Söz konusu başarıda karşılıklı ziyaretler önemli rol oynadı. Gerçekleştirilen ziyaretler neticesinde Türkiye’nin Afrika ülkeleri ile hem siyasi hem de ekonomik ilişkileri kayda değer ölçüde gelişti.

Türkiye’nin Afrika’ya ihracatı 2003'te 2,13 milyar dolar iken 2014 sonu itibarıyla 13,74 milyar dolara; Afrika’dan ithalatı ise 2003'te 1,54 milyar dolar iken 2014 sonu itibarıyla 5,93 milyar dolara çıktı. TÜİK verilerine göre, Türkiye ve Afrika kıtası arasındaki ticaret hacmi 2016 başı itibariyle 20 milyar doları aştı. Ekonomik ilişkilere ek olarak, Afrika ülkeleri ile kültürel ve insani ilişkileri de geliştirmek isteyen Türkiye, kıtada Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı Başkanlığı (TİKA) ve Yunus Emre Enstitüsü (YEE) gibi kurumların faaliyetlerine önem veriyor. 2016 itibarıyla TİKA’nın Afrika kıtasında (4’ü Kuzey Afrika ülkelerinde olmak üzere) 14 ülkede koordinatörlük ofisi bulunuyor. TİKA’ya nazaran daha yeni olan Yunus Emre Enstitüsü ise daha çok Türkiye’yi, Türk dilini, tarihini, kültürünü ve sanatını tanıtma amaçlı kurulan ofisleriyle Afrika kıtasında Cezayir, Fas, Güney Afrika, Mısır (İskenderiye ve Kahire) ve Sudan’da faaliyet gösteriyor. TİKA’nın bazı ülke koordinatörlüklerinin komşu ülkelerde de kalkınma yardımları yapması ve projeler yürütmesi ve yanı sıra YEE ve diğer kurumlarca verilen Türkiye’de eğitim bursları dikkate alınırsa, bu tür kurumların kıtada Türkiye’nin yumuşak gücünü artıran etkin aktörler olduğu anlaşılacaktır.

Afrika ve Türkiye arasında gelişen siyasi ve ekonomik ilişkiler, diplomatik temsilciliklerin açılmasını da gerekli kıldı. Türkiye’nin Mayıs 2009 itibarıyla 12 olan Afrika’daki büyükelçilik sayısı 2015 itibarıyla 39’a yükseldi. Türkiye’nin büyükelçilik açarak gösterdiği, işbirliğini geliştirmeye dönük kararlılığı Afrika devletlerince de karşılık gördü. 2008 yılında Türkiye’de sadece 10 Afrika ülkesinin büyükelçiliği bulunurken bu sayı 2016 itibarıyla 32’ye yükseldi.

Afrika ile ilişkilerde Türkiye’yi hem görünür kılan hem de kıtada sömürgeci olarak algılanmasını engelleyen en önemli faktör, gerek devlet kurumları gerekse sivil toplum kuruluşlarınca yapılan yardımlar. Türkiye yardımlara 2012 yılında 1,08 milyar ve 2013 yılında 1,6 milyar dolar ayırarak ABD ve Birleşik Krallık’ın ardından en çok yardım yapan üçüncü ülke oldu. Ancak yapılan yardımların gayri safi milli hasılaya oranına bakıldığında Türkiye en cömert ülke olarak öne çıkıyor. Türkiye 2014’te gayri safi milli hasılasının yüzde 0,27’sini yardıma ayırırken ABD yüzde 0,07’sini Birleşik Krallık ise yüzde 0,02’sini yardıma ayırdı.

Türkiye, Afrika kıtasının fırsatlar kadar riskler de barındırdığını unutmamalı. Afrika’da acemiliği ve çekingenliği üzerinden atan Türkiye artık kıtaya daha rasyonel ve geniş bir perspektiften bakmalı.

by Hasan Öztürk


On yıldır sürdürdüğü Afrika açılımında başarılı olan ve ilerleyen dönemde kıta ile olan ilişkilerin sağlıklı gelişmesini hedefleyen Türkiye’nin masasında iki önemli ödev duruyor. Birincisi, diplomatik temsilcilikler, diğer devlet kurumları ve sivil toplum kuruluşlarıyla kıtada etkin şekilde varlık gösteren Türkiye’nin acilen kapsamlı bir Afrika politikası geliştirmesi gerekiyor. Afrika’ya tahsis edilecek kısıtlı kaynağın hangi ülkelere ve hangi sektörlere aktarılacağı, gelişen ikili ilişkilerde hangi ülke ile ne tür ilişki geliştirilmesi gerektiği, Türkiye’nin hangi ülkede çıkarının ne olduğu ve bu çıkarlara dönük olası tehditlerin tespit edilip değerlendirildiği bir çalışma acilen hayata geçirilmeli.

Afrika'ya dair bilgi üretimi

İkinci ödev ise Türkiye’de Afrika’ya dair bilgi üretimi. Politika, bilgi üzerine bina edilir, bilgi ışığında üretilir. Oysa günümüzde Türkiye’de Afrika çalışmaları yok denecek kadar az. Üniversite ve özel kuruluşların Afrika üzerine yapacağı çalışmalara destek sağlanması, devlet kurumlarının ve sivil toplum kuruluşlarının kıtada daha etkin faaliyet göstermeleri ve olası sorunları önceden belirleyip tedbir almak için kıtaya dönük araştırmalar yapılması önem arz ediyor.

Türkiye’de Afrika’ya dair bilgi üretiminin ve çalışmaların yapılmasını önemli kılan bir diğer gerçek de son on yılda kıtada değişen Çin algısı. Türkiye’den bir yıl sonra, 2006 yılını Afrika Yılı ilan eden Çin, birçok Afrikalı lider tarafından Batılı ülkelerin alternatifi ve Afrika’nın yeni dostu olarak görüldü. Gerçekleştirdiği altyapı projeleri, sağladığı düşük faizli krediler ve içişlerine müdahale etmeme gibi hususlar, Çin’i Afrikalı ülkelerin yeni ortağı yaptı. Ancak son yıllarda Afrikalı politika yapıcılar ve düşünürler arasında, Afrika ülkelerinin Çin ile geliştirilen ilişkilerden yeterince kârlı çıkmadığına dair bir düşünce yaygınlaşıyor. Geliştirdiği siyasi ilişkilerin, sağladığı ekonomik destek ve kalkınma yardımlarının Afrika ülkelerinin ekonomik kalkınmasına kalıcı katkı sağlamadığı görülen Çin, son birkaç yıldır “yeni sömürgeci” ithamlarıyla karşı karşıya. Çin’in Afrika’daki imajının kötüleşmesi Türkiye’yi kıtada daha avantajlı hale getirecek, kıta ülkelerinin gözünde daha değerli kılacaktır. Öte yandan Türkiye’nin de yakın gelecekte Çin’in Afrikalı ülkeler ile ilişkilerinde yaptığı hataları tekrarlama ihtimali var.

Türkiye, Afrika kıtasının fırsatlar kadar riskler de barındırdığını unutmamalı. Afrika’da acemiliği ve çekingenliği üzerinden atan Türkiye artık kıtaya daha rasyonel ve geniş bir perspektiften bakmalı. Çünkü Afrika ülkeleri ilelebet bugünkü gibi yoksul ve az gelişmiş kalmayacak. Afrika ile ilişkilerinde açılımı tamamlayıp ortaklık seviyesine yükselen Türkiye, ortaklığın faydalarını da risklerini de iyi değerlendirmeli.

Hasan Öztürk, Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) Araştırma Koordinatörü ve Afrika araştırmacısı. Lisans eğitimini Tanzanya’da, yüksek lisans eğitimini ABD’de aldı. Marmara Üniversitesi’nde doktora eğitimine devam etmektedir. Tanzanya’da Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Örgütü (FAO) ve Uluslararası Çalışma Örgütü'nde (ILO) çalıştı. İngilizce, Arapça ve Svahili bilen Hasan Öztürk, dış yardımlar, Afrika, güvenlik konuları üzerine çalışmalar yapmaktadır.

Twitter'dan takip edin: @hasanistan

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Hasan Öztürk

Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) Araştırma Koordinatörü ve Afrika araştırmacısı. Lisans eğitimini Tanzanya’da, yüksek lisans eğitimini ABD’de aldı. Marmara Üniversitesi’nde doktora eğitimine devam etmektedir. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;