Görüş

Bugün hangi ‘mümkün çözüm’ü ıskalıyoruz?

Kobani olaylarının Çözüm Süreci’ne karşı yarattığı söylenen güvensizlik de geçerliliği olmayan bir varsayımdan başka bir şey değil. Tam tersine, bu ürkütücü olayların, toplumun geniş kesimlerinin, "Sorunu çözün de nasıl çözerseniz çözün!" duygusunu daha da yükseltmiş olması daha büyük bir ihtimal.

Başbakan Davutoğlu'nun Akil İnsanlar Heyeti ile gerçekleştirdiği 11 saati bulan görüşmede Çözüm Süreci masaya yatırıldı. [Fotoğraf: AA]

Âkil İnsanlar Heyeti'ni, "çapraz görevlendirmeler" gibi görünüşte "yaratıcı" bir takım ilave taktiklerle yeniden sahaya sürme fikri, hükümetin, Kobani protestolarının toplumun bütün kesimlerinde yarattığı düşünülen "çözüm"e karşı güvensizlik duygusunu gidermeyi öncelikli hedef olarak tespit ettiğini gösteriyor.

İlk anda haklı ve makul görünse de, gerçekte bu tespit, Kürt Sorunu'nun yegâne "mümkün çözüm"ünü bir kez daha geri plana atmak ve dolayısıyla top çevirmeye devam etmekten başka bir anlama gelmiyor.

Artık kabul edelim: Büyük sorunumuzun bu aşamadaki yegâne "mümkün çözüm"ü, aslında yıllardır yegâne mümkün çözüm olan Abdullah Öcalan ile geleceğin Türkiye'si üstüne açık bir tartışma yürütmekten başka bir şey değil.

Türkiye'de artık (ne zamandır) toplumu barış ve çözüme ikna etmek diye bir mesele yok. Bu, Kürt Sorunu'nun çözümünün bir siyasi cesaret meselesi olduğunu gizlemek için zaman zaman siyasi kadrolar tarafından kullanılan bir argümandan başka şey değil. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) hükümeti, kendisinden önceki hiçbir hükümetin göze alamadığı kadar büyük bir cesaret gösterdi, doğru. Fakat bu, nihai çözümü sağlayacak kadar büyük bir cesaret değil; eksik bir cesaret bu.

Hükümet "Kürt realitesi"ni kabul etti ama "Öcalan realitesi"ni hâlâ tam olarak kabul edebilmiş değil. Çünkü bu kabul, "devlet kibri"ni yenmeyi ve dolayısıyla çok daha büyük bir cesareti gerektiriyor. Eksik cesaret işte tam bu noktada ortaya çıkıyor.

Âkillerin temel önerisi de Öcalan...

Dikkat edelim, AK Parti hükümeti'nin Âkil İnsanlar Heyeti'ni toplantıya çağırmasından önce 24 kişilik bir grup kendiliğinden toplandı. Orada Öcalan'ın konuşma trafiğinin çeşitlendirilmesi ve hükümetin Öcalan'ı doğrudan muhatap alması, temel talepler olarak ortaya çıktı. Nitekim, toplantıdan sonra yapılan açıklamalarda, heyetin neredeyse bütün üyelerinin bu temel talepte birleştiği duyuruldu.

Şu aşamada yapılması gereken şey, Âkilleri yurt sathına yaymak değil, onların dediğini yapıp Öcalan ile konuşmaya başlamak...

by Alper Görmüş

Aslına bakarsanız, hükümetin "çözüme karşı güvensizlik duygusunu gidermek" ve onun üzerinden "kamu düzenini yeniden tesis etmek" hedefini, gerçekten de şu aşamada peşinde koşulması gereken birincil hedef olarak kabul etsek bile yapılacak şey yine aynı: Şurada yüzyüze bakıyoruz. Son olaylarda bozulan "kamu düzeni"ni kim yeniden tesis etti?

Şu aşamada yapılması gereken şey, Âkilleri yurt sathına yaymak değil, onların dediğini yapıp Öcalan ile konuşmaya başlamak...

Kobani olaylarının Çözüm Süreci’ne karşı yarattığı söylenen güvensizlik de bence geçerliliği olmayan bir varsayımdan başka bir şey değil. Tam tersine, bu ürkütücü olayların, toplumun geniş kesimlerinin ilk kez 12 Eylül 2010 referandumunda açıkça deklare ettiği gibi, "Sorunu çözün de nasıl çözerseniz çözün!" duygusunu daha da yükseltmiş olması, çok daha büyük bir ihtimal.

Toplum o günden beri her defasında söylüyor bunu. Fakat AK Parti hükümeti, bir türlü gereken siyasi cesareti gösteremiyor.

Bu yazının izleyen bölümlerinde, çözümün neden Öcalan ile hakiki bir müzakereden geçtiğini ve toplumun buna neden hazır olduğunu, hep beraber yaşadığımız şu son 5 yılın olgularını özetleyerek göstermek istiyorum.

2010 referandumunun görünmeyen maddesi 

12 Eylül 2010 anayasa referandumuna birkaç hafta kala, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın televizyonda yaptığı ve sonraki günlerde birkaç kez tekrarladığı açıklama beni çok şaşırtmıştı. Erdoğan açıklamasında, ilk kez devletin "akan kanı durdurmak için" Öcalan ve "örgüt" ile görüştüğünü, bundan sonra da görüşmeye devam edeceğini söylüyordu.

Şaşkınlığım, açıklamanın içeriğinden kaynaklanmıyordu; zira ben, o tarihten yıllar öncesinde, Kürt Sorunu'nun "gerçek muhataplar" ile konuşmak dışında herhangi bir çözümünün mümkün olmadığını zaten savunmaktaydım... Şaşkınlığım, açıklamanın zamanlamasından kaynaklanıyordu. Öyle ya, çok yakın bir zamanda hayati önemde bir referandum vardı. Bu cesur açıklama, referandumu da risk altına sokmaz mıydı? İşte tam o günlerde kaleme aldığım bir yazıda, Erdoğan’ın bu açıklamayı planlayarak ve vurgulayarak yaptığını, böylece aslında Kürt Sorunu'nun çözümünde atılmış bu çok cesur adımı da referanduma sunmayı amaçladığını yazmıştım.

İşte bu nedenle, referandumun sonucunu ben sadece referandum paketinin akıbetinin belirsizliği nedeniyle değil, bu cesur adımın onaylanıp onaylanmayacağı endişesiyle de merakla bekledim. Sonucu biliyoruz: Yüzde 58.

Toplumun Başbakan Erdoğan ve hükümete verdiği bu büyük krediyi, Öcalan'ı aktör olarak kabul etme ve onunla korkmadan görüşmenin izlemesi beklenirdi. Fakat öyle olmadı. 12 Haziran 2011 genel seçimlerinin ardından hükümet de PKK da birdenbire sert bir dil tuturmaya başladı. Temmuz 2011 ortasında Silvan’da 13 askerin hayatını kaybetmesiyle de çatışmalar bütün şiddetiyle yeniden başladı.

Görünüşe göre PKK, bu eylemiyle "Öcalan’ı İmralı’ya gömmüş" ve hükümet de bunu fırsat bilip PKK liderini devre dışı bırakmıştı. Olan biteni Öcalan da aşağı yukarı böyle algılıyordu. Silvan olaylarından sonra Devlet'e de Kandil'e de hitap ettiği bir mektup kaleme aldı ve "Ben artık Çözüm Süreci’nde yokum, ne haliniz varsa görün!" demeye getirdi. (Nitekim o tarihten 1,5 yıl sonrasına kadar Öcalan'dan bir daha ses çıkmadı.)

Aslında Öcalan'ın süreçten çekilmek gibi bir niyeti yoktu. "Yokluğu" üzerinden "varlığı"nın değerini iki tarafa da göstermek istiyordu. İki tarafın da barıştan çok çatışmaya hevesli olduğunu, kendisiyle görüşmeler üzerinden "mış gibi" yapma imkânını elde ettiklerini düşünüyor ve artık buna izin vermeyeceğini söylüyordu. "Çatışın, yiyin birbirinizi, nasıl olsa sonra tekrar bana geleceksiniz!" diyordu.

Haklıydı... Devlet ve Kandil, Öcalan olmaksızın da çatışabilirlerdi ama Öcalan olmaksızın barışamazlardı!

Nitekim öyle oldu. 1,5 yıl boyunca süren yeni ve kanlı bir çatışma dönemi başladı, yüzlerce insan öldü. Sonunda, 2013 başında Öcalan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile görüşme talebini devlete iletti ve içinde bulunduğumuz süreç başlamış oldu.

Devlet ve Kandil, Öcalan olmadan da çatışabilirlerdi ama Öcalan olmadan barışamazlardı!

by Alper Görmüş

'Ağızdaki kekremsi tat...'

Öcalan, işler ne zaman çok tehlikeli bir boyut kazandığında kendisine baş vurulacağını çok iyi biliyordu... Kamuoyu ve hükümet ise onun etkisini ilk olarak 2009'da tecrübe etti... Hatırlayalım...

Demokratik Toplum Partisi (DTP), Aralık 2009'da kapatıldı, partili bazı milletvekillerine siyaset yasağı getirildi. Bunun üzerine DTP, milletvekillerini parlamentodan çekme kararı aldı. Karar tam uygulanacak ve bir siyasal-toplumsal kriz başlayacakken, Öcalan devreye girdi ve karardan vazgeçildi.

Hiç unutmam, TV Net'teki Habere Bakış programında Veyis Ateş, gelişmeye çok sevindiğini fakat açıklamanın "Öcalan" bölümünün ağzında "kekremsi bir tat" bıraktığını söyleyince, programın daimi konuğu Kürşat Bumin, "Ne yapalım, hakikat kekremsi." diyerek teselli etmişti onu.

Öcalan'ın etkisini daha da net bir biçimde gösteren ikinci olay ise 2012 yılında yaşandı. Cezaevlerinde PKK'lıların başlattığı ölüm orucu eylemleri, her an bir ölüm haberinin gelmesinin beklendiği ve artık hiçbir umudun kalmadığı bir anda Öcalan’ın devreye girmesiyle bir anda sona erdirildi.

Öcalan, sonraki yıllarda defalarca kendini "kanıtladı", kendisinin aktör olmadığı hiçbir sahnenin gerçek bir sahne olmadığını gösterdi.

Tam da bu noktada, apartheid rejimi boyunca Güney Afrika’yı yöneten Ulusal Parti'nin (UP) önce Savunma Bakanı, daha sonra da ırkçı rejimin yıkılmasına giden yolda başmüzakerecisi olan ve birkaç yıl önce ülkemize gelip deneyimlerini anlatan Roelf Meyer'in sözlerini hatırlamak yararlı olabilir... Meyer, uzun yıllar süren, "Terörist Mandela dışında bir muhatap" bulma arayışlarının duvara toslamasını anlattıktan sonra şöyle demişti:

"Hakikat şu, gerçek lider olmayan liderle müzakere yapamazsın. Biz şunu çok iyi öğrendik, Güney Afrikalıların çoğunluğu bir kişi tarafından temsil ediliyor ve o kişi Mandela. Eğer onu dâhil etmeseydik, ne geçerli bir müzakere yapabilirdik ne de Güney Afrika için meşru bir çözüme ulaşabilirdik."

Her şey zamanında...

Geçmişteki hatalarımız üzerine düşünmek ve gerektiğinde özeleştiri yapmak aslında o kadar zor değil. Zor olan, kesinlikle doğru olanı yaptığımıza inandığımız yaşadığımız anda, "Acaba yanılıyor olabilir miyim?" sorusunu sorabilmektir.

Büyük sorunlardaki her tarihsel momentte bir "mümkün çözüm" vardır. Fakat biz genellikle bunu sonradan anlarız. Heyhat ki, biz onu algıladığımızda tren kaçmış, belli bir anda "mümkün çözüm" olan ihtimal artık bu özelliğini kaybetmiştir.

Öcalan ile kibirsiz, eşit bir müzakereye oturmak bugünün mümkün çözümüdür, fakat yarın olmayabilir.

Alper Görmüş, gazeteciliğe 1978'de Aydınlık'ta başladı. Nokta ve Aktüel dergilerinde çalıştı. Taraf ve Türkiye gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı.

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Alper Görmüş

Gazeteciliğe 1978'de Aydınlık gazetesinde başladı. Nokta ve Aktüel dergilerinde çalıştı. Taraf ve Türkiye gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı.Yeni Şafak'ta Kürşat Bumin'le birlikte medya eleştirisi yapan 'Medyakronik' köşesini hazırladı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;