Görüş

Davutoğlu’ndan Yıldırım’a

Erdoğan, Ağustos 2014’te biraz da partiyi, büyük sermayeyi, kentli kültürü ve bizzat Davutoğlu’nu sınamak maksadıyla tercihini ondan yana kullanmıştı. Ancak yaşanan gelişmeler sonucu siyasi gücünü ‘hoca’lığından ve çok üst düzey bir ‘teknisyen’ oluşundan alan Davutoğlu yerini Erdoğan’ın Menderes-Demirel-Özal çizgisinde gördüğü ve tanıdığı yatırımcı, kalkınmacı/büyümeci siyasetçi tipini temsil eden Yıldırım’a bıraktı.

Binali Yıldırım, başbakanlık görevini Mayıs 2016'da Ahmet Davutoğlu'ndan devraldı. [Fotoğraf: AA-Arşiv]

Kabul etmek gerekir ki, Ahmet Davutoğlu’nun Akparti Genel Başkanlığı’ndan ve Başbakanlık görevinden ayrılıp/alınıp bu görevlerin Binali Yıldırım’a verilmesi bu partinin tarihi içinde yaşanmış en önemli olaylardan biridir. Bu görev değişikliğinin çok çeşitli açılardan ele alınacak farklı boyutları, nedenleri ve aşamaları söz konusudur. Her şeye rağmen henüz tamamlanmamış bir süreç olduğunu söylemek de mümkündür.

Ahmet Davutoğlu’nun göreve getirilişiyle görevden ayrılması esasen aynı faktöre, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iradesine bağlıdır. Bu gerçek ihmal edilerek yapılacak değerlendirmeler eksik ve yanlıştır. Nitekim, Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilip Başbakanlık görevini bırakacağı sırada cereyan eden olaylar bu iddianın kanıtı mahiyetindedir. Daha Ağustos 2014’te Binali Yıldırım elde edeceği Başbakanlık görevine talip olduğunu, hatta o görevi beklediğini kamuoyuna kendisine özgü yöntemlerle sezdirmiş ve duyurmuştu. Görev kendisine verilmediğinde de bir basın toplantısı düzenleyip kırgınlığını açıkça dile getirmişti.

Neden, yakınlığı su götürmez bir gerçek olan Yıldırım’ın değil de Davutoğlu’nun Erdoğan tarafından kendi yerine tercih edildiği, neden bu seçimin Yıldırım’a karşı cereyan ettiği bu bakımdan önemli bir sorudur.

Erdoğan neden Ağustos 2014’te Davutoğlu’nu tercih etti?

Bu sorunun birkaç cevabı olduğu kuşkusuzdur. Ama ilk ve en pratik gerekçe, geniş ölçüde cereyan eden dış politikada aranmalıdır. Gerçekten de Ağustos-Eylül 2014’te Türkiye ne şekilde biteceği bir tarafa, ne şekilde genişleyeceği belirsiz bir dış politika girdabı içindeydi. O politika önemli ölçüde Davutoğlu-Sinirlioğlu ikilisi tarafından oluşturulmuştu. Kökleri Akpartinin iktidara ilk geldiği yıllara kadar uzanıyordu. Konu Suriye’yle sınırlı değildi, daha geniş bir Ortadoğu vizyonunu içeriyordu. Davutoğlu Başbakan, Cumhurbaşkanı ve Dışişleri danışmanlığı, Dışişleri Bakanlığı dönemlerinde bu politikayı hazırlamıştı.

Davutoğlu’nun akademik kişiliği, parti elitlerinden oluşu, ‘formasyonu’ Akpartinin yeni bir döneme geçişinin de sembolü olabilecekti. Bu yeni dönemde Davutoğlu üstünden Batılı, laikçi, kentli elitle belli bir yakınlaşma sağlanabileceği varsayılmış olabilirdi.

O dönemde bu politikanın bir çırpıda değiştirilmesi olanaksızdı. Türkiye sürdürdüğü siyaseti sonuna kadar götürmek zorundaydı. O arada içeride devam eden en dikkat çekici gelişme ise Kürt politikasıydı. Türkiye uzun bir süre ‘barış süreci’ içinde kalmış, bu açılımı daha da genişletme yönünde adımlar atmıştı. Kürt politikası genel Ortadoğu politikasından artık ayrı düşünülemiyordu. Tersine birinin çözümü diğerini de belirleyecekti.

Üçüncü faktör Davutoğlu’nun parti içindeki konumuydu. Davutoğlu yukarıdan gelmiş, partinin ideolojisinin üretiminde olmasa bile (dış) politikasının belirlenmesinde kilit rollerde kalmış bir isimdi. Fakat parti içinde bir tabana sahip değildi. Tersine siyasi gücünü ‘hoca’lığından ve çok üst düzey bir ‘teknisyen’ oluşundan alıyordu. Muhtemelen Erdoğan’a bağlı kalacak, onun hakimiyet alanında müdahil olmayacaktı.

Diğerlerinden ağırlık bakımından ayrılan bu üçüncü noktaya başka bir hususu daha eklemek gerekir. O husus sınıfsaldır ve bu sınıfsal etki partinin Erdoğan’la birlikte kuruluş dönemindeki en önemli ismi Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı seçiminde rol oynamıştı.

Gül, partide genel bir tanımla Anadolu sermayesini temsil ediyordu. Cumhurbaşkanlığına seçildiği dönemde Akparti hâlâ o sermayeye ve ait olduğu ‘taşra’ya, siyasal tabiriyle ‘çevre’ye zorunluluk duyuyordu. Gül’ün seçilmesi Akpartinin İstanbul sermayesine karşı Anadolu sermayesinden yana olduğunu göstereceği gibi, gene partinin Anadolu’yla hareket ettiğini kanıtlayacaktı.

Davutoğlu ve beklentiler

Davutoğlu dönemine gelindiğinde parti bu kuralı biraz esnetebileceğini düşünüyordu. Onun akademik kişiliği, parti elitlerinden oluşu, ‘formasyonu’ Akpartinin yeni bir döneme geçişinin de sembolü olabilecekti. Bu yeni dönemde Davutoğlu üstünden Batılı, laikçi, kentli elitle belli bir yakınlaşma sağlanabileceği varsayılmış olabilirdi.

Ayrıca iki hususa değinebiliriz. Birincisi, Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce yapılan son kongrede Erdoğan nereye ‘yürüdüğünü’ açıkça belli ediyordu. Sezai Karakoç’un hayli ‘yalvaçsı’ tonlamalar taşıyan, yer yer mistik, yer yer ‘apokaliptik’ şiirini okuyor, sahne düzeni ve diğer unsurlarla birlikte kendisini daha önce durduğu yerden daha yukarıda duran bir liderlik pozisyonuna yerleştiriyordu. Bütün mizansen buna göre düzenlenmişti. Bütün kariyeri boyunca ‘şiirle’ ilişkili olmuş, ‘poetik’ söylemin kutsi, ulvi, mücerret tonlamasından yararlanmış Erdoğan bu üslupla yarattığı atmosferi, 2023 vizyonuyla, o kongrede, bütünleştiriyor, onu da belki spontane bir şekilde geliştirdiği 2071 vurgusuna taşıyordu.

Davutoğlu’nun da daima dilinin ucunda bulunan sözcükler, genel üslubu, tonlaması Erdoğan’ın poetik söylemle inşa ettiği ‘ruhla’ bütünleşiyordu. Ayrıca dikkate bile gerek bırakmayan bir şekilde, Davutoğlu’nun kelime hazinesinin baş ve en fazla kullanılan sözcüğünün ‘kadim’ olması dahi bu bütünleşmeyi kendiliğinden getiriyor veya gösteriyordu. Erdoğan o metafiziğin Davutoğlu’yla pekiştirileceğini görmüştü. Ne var ki, tahmin edilemeyen, Davutoğlu’nun bahsedilen eğilimi haddinden fazla radikalleştirmesi, büsbütün romantik bir çizgiye çekmesi, giderek bütün bütüne metafizikleştirmesiydi. Her konuşmasına ‘kadim’ sözcüğüyle girip ‘bacıyan-ı Rum’dan, ‘Horasan erenleri’nden bahsetmesi, tüm bu unsurların herkes tarafından bilenen, gündelik hayatta yaşatılan, ortak bilincin bağlayıcı, birleştirici sembolleri olduğunu ya sanıyordu ya da o sanısını gerçekleştirmeye çalışıyordu.

Oysa bu Erdoğan’ın yaklaşımı değildi. Erdoğan o eğilimi hemen bir başka planda pragmatik, pratik, yerine göre popülist hatta sıradan unsurlarla harmanlıyordu. Tüm konuşmaları gündelik hayatın, gündelik politikanın sınırları içinde cereyan ediyordu. Bir an için düşündüğü romantik-ideolojik eğilim Davutoğlu’nun kullandığı ‘doz’dan çok farklıydı.

Diğer unsur ise Davutoğlu’nun bilinirliği idi. Kabul etmek gerekir ki, ulusal kamuoyunda da uluslararası planda da onunkinden daha fazla bilinen bir isim yoktu. Seçilmesi algı, özdeşleşme, tanınma bakımlarından büyük kolaylıklar sağlayabileceği gibi, Erdoğan’ın bilhassa dış politikada sürdürdüğü çizginin de bir kere daha vurgulanışı olacaktı.

Bu mülahazalarla Erdoğan biraz da partiyi, büyük sermayeyi, kentli kültürü ve bizzat Davutoğlu’nu sınamak maksadıyla tercihini ondan yana kullanmıştı.

Gerek seçim döneminde Kürt partisinin yükselişi karşısındaki daha yumuşak tutumu gerekse CHP ile koalisyon imkanına yakın durması, Davutoğlu’nun siyasal plandaki becerileri ve tutumu açısından Erdoğan’da ilk kuşkuların oluşmasına yol açıyordu.

Sorunlar

Ne var ki, görevden alındığı veya ayrıldığı tarihe kadar geçen sürede cereyan eden birkaç olay Davutoğlu’nu hem öznel hem de nesnel nedenlerle daha fazla taşıyamayacağı bir noktaya çekti.

Aynı sırayı izlemek gerekirse bunların başında Ortadoğu politikası ve Kürt konusu geliyordu. Bu iki politikanın bileşkesi ise 2015 seçimleriydi.

2015 yılında yapılan iki seçimden ilkini Akparti kazandı ama bu aslında bir mağlubiyetti. Akparti 13 yıldan sonra tek başına iktidar olanağını yitirmişti. Bu kaybın en önemli nedeni, sürdürülen barış yanlısı Kürt politikasının bir sonucu olarak görülen HDP yükselişiydi. HDP’nin kazandığı oy ve sandalye parlamentoda tek başına iktidar olanağını Akpartinin elinden almıştı.

Kabul etmek gerekir ki, bütün tarihi boyunca, yaptığı tüm siyasi hamleler içinde Erdoğan’ın siyasi zekasını, maharetini ve gücünü ortaya en çok koyanlardan biri ikinci seçime gitmekti. Erdoğan bu kararı belki de aynı gün almış, ardından büyük bir soğukkanlılıkla hamlelerini yapmıştı. En yaşlı üye olarak Meclisi açacak olan CHP milletvekili Deniz Baykal’ı köşke davet edip, beklentilerini yükseltmek suretiyle zaaflarını harekete geçirmiş, o tahrikle Meclis Başkanlığının Akpartide kalmasını sağlamıştı.

İlk çatlak, ilk kuşkular

Ardından CHP-Akparti görüşmeleri başlamış, Erdoğan gene CHP’nin siyasal yeti eksikliğini sonuna kadar kullanmıştı. O süreç içinde muhtemelen ilk çatlak ortaya çıkmıştı. Davutoğlu, kamuoyu önünde kuşkusuz Erdoğan’ın pozisyonunu savunuyordu. Fakat bütün duyarlılık ve algı onun koalisyonu istediği yönündeydi. Davutoğlu muhtemelen Erdoğan’ın ikinci bir seçimi zorlayan tavrına mukabil CHP ile bir koalisyon imkanına, biraz da kendi rüştünün ispatı olabilecek şekilde, daha yakın durmuştu.

Gerek seçim döneminde Kürt partisinin yükselişi karşısındaki daha yumuşak tutumu gerekse bu olgu Davutoğlu’nun siyasal plandaki becerileri ve tutumu açısından Erdoğan’da ilk kuşkuların oluşmasına yol açıyordu.

İkinci seçim büyük Akparti başarılarından biri olarak gerçekleşirken ortada başka bir husus daha vardı: Davutoğlu’nun siyaset etme biçimi. Bu yukarıda değindiğimiz romantik ideolojik yaklaşımın bir uzantısıydı. O nedenle bir daha ele almakta yarar var.

Davutoğlu daha ziyade formasyonunun getirdiği bir sonuç olarak Başbakanlığı sonrasında Akpartide yeni bir ideolojinin oluşumuna katkıda bulunmaya başlamıştı. Neredeyse bir ‘siyasal/ideolojik teoloji’ yaratma çabasındaydı. Akparti, esasen pragmatist ve yukarı doğru hareketli, modernleştirici bir partidir. Bu partinin tabanını oluşturan ve kendisini Müslüman-muhafazakâr olarak tanımlayan kitleler için İslam elbette büyük itikat sistemidir. Bir o kadar da gündelik hayatla ilişkisini belirleyen içkin (immanent) ideolojik platformdur. Müslümanlık, bu tabanın en önemli kimliğidir. Bununla birlikte Müslümanlık o niteliğiyle kitlelerin toplumsallaşmasında, toplumsal hiyerarşi içinde ilerlemelerinde etkili olan bir olgudur. Yani, donuk, mutaassıp, içine dönük bir dinselliği ve ideolojiyi temsil etmez.

Oysa Davutoğlu göreve geldiği andan başlayarak, hatta öncesinden, gitgide ağırlaşan bir dozda, gitgide koyulup katılaşan bir söylemle Akpartinin temellendirdiğinden çok daha ileride bir Müslümanlık/inanç/muhafazakarlık tanımlamaktaydı. Adeta kitlelere Müslümanlığın ve muhafazakârlığın ne olduğunu daha dar, katı ve ideolojik bir kalıp içinde anlatmaya başlamıştı. Tutumunu bir ‘siyasal teoloji’ kurgusu olarak kullanıyordu. Böyle bir yaklaşımın Akparti taban ve geleneğiyle zıtlaşmasa bile hızlı bir uyum göstermeyeceği aşikardı. Çok dikkat çeken bu siyasetin Erdoğan’ın kararını tashih etmesinde rol oynamadığını düşünmek gerçekçi olmaz.

Daha ileri gitmeden burada iki noktayı vurgulayalım. Birincisi, Davutoğlu’nun bahsettiğimiz politikasını yeni bir bellek inşası üstünden yapmaya çalışmasıdır. Gittiği her kentte, bulunduğu her bölgede o yörenin özellikle İslami, daha sonra da Osmanlı geçmişini hatırlatması, orada yetişmiş ulemanın ve eslafın ismini zikretmesi, manasını anlatması bütünüyle yanlış bir tutum değildir. Fakat, ikinci nokta budur, Davutoğlu’nun unuttuğu, bu hafızanın artık Akparti tabanında da namevcut olduğuydu. Bu da laiklikle, modernleşmeyle ve sosyolojik dönüşümle ilgili bir unsurdur. Göçlerle yerel kitlesini kaybetmiş eski, Davutoğlu’nun deyişiyle ‘kadim’ kentlerde artık o tarih bilinci ve bellek kalmamıştı. Laik, pozitivist Cumhuriyet eğitimi de söz konusu yeni nesillerin gene bu hafıza ve bilinç maluliyeti yaşamasına yol açmıştı. Üstelik demografi değişmiş, Akparti tabanı 1994 sonrası doğmuş ve artık siyasallaşmış çok genç, gelecek aritmetiği yapan kitlelerle bütünleşmişti. Bu kesime böylesi bir söylemle yönelmek bir ölçüde de anakronistik olmaktı.

O arada bu ideolojik yaklaşımın getirdiği/doğurduğu bir siyasal manevradan söz edelim.

2015 Haziran seçimlerine giderken Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın milletvekili olmasını istemiş, bu tercih Erdoğan’dan şiddetli bir tepki görmüştü. Hamlenin gerekçesi belliydi. Davutoğlu, sınıfsal tabandan yoksun bir siyasetçi olarak kendi konumunu pekiştirmek, gelecek planlarını güçlendirmek, o sırada da dayanacağı bir kuvvet bulmak üzere, bu tür arayışlarda her zaman olduğu gibi, güvenlik bürokrasisinin başıyla ittifaka girmişti. Oysa Erdoğan’ın, bilinen özellikleriyle, böylesi bir hamleye kayıtsız kalması düşünülemezdi ama bu hata yapılmıştı. Erdoğan’ın bağışlamayacağı ise muhakkaktı.

Belirleyici unsur: Ortadoğu politikası

Seçim sonrası dönemin tayin edici hususu ise Ortadoğu politikası oldu. Davutoğlu, Ortadoğu politikasında sürekli olarak hırçın (agresif) ve saldırgan, hamleci (ofansif) bir siyaset güdüyordu. Gitgide karmaşıklaşan Ortadoğu arenası Rusya’nın sahaya girmesiyle yeni bir döneme erişmişti. Beklenmeyen bu hamle trajik denebilecek neticesini Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesiyle verdi. Uçak düşürüldükten sonra Davutoğlu kameralara kararı kendisinin verdiğini belirtiyordu. Oysa o hamlenin ardından büsbütün kendi alanına çekilen Türkiye artık kımıldayamaz durumdaydı.

Yıldırım, Akparti tabanının modernleştirici, pragmatik, ılımlı kimliğini bünyesinde taşıyordu. Gene Davutoğlu’nun ideolojik çekirdekli siyasetine karşın Yıldırım, Türkiye merkez sağının Menderes-Demirel-Özal çizgisinde gördüğü ve tanıdığı yatırımcı, kalkınmacı/büyümeci siyasetçi tipini temsil ediyordu.

Neticede Davutoğlu seçimden altı ay sonra görevden çekiliyordu. Bu Akpartinin bir kere daha yerleşik yapısıyla bütünleşmesi anlamına geliyordu. Yıldırım’ın göreve getirilmesi ise bu değerlendirmenin tasdiki ve kanıtı mahiyetindedir.

Mühendis Yıldırım ve Menderes-Demirel-Özal çizgisi

Yıldırım, göreve gelmesini önceleyen günlerde, yukarıda belirttiğim mülahazalarla, böyle bir değişikliği öngörerek yazdığım yazılarda belirttiğim üzere, iki temel özelliğin sahibi bir siyasetçi kimliğiyle Başbakanlığa yürümüştü.

Bunların ilki, Ortadoğu politikasındaki büyük değişiklik ihtiyacıydı. Rus uçağının düşürülmesinden sonra Türkiye yaşadığı tecridi aşmak zorundaydı. Bunu Davutoğlu’nun romantik-agresif politikasıyla yapmak mümkün olmazdı. Yıldırım’ın uyumlu, ılımlı, pragmatist kişiliği ise biçilmiş kaftandı. Bu süreç aynen böyle işledi.

İkincisi, Yıldırım, Akparti tabanının modernleştirici, pragmatik, ılımlı kimliğini bünyesinde taşıyordu. Gene Davutoğlu’nun ideolojik çekirdekli siyasetine karşın Yıldırım, Türkiye merkez sağının Menderes-Demirel-Özal çizgisinde gördüğü ve tanıdığı yatırımcı, kalkınmacı/büyümeci siyasetçi tipini temsil ediyordu. Büyük göç hareketleri, büyük nüfus hareketleri ve büyük teknoloji hareketleriyle farklı beklentiler içinde olan kitlelerin bu sert çekirdekli, sürekli olarak buyurucu söylemden sonra Yıldırım’ın yaklaşımıyla daha rahatlayacağı muhakkaktı.

Gene unutmamak gerekir ki, Türk sağının kurucu planlaması mühendislik temelinde gerçekleştirilmiştir. Menderes mühendis değildi. Fakat etrafı çok parlak mühendislerin olduğu bir kadroyla çevriliydi ve dönemi bütünüyle bir mühendislik hamlesi olarak hatırlanmaktadır. Nitekim o kadronun en parlak ismi Demirel bir sonraki dönemin Başbakanı olmuş, gene etrafı sonradan milliyetçi-muhafazakâr-sağ siyasete de giren mühendislerle çevrili kalmıştır. Erbakan bütün ideolojik önermelerini mühendislik üstüne kuruyordu. Özal bir başka İstanbul Teknik Üniversitesi mezunuydu. Şimdi Binali Yıldırım’ın bir başka İTÜ’lü mühendis olarak ve çok uzun süre Bayındırlık Bakanlığı yapmış, neredeyse Demirel’in uzun Başbakanlık döneminde harcadığı kadar yatırım parası harcamış bir siyasetçi kimliğiyle Başbakan olması bu uzun çizginin bir başka düğüm noktasıydı.

Kaldı ki, Erdoğan 2015 seçimlerine girerken Akpartide gayet ciddi bir dönüşüm gerçekleştirmiş, bir düzenleme yapmıştı. Kurucu dönemden gelen ve kökleri daha da eskiye varan çekirdek kadro bu yeni yaklaşım neticesinde parti dışında kalmıştı. Gül’ün Cumhurbaşkanlığından ayrılması, büyük bir kesimin ‘3 dönem’ kuralıyla parlamento dışı bırakılması neticesinde Erdoğan, kendisini 1994 sonrasında izleyen, bütünüyle kendisiyle özdeşleşmiş, siyasetini ve karizmasını benimseyip içselleştirmiş çok genç bir kadroyu partiye ve yönetime taşıyordu. Bu liderliğinin de eşitler arasında birinci (prior enter pares) olmaktan çıkıp temel bir değere dönüşmesiydi.

Davutoğlu’nun siyasal beklenti, arayış ve hırslarının bu pozisyonu içselleştirmesi ancak 1965 sonrasındaki İnönü-Ecevit modeli içinde mümkün olabilirdi. Ama ne Erdoğan İnönü kadar yaşlı ne Davutoğlu Ecevit kadar olgundu. Oysa Yıldırım bir teknisyen ve pragmatik kişilik olarak gene 1960’lardaki, hatta 1980’lerdeki Demirel-Özal modelini Akpartide çok daha kolaylıkla, büyük bir hazımla uygulayabilecek konumdaydı. Uyumlu, ılımlı ve fonksiyon merkezli kişiliği ise genel olarak toplumdan özel olarak Akparti tabanından gördüğü kabulle yeni dönemde ayrıca yeni olanaklar yaratabilecekti.

Kopmuş ilişkileri yeniden kurmak

Son bir husus da muhtemelen Yıldırım’ın gene siyaset etme özelliklerinden kaynaklanan tavrıyla hayli kutuplaşmış iç politikada farklı kesimler arasında epeydir kopmuş ilişkileri yeniden kuracağına dönük beklentiydi. Yıldırım’ın göreve gelmesinden hemen sonra gündelik siyasette bu beklentiyi doğrulayacak fazla bir adım atılmadıysa da özellikle 15 Temmuz sonrasında Başbakanın tam da bu niteliklerinin yararı en geniş ölçüde görülürken bunun işlevi ve yararı her türlü tartışmanın üstündedir.

Kaldı ki, Yıldırım dönemi kendisini derhal dış politika değişikliğinde göstermiştir. Ortadoğu bölgesinde şimdi yeni arayışlar, uzlaşmalar içinde bulunan bir Türkiye söz konusudur. Bu manevraların Davutoğlu’yla yapılması olanaksızdı. İkincisi, Yıldırım dönemi derhal yeni ve büyük bayındırlık projeleriyle bütünleşmiştir. Ayrıca gerek 15 Temmuz gecesi gerekse sonrasında gösterdiği tutumla Yıldırım uzlaştırıcı, teskin eden, istikrar arayan bir siyasetçi olarak kamuoyundaki algısını güçlendirmiştir.

Bütün bunlardan sonra Davutoğlu döneminin kesin olarak kapandığından söz edilebilir. Ama bundan sonra ne olacağı ayrı bir konudur. Çünkü bundan sonrasının şifreleri 15 Temmuz sonrasında aranacaktır. Fakat bugünden ileriye Akpartinin kentli kesimlerde ve büyük sermaye çevrelerinde daha kabul göreceği söylenebilir.

Kısacası Davutoğlu’nun Müslümanlık-muhafazakarlık tanımı esasına dayanan kitleleri bu yoldan, dolaylı veya doğrudan, bilerek veya bilmeyerek, daha ‘taşralı’/yerel kimliklerinin içinde tutmaya çalışan (en azından onlara bu kimliklerini sürekli olarak hatırlatan) söylem ve siyaseti Akparti tabanında dışlanmış, buna mukabil Yıldırım’ın onları kente ve modern hayata taşıma odaklı söylemi bir kere daha kabul görerek bu partinin gerçeğini kısa bir parantezden sonra kendisine hatırlatmıştır. Bu Akpartinin en önemli revizyon aşamalarından biridir ve etkileri devam edecektir.

Hasan Bülent Kahraman, Kadir Has Üniversitesi İletişim Tasarım Bölüm Başkanı ve Rektör Yardımcısıdır. Sabah gazetesinde köşe yazarıdır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Hasan Bülent Kahraman

Kadir Has Üniversitesi İletişim Tasarım Bölüm Başkanı ve Rektör Yardımcısı. Sabah gazetesinde köşe yazarı.   Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;