Görüş

Erdoğan, süreçleri neden böyle yönetiyor?

Yüce Divan, şeffaflık paketi ve Fidan olayı... Erdoğan bu üç süreci ‘büyük kararlar bana danışmadan alınamaz’ mesajını vermek amacına hizmet edecek tarzda mı yönetti?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın istifasına baştan beri karşı olduğunu açıklamıştı. [Fotoğraf: AA/Arşiv]

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan’la ilgili sürpriz gelişmenin ardından yapılan yorumların bir bölümü, olan bitenin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Ahmet Davutoğlu arasındaki ilişki açısından ne anlama geldiğini anlamaya yönelikti.

Fidan’ın MİT Müsteşarlığı'na yeniden atanmasından birkaç saat sonra, kamuoyu araştırmacısı ve yazar Bekir Ağırdır ile Yeni Şafak yazarı Süleyman Seyfi Öğün NTV’de, Davutoğlu’nun ‘partide, devlette ve toplumda’ net bir itibar kaybına uğradığını dile getirdiler... Bu göstere göstere karizma çizme hamlesinde anlayamadıkları şey ise, seçimlerde 400 milletvekili isteyen Cumhurbaşkanı'nın, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti / AKP) bu seçimlere Ahmet Davutoğlu liderliğinde gittiğini adeta hesaba katmaz bir tarzda davranıyor olmasıydı...

Programın üçüncü katılımcısı, basındaki Erdoğan destekçilerinin en önemlilerinden biri olan Mehmet Barlas onları dinledikten sonra, Davutoğlu’nun bu olaydan çıkartması gereken dersi özetleyiverdi: “Davutoğlu, bundan sonra herhangi önemli bir adım atmadan önce mutlaka Erdoğan’la istişare etmelidir.”

Peki, Erdoğan’ın bu meseleyi en başından itibaren, Davutoğlu’na işte bu “ders”i vermek amacına hizmet edecek tarzda yönettiği iddia edilebilir mi? Doğrusu, hikâyenin tamamına bakıldığında, konuya bu argümanla dahil olacakları peşinen ‘saçmalamakla’ suçlamak o kadar kolay görünmüyor. Bakalım...

Erdoğan’ın Hakan Fidan’ın istifasına baştan beri karşı olduğunu beyan ettiği, buna rağmen Fidan’ın Davutoğlu’nun da desteğini alarak Erdoğan’ın eğiliminin hilafına hareket ettiği açık, tartışmaya katılanların tamamı bu konuda hemfikir. Devamında da ittifak var: Deniyor ki, Erdoğan bu gelişmede kendi karizmasının yara aldığını düşündü ve Davutoğlu’nu ‘partide, devlette, toplumda’ istiskale uğratmayı da göze alarak yalnız Fidan’a değil, Davutoğlu’na da kararını geri aldırttı.

Fakat tartışmada nedense dile getirilmeyen bir nokta daha var: Erdoğan, kendi eğiliminin olumsuz olduğunu belirttikten sonra nihaî kararı Davutoğlu’na bıraktığını açıklamıştı.

İşin bu yanı biraz daha tatsız ihtimallere kapı aralayan bir mahiyet arz ediyor, o da şu: ‘Karar Başbakan’ındır’ dedikten sonra Başbakan’ın kararını bir daha tartışmamak gerekmez mi? Başbakan Davutoğlu’nun, kararını, bu sözün sağladığı hareket alanının ve rahatlığın içinden ürettiği açık değil mi? Ortadaki tablo, Davutoğlu’na önce yol verip sonra da girdiği o yoldan geri çağırma üzerine kurulu bir tablo gibi görünmüyor mu gerçekten?

Şimdi, Mehmet Barlas’ın bu musibetten yola çıkarak ürettiği “Davutoğlu, bundan sonra herhangi önemli bir adım atmadan önce mutlaka Erdoğan’la istişare etmelidir” nasihatinden peydahladığımız soruyu yineleyebiliriz: “Peki, Erdoğan’ın bu meseleyi en başından itibaren Davutoğlu’na işte bu ‘ders’i vermek amacına hizmet edecek tarzda yönettiği iddia edilebilir mi?”

Bu soruya cevap vermeden önce, Erdoğan’ın, Davutoğlu’nu tâbir câizse ‘açık pozisyon’da bıraktığı ve Hakan Fidan hadisesini anımsatan iki örneği daha hatırlamamız faydalı olabilir...

Yüce Divan oylamasında ne olmuştu?

Geçen yılın son günlerinde, basında AK Partili komisyon üyelerinin, yolsuzlukla suçlanan dört bakanı Yüce Divan’a gönderme eğiliminde olduğuna dair haberler çıkmaya başlamıştı. AK Parti’ye yakın gazete ve televizyonlar, haberleri, böylece partinin üzerindeki şaibenin kalkacağı umuduyla ve dolayısıyla hoşnutlukla izliyorlardı ki, bu kategorideki gazetelerin ‘amiral gemisi’ hüviyetindeki Sabah’tan kontra bir çıkış geldi. Gazete, 3 Ocak 2015 tarihli nüshasının manşetinde (Yüce Divan tuzağıyla kaos hedefleniyor) şöyle dedi:

“Paralel yapı ve işbirlikçileri, 17-25 Aralık darbeleriyle başaramadıkları Türkiye’yi kaosa sürükleme hedefine şimdi de Yüce Divan tezgâhıyla ulaşmaya çalışıyor... Dört eski bakanla ilgili olarak ‘Yüce Divan’da yargılansınlar’ gibi masum görünen taleplerin ardında kirli bir hamlenin yattığı ortaya çıktı. Paralel Yapı, Yüce Divan üzerinden yeni bir komplo planını yürürlüğe sokmaya çalışıyor.”

Bütün bu süreçler, en sonunda Davutoğlu’nun 'Bundan sonra herhangi önemli bir adım atmadan önce mutlaka Erdoğan’la istişare etmeliyim' sonucunu çıkarsın diye mi bu surette yaşandı?

by Alper Görmüş

Bu, çok ilginç bir manşetti. Çünkü, kamuoyu, o manşetten üç hafta sonra hiçbir zaman yalanlanmayan bir haberle öğrendi ki, Sabah’ın 3 Ocak 2015 tarihli o manşetinden bir hafta kadar önce, Aralık’ın son haftasında bizzat Başbakan Davutoğlu dile getirmişti bu ‘masum’ talebi:

“Çağlayan, Bağış, Güler ve Bayraktar, AK Parti grup başkanvekilleri Mustafa Elitaş ile Mahir Ünal, soruşturma komisyonu karar oylamasından bir gece önce Başbakan Davutoğlu ile bir araya geldi.

“21 Aralık gecesi 2.5 saat süren toplantıda AK Partili komisyon üyelerinin ‘Yüce Divan’a gönderme’ eğilimini öğrenen Davutoğlu, 4 eski bakana, ‘Kendiniz gitmek istediğinizi açıklayın’ dedi. Bir bakanın AK Parti’yle ilgili çok sayıda bilginin ortaya saçılacağını söylemesi üzerine de Davutoğlu, ‘Saçılacaksa saçılsın’ diye sert tepki gösterdi. Ancak 4 eski bakanın temsilci seçtiği Çağlayan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşünce, komisyon üyelerinin tavrı değişti.” (‘Yüce Divan kararı nasıl değişti’ Deniz Zeyrek, Hürriyet, 23 Ocak 2015).

Burada da Hakan Fidan hadisesinin akla getirdiği soruların benzerleriyle karşı karşıyayız:

Bu kadar önemli bir konuda, Başbakan’ın Yüce Divan yönünde eğilim belirtmesinden önce meseleyi Cumhurbaşkanı’yla istişare etmemiş olduğu düşünülebilir mi? Onun eğiliminin de aşağı yukarı bu yönde olduğu izlenimi almadan böyle bir yola girdiği düşünülebilir mi? Diyelim istişare etti, Cumhurbaşkanı’nın eğiliminin ‘Yüce Divan’a hayır’ yönünde olduğunu anladı ve ona rağmen kendi kararını verdi... Bu durumda sonradan kararında direnmesi gerekmez miydi?

Bu sorular bizi bir kez daha o tatsız ihtimalle, Erdoğan’ın bu meseleyi de tıpkı Fidan meselesinde olduğu gibi en başından itibaren, ‘büyük kararlar bana danışmadan alınamaz, alınsa da sonu getirilemez’ mesajını verme amacına hizmet edecek tarzda yönetmiş olabileceği ihtimaliyle baş başa bırakıyor.

Şeffaflık paketinin serencamı...

Tarif ettiğimiz ‘tatsız ihtimal’i akla getiren üçüncü örnek olay da, Yüce Divan ricatının ardından hazırlanıp Davutoğlu tarafından ilan edilen ‘şeffaflık paketi’nin uğradığı yol kazası...

Paket, bir yanıyla Yüce Divan meselesinin zihinlerde yol açtığı olumsuzluğu dengelemek amıcını taşıyordu ve bu nedenle özel bir sunumla kamuoyunun gündemine getirildi; sanki Başbakan, ‘kardeşimiz olsa kolunu koparırız” çizgisini sürdürmek ister gibiydi.

Davutoğlu, paketi ilan etmekle kalmadı, seçimlerden önce mutlaka çıkarılacağını da ekledi, fakat ne yazık ki bu büyük hamle de Erdoğan kayasına çarptı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Davutoğlu’nun vaadinden kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı Sarayı’nda ağırladığı AK Parti Grup Yönetim Kurulu üyelerine yaptığı konuşmada pakete karşı olduğunu söyledi:

“AK Parti kaynaklarından edinilen bilgiye göre sohbet sırasında Erdoğan’dan, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun bizzat açıkladığı şeffaflık paketine ilişkin çarpıcı eleştiriler geldi. Açıklanan pakette yer alan düzenlemelerin büyük bir kısmının Başbakanlığı döneminde çıkarttığı bir genelgeyle zaten hayata geçirildiğini vurgulayan Erdoğan, ‘Bu tip düzenlemelerin zamanlaması ve içeriği çok önemli. Seçim öncesinde doğru gelmiyor. Bu konularda ekonomiyi dikkate alarak karar verilmeli. Sert kararlar alırsanız, ekonomiyi olumsuz etkiler’ dedi.” (Milliyet, 17 Ocak 2015)

Sonrası biliniyor, paket şimdilerde bütünüyle unutulmuş görünüyor.

Soruları tekrar etmeyelim, fakat açık ki yukarıdaki iki örnek olayla ilgili soruların benzerleri rahatlıkla bu olay için de sorulabilir.

Biz, Mehmet Barlas’ın nasihatinin akla getirdiği bir soruyla bitirelim:

Bütün bu süreçler, en sonunda Davutoğlu’nun “Bundan sonra herhangi önemli bir adım atmadan önce mutlaka Erdoğan’la istişare etmeliyim” sonucunu çıkarsın diye mi bu surette yaşandı?

Alper Görmüş, gazeteciliğe 1978'de Aydınlık'ta başladı. Nokta ve Aktüel dergilerinde çalıştı. Taraf ve Türkiye gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı.

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Alper Görmüş

Gazeteciliğe 1978'de Aydınlık gazetesinde başladı. Nokta ve Aktüel dergilerinde çalıştı. Taraf ve Türkiye gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı.Yeni Şafak'ta Kürşat Bumin'le birlikte medya eleştirisi yapan 'Medyakronik' köşesini hazırladı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;