Görüş

HDP ve Yenikapı Mitingi

HDP mitinge davet edilip katılmamış olsaydı bile, arkalarındaki geniş bir Kürt kitlesi, hiç değilse bir kez olsun, kendilerini yine açıkça ayrımcılığa uğramış, dışlanmış ve mağdur edilmiş olarak görmeyebilirdi.

HDP, 7 Ağustos’ta Yenikapı’da düzenlenen Demokrasi ve Şehitler Mitingi’ne davet edilmedi [Fotoğraf: AA]

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla 7 Ağustos 2016’da Yenikapı’da düzenlenen Demokrasi ve Şahitleri Anma Mitingi’ne TBMM Başkanı İsmail Kahraman, Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Binali Yıldırım, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli davet edildi. Tabii bu davet hem isimleri zikredilerek bizzat kendilerine, hem de partilerine yapıldı.

Keza Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanlığı makamına yine aynı üç partinin liderlerini davet etmiş, ancak HDP’yi yine davetliler listesine dâhil etmemişti.

CHP Genel Başkanı’nın mitinge şahsen katılmaktaki isteksizliği üzerine, Cumhurbaşkanı’nın yanı sıra kendisi de miting davetlilerinden birisi konumundaki Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Yıldırım tarafından tekrar tekrar davet ısrarında bulunularak mitinge katılımı sağlanmış oldu. Böylelikle iktidarı ve muhalefetiyle aynı platformda darbe karşıtı bir dayanışmanın sağlanmış olduğu görünümü gerçekleştirildi. Keza siyasi partiler dışında eski Cumhurbaşkanı, eski Başbakanlar, eski Bakanlar, politikacılar, Genel Kurmay Başkanı, Diyanet İşleri Başkanı, çeşitli dini inanç ve cemaat temsilcileri pek çok değişik kurum, çevre ve şahsiyet de Yenikapı mitingi çağrılıları arasındaydılar.

Ne var ki, AK Parti, CHP ve MHP ‘nin yanı sıra HDP’nin de parlamentoda temsil edilen bir parti olmasına ve 16 Temmuz günü TBMM’de açıklanan darbe karşıtı bildiriye diğer partilerle birlikte imza attığı bilinmesine rağmen mitinge davet edilmemişti.

HDP’nin bazı yönetici ve üyeleri PKK ile işbirliği yapıyorsa, bu durum, 7 Haziran seçimlerinden sonra veya bugün ortaya çıkmış bir hadise gibi ele alınmamalıdır. 2,5 yıllık “Çözüm Süreci” boyunca, AK Parti Hükümeti ile HDP arasında çok sıkı bir temas ve muhataplık ilişkileri yaşanmıştı.

Cumhurbaşkanı’nın HDP’yi mitinge davet etmemesi hususunda adil bir davranış sergilemediğine dair CHP’nin arada bir “HDP de mitinge katılmalıdır” temennisinin yanı sıra bazı medya organlarında eleştiri ve yorumlar yer aldıysa da, görünen o ki, bu konu bir mesele haline getirilmek istenmedi ve sonuç değiştirilemedi.

HDP neden davet edilmedi?

Her ne kadar HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş,“Darbeyi tetikleyen Kürt sorununu askere, orduya havale etmiş olan anlayıştır. Şimdi bir kez daha HDP'yi dışlayarak, yokmuş gibi davranarak Türk milli mutabakatı, milli cephesi etrafında sorunları çözeceğiz diyorlarsa kendileri bilirler. Ama ben bu yaklaşımın çok yanlış ve eksik olduğunu düşünüyorum. 6 milyon oy almış bir partiyiz.” diyerek mitinge davet edilmemiş olmaları hakkında tahmini de olsa bir gerekçe ifade etmedi.

Buna karşın Cumhurbaşkanı Erdoğan, HDP’yi neden davet etmediği konusunda kendince bazı gerekçeleri açıkladı, bu konu hakkında kendisine sorulan bir soruya şöyle yanıt verdi:

HDP yönetiminin 7 Ağustos’a davet edilmemesini eleştirenler var. Kendilerine katılmıyorum. Zira darbe girişiminin hemen ardından yurtdışındaki Fetullahçı bir gazeteye konuşup darbeye direnen milyonlara “IŞİD’çi” diyenlerin, o şerefli insanların arasında yeri yok. Ama kuşkusuz darbe girişiminin ardından ülkeye, kentlerine sokakta sahip çıkan tüm Kürt vatandaşlarımız Yenikapı’da olacak. Her gün kendilerinden mesajlar, telefonlar alıyorum. Darbe ile terörü ayrı tutmam. PKK ile FETÖ'yü ayrı kefeye koymam. Böyle bir örgütle işbirliği yapanı davet etmem. Davet edersem, gazilere, şehitlere bunu anlatamam.

Açıklanan bu gerekçe, belki ilk bakışta soruyu soranlar açısından makul ve haklı gibi görünebilir, ama aslında öyle değil.

Son dönemde, özellikle de darbe girişimi sonrasında Sayın Cumhurbaşkanı öncelikle Rusya ve İsrail ilişkilerinden başlamak üzere içeride de oldukça gerilimli giden bazı ilişki ve davranışlarında hissedilir bir yumuşama eğilimi göstermeye başlamıştı. Kendisine hakaret edildiği iddialarıyla siyasi parti liderleri, yöneticileri ve değişik çevrelerden çeşitli şahsiyetler aleyhine açtığı davalardan vazgeçmiş olması ılımlı bir ortam yaratmak açısından olumlu bir beklentiye yol açmıştı.

Ancak HDP’lileri bu kararından muaf tutmuş olması ve davetlere dâhil etmemesi, HDP ile gerginliğini daha da artıracakmış gibi bir izlenim veriyor ve iyimserliğe yer bırakmıyor.

Böylesi bir tutum, bizce pek haklı ve ikna edici bir yol ve gerekçe değildir. Bir kere, HDP’nin bazı yönetici ve üyeleri PKK ile işbirliği yapıyorsa, bu durum, 7 Haziran seçimlerinden sonra veya bugün ortaya çıkmış bir hadise gibi ele alınmamalıdır. Unutmayalım ki, adına “Çözüm Süreci” denilen 2,5 yıllık dönemde, AK Parti Hükümeti ile HDP arasında çok sıkı bir temas ve muhataplık ilişkileri yaşanmıştı ve bu ilişkiler HDP’ye bugün yöneltilen suçlamalar gerekçesiyle sona ermemişti.

Cumhurbaşkanı’nın gerekçesi eğer gerçekten makul ve geçerli bir gerekçe olsaydı, öncelikle ve ısrarla mitinge katılmasını istediği, devletin kurucusu olduğunu söyleyen CHP’nin de kendisi gibi değerlendirmesi gerekirdi. Oysa tersine CHP, HDP’nin meşruiyetini hiçbir zaman tartışmadı ve hiçbir zaman bir mesele haline getirmedi.

Keza CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, miting konuşmasında da HDP’nin davet edilmemiş olmasına dikkat çekip eleştiride bulundu. Tabii aslında darbe karşıtı, demokrasi isteyen, temel haklar ve özgürlükler ekseninde kurulu bulunan bütün diğer partiler de bu mitinge davet edilmeliydiler.

HDP’yi, sadece yasalara göre kurulmuş ve tabelası olan bir parti olarak değil, 7 Haziran seçimlerinde 6 milyondan fazla oy alan, 1 Kasım seçimlerinde kendi aldığı oyların yaklaşık yüzde 20’sini kaybetmesine rağmen çok büyük bir çoğunluğu Kürtlerden oluşan beş milyon ikiyüzbin civarında yurttaşın destek ve oy vermiş olduğu bir parti olarak görmek gerekiyor.

Bu partinin bazı yöneticileri ve üyelerinin Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suç teşkil edecek bir takım davranışları söz konusu ise, yargılanmalarının önünde hiçbir engel yoktur. Zaten çok sayıdaki üye ve yöneticisi yargılanıyor ve hatta epey bir kısmı da tutuklu.

Keza bütün bu suçlamalar, dışlamalar, yaratılan mağduriyetler ve siyasi gerilimlere rağmen sonunda dönüp dolaşıp varacağımız yer, bugün aşılmaz gibi görünen meselelerimizi konuşup müzakere edeceğimiz bir masanın etrafı olacaktır.

Ama HDP’yi ve ona destek veren milyonlarca Kürt yurttaşımızı meşru bir zeminin dışında görmek, hepsini PKK ile işbirliği içerisinde görmek/göstermek; haklı ve doğru bir yaklaşım değildir. Bu kadar insanı meşru zeminden uzak tutmak, başlı başına bir hak gaspı ve büyük bir mağduriyet nedeni değil midir?

HDP davet edilse, Yenikapı Mitingine katılabilir miydi?

Öte yandan şöyle bir soru da mümkündür. Şayet HDP Yenikapı mitingine davet edilmiş olsaydı, acaba katılabilir miydi? Kesinlikle katılmayacağını söylemek elbette bir kehanet olmaz.

Miting görüntülerine göre, meydanında Mehter Takımı gösterilerinin yanı sıra, ağırlıklı olarak milliyetçi mitinglerin değişmez müzik parçaları dinletiliyordu. “Tek Millet, Tek Vatan, Tek Devlet, Tek Bayrak” gibi Türk milliyetçini öne çıkaran ve dini yönleri oldukça etkili ve ağır basan slogan ve temaların öne çıktığı, özellikle MHP’li kitle için mükemmel bir atmosfer söz konusuydu. Keza mitinge hâkim olan genel havaya baktığımızda da, demokrasi, haklar ve özgürlükler, insan hakları, farklılıklarımız gibi bizi geleceğe taşıyabilecek temel kavramlar, Başbakan’ın ve Kılıçdaroğlu’nun dışında pek kimsenin umurunda değildi.

Diğer taraftan, genel olarak Kürtler ve HDP’li kitleler bu mitinge katılmış olsaydı, bu mitingin hangi alanında kendilerine yer bulabilirlerdi, miting sloganları karşısında neler hissederlerdi? Meydanda böylesi bir kaynaşma ortamı var mıydı? Daha da önemlisi HDP yöneticileri tabanlarını bu mitinge dâhil olma konusunda ikna edebilir miydi?

HDP yine de mitinge davet edilip katılmamış olsaydı, parti yöneticileri partilerini bir Kürt partisi olarak görmüyor olsalar bile, yine de arkalarındaki geniş bir Kürt kitlesi, hiç değilse bir kez olsun, kendilerini bir kez daha açıkça ayrımcılığa uğramış, dışlanmış ve mağdur edilmiş olarak görmeyebilirdi.

Keza bütün bu suçlamalar, dışlamalar, yaratılan mağduriyetler ve siyasi gerilimlere rağmen sonunda dönüp dolaşıp varacağımız yer, bugün aşılmaz gibi görünen meselelerimizi konuşup müzakere edeceğimiz bir masanın etrafı olacaktır.

Bu itibarla bu süreci mümkün olan en kısa yoldan kat etmek için beraberce yürünecek bir yolun taşlarını bugünden başlayarak döşemenin, kızgınlıklarımızdan ve öfkelerimizden daha önemli olduğunu görmek ve o noktaya varmadan yeni sıkıntılar ve gerilimlerden uzak durmak da bir o kadar önemlidir.

Ümit Fırat, yazar ve yorumcu. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nden mezun oldu. Dönemin etkin sol platformlarından Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Devrimci Doğu Kültür Ocakları'na katıldı. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından dört yıl cezaevinde kaldı. Halkın Emek Partisi'nin (HEP) kuruluş çalışmalarına katıldı. 1994 yılında, işadamı Cem Boyner liderliğinde oluşturulan Yeni Demokrasi Hareketi'nin (YDH) kurucu ve yönetici kadrosunda yer aldı. Başta Kürt Sorunu olmak üzere Türkiye'nin iç ve dış siyasetine ilişkin makaleleri çeşitli medya organlarında yayımlanıyor.

Twitter'dan takip edin: @umitfirat45

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;