Görüş

İktidar-Cemaat evliliği ve perde arkası

27 Nisan muhtırası ve 2007 seçimlerini takiben açılan kapatma davası AK Parti’yi devlet alanında çıplak bıraktı. Üzerini örtebilecek tek örgütlü güç ise Cemaat'ti. Cemaat'in tehdit algısı ve siyasi örgütlenmeye yönelişiyle, AK Parti’nin askerle karşı karşıya kalışının paralelliği beklenen sonuca yol açtı.

Bayramoğlu'na göre AK Parti, Gülen Cemaati'nin yürüttüğü projenin derinliğini 2011’den itibaren kademe kademe anlamaya başladı.

Gülencilerin devlet içindeki konumu ve etkinlikleriyle ilgili gerçekler ortaya çıktıkça, Cemaat'in polisleri, yargıçları, gazetecileri hakkında soruşturmalar birbirini takip ettikçe, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile Gülen Cemaati arasındaki çatışma, siyasi hayatımız açısından daha da belirleyici olmaya başlıyor.

Nitekim farklı siyasi güç ve eğilimlerin birbirlerine karşı aldıkları siyasi tavırlarda bile bu çatışma kritik bir yer tutuyor. Örneğin, 14 Aralık soruşturmasını kınayan kimi açıklamalar “AK Parti’ye muhalif liberal-sol çevreler” ile “Cemaat”in verdiği ortak bir tepkinin ötesinde, bu ikili arasındaki dirsek temasını siyasi bir ittifak görüntüsüne çeviriyor.

Bu çatışma alınan pek çok tedbirle, çıkarılan tartışmalı kanunlarla, yürütülen soruşturmalarla ve beyanatlarla sadece bir siyasi soruna işaret etmiyor, aynı zamanda bir sistem sorunu ve buna bağlı sorumluluklar silsilesi karşımıza çıkıyor.

Cemaat'in 'altın nesil' fikri üzerinden devlet alanına yayılması ve devlet politikalarını yönlendirme arayışı hiçbir şekilde siyasi iktidarın derinliğini bildiği, parçası ve ortağı olduğu bir proje değildir.

by Ali Bayramoğlu

Cemaat, “emniyet ve yargıda bu denli derin bir yapılanmaya gittiyse, Balyoz, Odatv, KCK gibi davalarda, mensupları üzerinden devlet gücünü kendi çıkarına kullandıysa, bunda siyasi iktidarın sorumluluğu yok mudur?” sorusu bu çerçevede sık soruluyor. Aslında soru daha sert de ifade ediliyor. “Yaşanan haksızlıklar ve sorunlar 2012’ye kadar süren kadar süren AK Parti-Cemaat ittifakının bir sonucu değil midir ve AK Parti doğrudan işin içinde değil midir?” sorusu doğal ve kaçınılmaz bir sorudur.

Bu soruları maddeler halinde yanıtlayalım: 

1. AK Parti’nin siyasi iktidar olması, bu çerçevede devlet işletmesinden sorumlu bulunması hasebiyle yaşanan kuşatmayla ve sonuçlarıyla igili siyasi sorumluluğu tartışılmayacak oranda açıktır.

2. AK Parti ile Gülen Cemaati arasında, peşrevi 2003-2007 arası yaşanan (Cemaat'ten AK Parti’ye yoğun kişisel, medyatik ve devlet içi biat sunumuyla siyasi destek), 2007 itibarıyla somut bir şekle dönüşen ittifak ortadadır. Bu ittifat çerçevesinde AK Parti’nin Cemaat'in devlet içinde alan genişletme arayışlarına bilinçli ya da değil, ancak en azından toplulukçu ve sadakatçı bir siyasi anlayışla yol vermiş olması kendi başına bir siyasi sorumluluktur.

3. Bununla birlikte AK Parti’nin siyasi sorumluluğu Cemaat'in operasyonel sorumluluğuna indirgenemez. Cemaat'in “altın nesil” fikri üzerinden devlet alanına yayılması ve devlet politikalarını yönlendirme arayışı hiçbir şekilde siyasi iktidarın derinliğini bildiği, parçası ve ortağı olduğu bir proje değildir.

4. AK Parti bu projenin derinliğini 2011’ten itibaren ve kademe kademe anlamaya başlamıştır. İlk evrede AK Parti içindeki kimi yetkililer, Cemaat'in emniyet, yargı ve bürokrasi grubunun “merkezkaç bir güç” oluşturduğunu, kimi Cemaat kararlarının (Ahmet Şık, Nedim Şener, Büşra Ersanlı, Ragıp Zorakol tutuklanmaları) kendisine zarar verdiğini hissetmişledir. İkinci evrede ise Kürt politikası, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) ele geçirilmesi üzerinden açık bir kavga yaşanmış ve AK Parti ile Cemaat arasındaki ittifak ana hatlarıyla sona ermiştir. Özel yetkili mahkemelerin kaldırılması, yeni atamalar bu dönemde devreye girecektir. Bu ilk iki aşama sırasında hükümet özellikle başbakan, Balyoz, Odatv gibi kimi davalarla ilgili rahatsızlık ve kuşku taşımaya başlamakla birlikte, bu yaptırım süreçlerinde makaranın tümüyle geri saracağı ve kendisine zarar vereceği kanısıyla daha açık adım atmakta tereddüt etmiştir. Bu da elbet bir siyasi sorumluluktur. Ancak siyasi iktidar bu sorumluluğun fiili bedelini üçüncü evrede yaşayacaktır. Asıl kırılma ve farkındalık da 17-25 Aralık ortamında olacaktır.

Şimdi bu tabloya daha yakından ve tarihsel bir perspektiften bakmakta yarar var.

Cemaat ile iktidarı buluşturan ortam

Bundan 20 yıl önce yaşanan 28 Şubat süreci, aynı zamanda yeni bir dönemin, bir açılma hâlinin ilk işaretlerini veriyordu. Bu çerçevede ülkede yeni bir siyasi hassasiyet kapısı açılacaktı. Temel hak ve özgürlüklerle ilgili mücadele ve taleplerde dine ait olan hak ve beklentiler ön sıraya geçiyor, hatta (kamusal alan tanımı gibi) nitelikleri, (AK Parti gibi) aktörleriyle moral bir üstünlük sağlayıp, önemli ölçüde taşıyıcı olmaya başlıyordu.

2000’li yıllarda ve bu koşullarda Türkiye inişli çıkışlı bir süreçte "din-toplum-devlet ilişkileri"nin normalleşmesini yaşadı. Dini örgütlenmelerin üzerindeki ağır baskı tedrici olarak kalkarken, dindar memura, dindar siyasi aktöre yönelik sistemli takibatlar da sona erdi. Devlet alanında bir cemaatin, tarikatın ya da dini bir grup üyesi olmak sorun oluşturmaktan çıktı. Gülen Cemaati'nin önünü açan önemli unsurlardan birisinin bu çerçevedeki demokratikleşme süreci olduğuna, sivil, bireysel ve sosyolojik alanda elde edilen özgürlüklerin siyasi suistimalle kullanılması olduğuna bugün hiçbir şüphe yoktur.

Öte yandan 1980’lerde yeni dinamiklerle kendisini yeniden tanımlayan İslami hareket, Türkiye’de kendi iç öyküsünü dönüştürüyordu. 2000’lere gelindiğinde geleneksel alandaki en örgütlü, en güçlü yapı, intibak gücüyle, modern unsurlara kurduğu ilişki üzerinden ve devletten kültüre uzanan bir hatta Gülen Cemaati olarak kalmıştı.

2000’li yıllarda yeni açılan sayfada ülke demokratikleşme ve normalleşme süreci üzerinden büyük çatışmalar yaşadı.

Bu çerçevede 27 Nisan ve 2007 bir kırılma noktası oluşturur. Zira bu tarihe kadar Cemaat ile AK Parti iktidarı ve kadroları arasında kurulan "doğal ve kendiliğinden dindaş ilişkisi", bu tarihten itibaren biçim değiştirerek "tanımsız ama fiili bir işbirliği"ne dönecektir. 

Cemaat ile buluşma AK Parti için siyasi bir ittifak değil, baskı ve hukuksuzluk karşısında doğal, meşru ve olması gereken bir durumdu. Başbakan açısından 'alnı secdeye değenlerin adalet ve hukuk arayışı etrafında buluşması'ydı...

by Ali Bayramoğlu

AK Parti 2002 ile 2007 arasında reform politikaları izlerken, eski düzenin kurumlarıyla asker, yargı ve üniversiteyle bir tür süngü savaşına girmişti. 27 Nisan muhtırası ve 2007 seçimlerini takiben açılan kapatma davası AK Parti’yi devlet alanında çıplak bıraktı. Üzerini örtebilecek tek örgütlü güç ise Cemaat'ti. Cemaat'in tehdit algısı ve siyasi örgütlenmeye yönelişiyle, AK Parti’nin askerle karşı karşıya kalışının paralelliği beklenen sonuca yol açtı. Polis ve adliye içindeki Cemaat yapılanmasıyla AK Parti’nin arayışları buluştu. Bu buluşma AK Parti için siyasi bir ittifak değil, baskı ve hukuksuzluk karşısında doğal, meşru ve olması gereken bir durumdu. Başbakan açısından "alnı secdeye değenlerin adalet ve hukuk arayışı etrafında buluşması"ydı... Bu çerçevede darbe girişimlerine, siyasi iktidarın siyasi ve sosyolojik varlığına karşı imha çabalarına verilen cevaplarla 2008 tarihinden itibaren yeni bir sayfa açıldı. Ergenekon adli süreci bu dönemi simgeleyen ilk hamleydi.

AK Parti, özel yetkili savcılık ve mahkemeler düzenlemesiyle yol açıyor, diğer yargıç ve savcıların yanında Cemaat yaygın yapısıyla ve mensuplarıyla yol alıyordu. Bu ikili, 2010 yılına kadar, önemli ölçüde hukuk sınırları içinde kalındığı dönemde, Türkiye'nin sivilleşme, geçmişle yüzleşme sürecinde belirleyici rol oynadılar.

Hükümetin iki ana zafiyeti

Sonrasını malum, yukarıda anlattık…

Siyasi iktidar, Cemaat'in devlet içindeki gücünün tümüyle farkına vardığı andan itibaren kimi olağanüstü, hatta tartışmalı tedbirlerle yol almaktadır.

Bugün iktidar-Cemaat çatışmasının demokratik durum açısından ana zafiyeti, hükümetin mücadeleyi bir sistem restorasyonu çerçevesinde değil, bir iktidar mücadelesi istikametinde yürütmesidir. 17 Aralık ve 25 Aralık ana hedef olarak alınmakta, Cemaat'in Balyoz, Odatv gibi davalar etrafında yaptığı tahribatın kapsamlı bir soruşturması yapılmamaktadır.

İkinci zaaf bunun bir devamıdır. AK Parti, Cemaat'le mücadeleyi toplumun tüm kesimlerine iyi anlatma, diğer siyasi partileri bu mücadeleye zorlama konusunda etkili politikalar izleyememektedir.

Bunun ana nedenlerinden birisi de bu yazının konusu olan geçmişteki ortaklık meselesidir. AK Parti’nin atması gereken ilk adım, bu ortaklık hakkında toplumu aydınlatmak olmalıdır.

Aksi hâlde, dün Cemaat'in kullandığı silah bugün aynı koşullarla ya da 'koşullar var' kuşkusuyla kendisine dönecek ve yargı daha da siyasallaşarak araçsallaşacaktır.

Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak gazetesi yazarı. 1956 yılında Gelibolu’da doğdu. Fransa, Grenoble Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Yüksek lisans ve doktorasını İstanbul Üniversitesi’nde verdi. 1981 yılından 1999’a kadar Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyeliği yaptı. 1990 yılından bu yana çeşitli dergi ve gazetelerde toplumsal ve siyasal analizler yapıyor.

Twitter'dan takip edin: @bayramogluali

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Ali Bayramoğlu

Yeni Şafak gazetesi yazarı Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;