Görüş

Obama'nın 8 yıllık karnesi

Uluslararası hukuk profesörü Richard Falk, ABD Başkanı Obama'nın görevdeki 8 yılını Al Jazeera için yazdı: Görevdeki sekiz yılının ardından Obama'nın bir takım somut katkılar sağladığını, ancak Ortadoğu'da farklı bir yaklaşım izlemek ya da dünyayı nükleer silahlardan kurtaracak bir süreç başlatmak gibi daha büyük çaplı hedeflerin hayata geçirilmesi konusunda pek başarılı olamadığını söylemek akla uygun olacaktır.

ABD Başkanı Barack Obama, görevdeki 8 yılın ardından 2016 sonunda koltuğu yeni seçilecek başkana bırakacak. [Fotoğraf: Getty Images]

Barack Obama, sekiz yıldır sürdürdüğü Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı görevinin sonuna yaklaşırken, geride bıraktığı mirasın bir ön değerlendirmesini yapmanın tam zamanı. Şu anda Obama'nın onay puanları yüksek. Bunu da kısmen başkanlığa potansiyel halefleri Hillary Clinton ve Donald Trump'tan çok daha hâkim görünmesine borçlu.

2009'da, başkanlık koltuğundaki ilk yılında Nobel Barış Ödülü'nü kazanan Obama'nın, George W. Bush'un Irak fiyaskosu ile zirveye ulaşan felaket başkanlık döneminin ardından, Amerika'nın dünyadaki rolünü iyi yönde değiştirerek, diplomasiye vurgu yapacağı ve askeri çözümlerden mümkün mertebe kaçınacağı yönündeki uluslararası umutlar büyüktü. Obama'nın Ortadoğu'ya ilişkin yeni bir yaklaşımın sözünü verdiği ve nükleer silahsız bir dünya yaratma vaadinde bulunduğu eski, öngörülü konuşmaları da bu umutları pekiştirdi.

Görevdeki sekiz yılının ardından Obama'nın bir takım somut katkılar sağladığını, ancak Ortadoğu'da farklı bir yaklaşım izlemek ya da dünyayı nükleer silahlardan kurtaracak bir süreç başlatmak gibi daha büyük çaplı hedeflerin hayata geçirilmesi konusunda pek başarılı olamadığını söylemek akla uygun olacaktır. Bu karma değerlendirmeyi doğrulamak için Obama'nın karnesine daha detaylı bakmak gerek.

Dünyanın Obama'yı uluslararası liberalizmin en iyi özelliklerini taşıyan Amerikalı bir lider ve Bush yıllarının anlamsız militarizminden sonra memnuniyet verici bir değişiklik olarak karşıladığına şüphe yok. Ancak birçoklarının beklentisinin aksine, bazı açılardan eskinin bir devamı yaşandı.

En büyük küresel hamle: Asya’ya dönüş

Dünyanın Obama'yı uluslararası liberalizmin en iyi özelliklerini taşıyan Amerikalı bir lider ve Bush yıllarının anlamsız militarizminden sonra memnuniyet verici bir değişiklik olarak karşıladığına şüphe yok. Ancak birçoklarının beklentisinin aksine, bazı açılardan eskinin bir devamı yaşandı.

Önceki agresif söylemi yumuşatmış olsa da, 'terörle savaş'a devam eden Obama, Usame Bin Ladin'in Pakistan'da saklandığı yerde öldürülmesini en büyük başarısı olarak nitelendiriyordu. Obama'nın başkanlığı döneminde, El Kaide karşısında büyük bir zafer kazandı. 2001'de yaklaşık 3 bin kişinin ölümüne neden olan, ABD'nin sahip olduğu askeri gücüne rağmen terör şiddetine karşı savunmasız olduğunu ortaya çıkaran 11 Eylül saldırılarının intikamının alınmasını isteyen çoğu Amerikalı için bu, son derece memnun edici bir gelişmeydi. Ancak IŞİD'in ortaya çıkışı – ki bunda kısmen ABD'nin Irak işgalini düzgün yönetememesinin payı var –El Kaide'nin zayıflamasının etkisini bir ölçüde geride bıraktı.

Obama'nın başkanlığındaki en büyük küresel hamle ise 'Asya'ya dönüş' adı altında gerçekleşti. Söz konusu hamle, Bush'un dümeni Avrupa'dan Ortadoğu'ya kırmasının, Amerika ve dünyanın Asya'daki çıkarlarının ihmal edilmesine yol açtığını gösterme amacı taşıyordu.

Obama'nın Çin'in zengin balık yatakları ve açık deniz enerji rezervlerine sahip Güney Çin ve Doğu Asya denizlerine yönelik emellerini frenleme konusundaki kararlılığının bir yansımasıydı. Bu dönüş, Amerika'nın Çin'in yayılmacı baskılarından kaygı duyan bazı Asyalı müttefiklerince memnuniyetle karşılandı. Uygulamada bu, Amerika'nın bölge genelinde askeri üslerini ve donanma varlığını güçlendirerek Çin'e mesaj vermek ve Çin'in diğer Asyalı güçlerin de hak iddia ettiği adalarla ilgili emellerini dayatmasına karşı çıkılacağı yönünde diplomatik bir kararlılık göstermek şeklinde ifade buldu.

ABD, tartışmalı bir şekilde, Çin hariç 12 Asya ülkesi için imtiyazlı bir ticaret bölgesi oluşturan Trans Pasifik Ortaklık Anlaşması'nın (TPP) müzakerelerine öncülük etti. Şu anda her iki başkanlık adayı da anlaşmayı eleştirerek, anlaşma hükümlerinin Amerikan sermayesi ve üretiminin daha fazla Asya'ya kaymasına ve ülkede işsizliğe yol açacağını öne sürüyor. TPP, uluslararası mülkiyet haklarına yönelik koruma tedbirlerinin arttırılması yüzünden ilaç maliyetlerini yükselttiği gerekçesiyle Asya genelinde de eleştirilerin hedefinde. Görünen o ki, ABD ve Avrupa'da sağ kesimden gelen popülist tepkiler, liderlerin artık serbest ticaret savunucusu olarak görülmesini siyaseten tehlikeli kılıyor. Trump'ın Amerikalı seçmenler nezdinde en büyük başarısını kazandığı konu da bu. Obama'nın dezavantajlı ticaret anlaşmalarına olan düşkünlüğü yüzünden insanların işsiz kalmasına neden olduğunu iddia eden Trump, başkan seçildiği takdirde bu anlaşmaları bozma vaadinde bulunuyor. Söz konusu anlaşmalar, daha önce sol görüşlü aday Bernie Sanders'ın da Clinton'a karşı çıktığı popüler konular arasında yer almış; önceleri TPP ve diğer ticaret anlaşmalarını onaylayan Clinton, daha sonra bir şekilde bu görüşten uzaklaştı.

Nükleer silahlarla ilgili vizyonu Washington'daki nükleer silah yanlısı çevreler tarafından engellenen Obama, bu konudaki ilk tutumunu da fiilen terk etti. Esasen sivil toplum içerisindeki nükleer karşıtı güçler, şu anda Obama'nın, mevcut nükleer silah cephanesinin 2030'a kadar modernize edilmesini öngören 30 trilyon dolarlık programa destek vermesinin açık bir geri adım olduğuna işaret ediyor. Bu modernizasyon programı, nükleer savaş başlıklarını ebat ve ağırlık açısından küçülterek muharebe durumlarında kullanılmalarını daha cazip hale getirecek olması sebebiyle özellikle tedirgin edici.

Son olarak, her ne kadar Rusya'ya karşı Hillary Clinton kadar agresif olmasa da, Obama da asker konuşlandırmak ve Ukrayna'yı NATO'ya katılmaya ikna etmeye çalışmak suretiyle Moskova'nın pek de hoşuna gitmeyen bir takım provokatif adımlar attı. Bu da şüphesiz Kremlin'in Trump'a meyletmesinde etkili oldu. Obama, Putin ile daha pozitif bir çalışma ilişkisi geliştirmek için çaba göstermedi ve Soğuk Savaş gerilimlerinin yeniden canlanmasına izin verdi. Clinton'ın Rusya'ya karşı daha hasmane bir yaklaşım sergileme ihtimalini hesaba katarsak, bu iki önemli ülke arasındaki gerilimin tırmanmaya devam etmesi halinde tehlikeli neticelerin ortaya çıkabileceğine dair uyarılar artıyor. Eski SSCB Cumhurbaşkanı Mihail Gorbaçov da bir süre önce bu yöndeki endişelerini dile getirerek sıcak savaş bile çıkabileceğini ifade etti.

Dış siyasi aktörlerin hiçbirinin etkin ya da takdire şayan hareket etmediği Suriye sahasında ise Obama'nın karnesi genel olarak gördüğünden daha fazla itibarı hak ediyor. Obama, her ne kadar Beşşar Esed'in koltuğundan inmesi konusundaki ısrarından vazgeçmese de, süreç boyunca diplomatik bir çözümü teşvik etmeye çalıştı.

Ortadoğu: Başarılar, yenilgiler, hayal kırıklıkları

Obama, Ortadoğu sahasında dış politika bakımından önemli başarılar elde ederken, en ciddi yenilgilerini de yine burada aldı. Irak Savaşı'na karşı bir isim olarak, ABD'nin savaşa katılımına son vermeye kararlı olan Obama, Amerikan güçlerinin sayısını azalttı. Obama, bu geri çekilişle birlikte IŞİD tarafından doldurulacak bir iktidar boşluğuna yol açmakla eleştirilse de, işin doğrusu, Irak yönetimi, Amerika'nın buradaki askeri varlığının uzamasını istemiyordu. Obama'nın politikaları, Amerika'nın katılımını ve kayıplarını önemli ölçüde azalttı, ama Irak'ın 2003'te Saddam Hüseyin'in devrilmesinden bu yana yaşadığı kaos ve çatışmayı sonlandırmadı.

Dış siyasi aktörlerin hiçbirinin etkin ya da takdire şayan hareket etmediği Suriye sahasında ise Obama'nın karnesi genel olarak gördüğünden daha fazla itibarı hak ediyor. Obama, her ne kadar Beşşar Esed'in koltuğundan inmesi konusundaki ısrarından vazgeçmese de, süreç boyunca diplomatik bir çözümü teşvik etmeye çalıştı. Öte yandan, ülkeye yönelik bombardımanın şiddeti tırmandırması muhtemel şekilde yoğunlaştırılması yerine Şam ile kimyasal silahların bertaraf edilmesi yönünde anlaşmaya varılsaydı daha iyi olurdu. Suriye'deki korkunç ve trajik felaket manzarası gözler önüne serilirken, ateşkes ve kalıcı barış için hâlâ bir yol yok gibi görünüyor.

Şüphesiz, Obama'nın bölgedeki en büyük başarısı, İran'a nükleer programıyla ilgili ciddi sınırlamaları kabul ettiren anlaşma oldu. Muhtemelen bölgede büyük çaplı bir savaşın patlak vermesini önleyen bu diplomatik zafer, İsrail'in sert muhalefetine rağmen elde edildi. Kimi çevrelerde hâlâ tartışma konusu olan anlaşma, bir sonraki Amerikan başkanı tarafından baltalanabilir.

Obama'nın İsrail/Filistin konusundaki karnesi ise büyük bir hayal kırıklığı. Başta daha dengeli bir yaklaşım benimseneceği yönündeki umutları arttıran Obama yönetimi, kısa süre içinde eskisi gibi İsrail'e koşulsuz destek tutumuna geri döndü. BM'de İsrail'e yönelik eleştirilere kalkan olunması, uluslararası arenada İsrail'in Gazze'yi hedef alan üç büyük saldırısına diplomatik destek verilmesi ve hatta dokuz Türk vatandaşının ölümüne neden olan Mavi Marmara olayının görmezden gelinmesi, bu desteğin bir ifadesiydi. Netanyahu, İsrail'in Filistinlilerle bir uzlaşmaya varma niyetinde olmadığını belli ettiği halde, Obama uzun süre barış müzakereleri çağrısında bulunmayı sürdürdü. Bu arada Filistin halkı her gün işgalin zalimliğini ve onlarca yıldır tüm bunların son bulacağına dair bir umut ışığı olmaksızın mülteci kamplarına hapsolmanın acısını yaşamaya devam ediyor. Barış, Obama'nın Oval Ofis'e ilk geldiği zamana kıyasla daha da geri plana düşmüş durumda ve buna rağmen, Clinton, başkan seçildiği takdirde daha da İsrail yanlısı bir dış politika izleyeceğinin sözünü veriyor.

Türkiye: Derin sıkıntılar

Obama, başkanlık koltuğuna oturduktan kısa bir süre sonra yaptığı Türkiye ziyaretinin de gösterdiği üzere, en başından beri Ankara ile pozitif bir ilişki geliştirmeye büyük önem verdi, fakat bu önem, Türkiye'nin tıpkı Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi Amerika'nın jeopolitik önceliklerine riayet etmeyi sürdürmesi şartına dayanıyordu. 2010 yılında Türkiye'nin, Washington'dan onay almadan, Brezilya ile birlikte İran nükleer programı meselesini çözme girişiminde bulunmasıyla birlikte ciddi bir gerilim yaşandı. Mavi Marmara olayının Türkiye-İsrail ilişkilerinde sert bir bozulma yaratmasının ardından gerilim daha da arttı. Öte yandan, Obama, 2013'teki İsrail ziyareti sırasında bu iki Amerikan müttefikiyle ilişkilerin normalleştirilmesi için girişimde bulundu. 15 Temmuz'daki başarısız darbe girişimini takip eden süreçte, Obama'nın Türkiye'nin seçilmiş hükümetine desteğini sunma konusunda açık bir biçimde tereddüt göstermesi, ilişkilerde yeniden sorunlu bir döneme girilmesine neden oldu. Şu anda iki ülke arasındaki gerilim odak noktasında ABD'nin Ankara'nın talep ettiği şekilde Fethullah Gülen'i iade edip etmeyeceği sorusu var. ABD, bu talebin karşılanması konusunda yasal engellerle karşı karşıya. Buna ek olarak, dile getirilmeyen bazı siyasi engeller de olabilir.

Türk hükümetini muhtemelen daha da fazla rahatsız eden bir diğer mesele de ABD'nin, Türkiye'nin güvenlik ve esenliği karşısında önemli bir terör tehdidi olarak gördüğü PKK'nın Suriye uzantısı olarak kabul edilen YPG'ye askeri yardım sağlama politikası. Burada, Esed karşıtı ortak politikaya dair önceliklerin farklı olmasından ileri gelen bir gerilime tanık oluyoruz. Türkiye, işin daha çok Kürt boyutuyla ilgili kaygılar taşırken, ABD, Şam rejimini devirme gayretine öncelik veriyor.

Obama, başkanlık koltuğuna oturduktan kısa bir süre sonra yaptığı Türkiye ziyaretinin de gösterdiği üzere, en başından beri Ankara ile pozitif bir ilişki geliştirmeye büyük önem verdi, fakat bu önem, Türkiye'nin tıpkı Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi Amerika'nın jeopolitik önceliklerine riayet etmeyi sürdürmesi şartına dayanıyordu.

Amerika tarafında, Kremlin'in Ukrayna'daki faaliyetlerinin Washington tarafından provokatif ve tehlikeli görüldüğü bir dönemde, Türkiye'nin Rusya ile işbirliği içine giriyor olabileceği endişesi var. ABD'nin Rusya'ya karşı durma gayretlerini ciddi şekilde yoğunlaştırması gerektiğini net bir şekilde ifade eden Hillary Clinton'ın başkan seçilmesi halinde bu sürtüşmenin de tırmanması muhtemel.

Sonuç olarak, Türkiye, son derece önemli bir NATO üyesi ve stratejik intikal noktası olarak halen ABD ile güçlü bir ittifak içinde, ancak gerçekten egemen olan devletlerin politika sahasında birbirinden farklı öncelikleri vardır ve zaman zaman temeldeki dostluğu bozmadan karşı tarafa zıt yollar izleyebilirler. Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye-ABD ilişkileri açısından uygun olan da bu olabilir. Şayet bu mümkün olursa, her iki ülke için de hayati önem taşıyan bu ilişkide yeni bir olgunluk göstergesi olacaktır. Eğer gerçekleşmezse, bunun tek anlamı, Türk tarafının sıkıntılarının Amerikan tarafına göre daha derin olduğudur.

İç siyaset: Ekonomik durgunluktan çıkış, Sağlık Sistemi ve Kongre engeli

Obama, ABD'yi Büyük Buhran'dan bu yana yaşanan en derin ekonomik durgunluktan çıkarmayı başardı. Bunu da ülkeyi tehlikeli bir bunalıma sokmuş bir takım büyük banka ve yatırım şirketlerini ödüllendiriyor gibi görünen bir teşvik paketine bel bağlayarak yaptı. İşsizlik geriledi, borsa yükseldi. O nedenle tarafsız gözlemciler Obama'yı çokça takdir ediyor.

Obama'nın ülkesindeki en büyük önceliği, Amerika'ya o çok ihtiyaç duyduğu düzgün bir sağlık sistemi kazandırmaktı. Ciddi bir menfaatler savaşı neticesinde geliştirilen Obamacare programı ihtiyacı tam olarak karşılamasa da eski sisteme göre bir ilerleme sayılır. Programın en büyük başarısı, sağlık hizmeti kapsamını daha önceden sigortalı olmayanları ve sigorta şirketlerinin kapsam dışı bıraktığı varolan sağlık durumlarını da içine alacak şekilde genişletmiş olması.

Adil olmak gerekirse, eğer Kongre'nin kontrolü Demokratların elinde olsaydı Obama çok daha fazlasını başarabilirdi. Cumhuriyetçilerin 2012'de Kongre'nin kontrolünü ele aldıktan sonra uyguladıkları engelleme taktikleri, bir şeyler yapmayı imkansız kıldı. Obama, bazı devlet dairelerini açık tutmak için bile kahramanca bir çaba göstermek zorunda kaldı.

Obama sonrası ABD yönetimine dair ihtimaller şu anda pek iç açıcı görünmüyor. Clinton kazanırsa, dış politikada muhtemelen şahin bir tutum içinde olacak; ülke içindeki girişimleri ise Cumhuriyetçilerin kontrolündeki Kongre tarafından engellenecek. Kamuoyu araştırma şirketleri yanılır da Trump kazanırsa, Kongre'de Cumhuriyetçilerin ağırlıkta olmasının avantajını yaşayacak. Ancak Kongre içerisinde birçok politika meselesinde yaşanan görüş ayrılıkları göz önüne alındığında, öyle görünüyor ki, Trump ya çok fazla şey yapacak ya da kendisini neredeyse en az Clinton kadar engellenmiş bir halde bulacak.

Richard Falk, ABD'nin Princeton Üniversitesi Uluslararası Hukuk Fakültesi'nde Albert G. Milbank Emeritus Profesörü. Aynı zamanda California Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar Bölümü Araştırma Danışmanı. Birçok kitap ve makaleye imza atan Falk, 2008-2014 yıllarında Birleşmiş Milletler Filistin İnsan Hakları Raportörü olarak görev yaptı.

Twitter'dan takip edin: @rfalk13

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Richard Falk

ABD'nin Princeton Üniversitesi'nde Albert G. Milbank Emeritus Profesörü. Aynı zamanda California Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar Bölümü Araştırma Danışmanı. 2008-2014 yıllarında Birleşmiş Milletler’in Filistin İnsan Hakları Raportörü olarak görev yaptı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;