Görüş

Yeni anayasada egemenliğin çerçevesi ne olmalı?

Yeni anayasa çalışmalarında egemenliğin çerçevesi evrensel değerlere dayalı, kuvvetler ayrılığı ve denetim mekanizmasının milli iradeye uygun şekilde tezahür edebildiği ve çoğunlukçuluk yerine çoğulculuğu esas alan bir anlayışla şekillendirilmeli.

Türkiye’de yeni bir anayasa yapılması ya da anayasanın işlevini yitirmiş bölümleri üzerinde kapsamlı bir değişikliğe gidilmesi konusunda geniş kesimlerde mutabakat sağlandığı görülüyor. Ancak buna rağmen yeni bir anayasanın içeriğine yönelik tartışmalar ne gerekli ciddiyet ve şeffaflıkta yürütülebiliyor ne de var olan öneriler bir noktada toplanarak vatandaşa sunulabiliyor.

Böyle bir iklim sağlanmamışken giderek daha etkili bir alternatif olarak sunulan referandum seçeneği, siyasal sistemin çatısını ve milletin birlikteliğini sembolize eden anayasa olgusunu daha da tartışmalı bir sürece taşıyor.

Yeni bir anayasanın içeriğine yönelik tartışmalar ne gerekli ciddiyet ve şeffaflıkta yürütülebiliyor ne de var olan öneriler bir noktada toplanarak vatandaşa sunulabiliyor. 

Geçtiğimiz günlerde basına yansıdığı üzere anayasanın taşıyıcı kolonlarından birisi olarak tüm yönetim sistemini etkileyen “egemenlik” hususunda da tartışmaların alevlendiği görülüyor. Aslında bu kavram odağında yürütülen tartışmaların temeli 2011’de kurulan Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na dayanıyor.

Kim ne istemişti?

Bugün kamuoyunda “AK Parti’nin istediği madde” şeklinde ortaya konulan "Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, seçtiği temsilcileri aracılığıyla ve halkoylaması yoluyla kullanır" yaklaşımı ilk kez 2012’de görevini tamamlayan Uzlaşma Komisyonu’nda tutanaklara geçmişti.

Peki, muhalefetin tutumu ne olmuştu?

İlk cümlede AKP-CHP-MHP açısından bir problem yoktu. Ancak ikinci cümledeki yaklaşım MHP ve CHP’li üyelerce kabul görmemişti. Egemenlik konusunda üç muhalefet partisinin ortaklaştığı yaklaşım, “Hiçbir kimse ya da organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz” şeklinde olmuş, AKP ise “’Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ karşısında diğer tüm iktidarları türev iktidar olarak gördüklerini” belirtmişti.

Egemenlikle ilişkili diğer maddeler, yasama yetkisi ve yürütmenin görevlerinin düzenlendiği maddelerdir. AKP, CHP ve MHP “yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde olduğu” konusunda mutabakat sağlarken, MHP ve CHP’nin “Bu yetki devredilemez” önerisi AKP tarafından kabul görmemiştir.

Buradan hareketle AKP’nin istediği Başkanlık modelinde yasama ile yürütme arasında keskin bir kuvvetler ayrılığının planlanmadığı sonucuna varılabilir. Aynı komisyonun çalışmasında “yetki ve görevler” bahsinde “Başkanlık Kararnamesi” önerisi buna bir örnek olarak gösterilebilir[1]. Ayrıca bu çalışmada BDP “Bölge Meclisleri” ibaresinin de eklenmesini önermiş ve egemenliğin tek ve bölünmezlik ilkesine karşı pozisyon almıştır.

Egemenliğin değişen yüzü

Egemenliğin kaynağı ve onun kullanımı meselesi, Türkiye’nin anayasal süreçlerini ve siyasal açıdan geçirdiği dönüşümü simgeler.

Geçmişten günümüze geleneksel ve/veya teokratik teorilerle şekillenen egemenlik alanı cumhuriyetle beraber demokratik bir görünüm sağlamış ve saltanata dayalı egemenliğin yerini, kaynağını milletten alan ve onun belirlediği kişi ve kurumların kullanageldiği bir egemenlik anlayışı almıştır.

Elbette bu süreç bir bütün olarak Osmanlı’dan günümüze evrilen demokrasi ve evrensel hukuka dayalı anayasallaşma şeklinde kendisini göstermiştir. Mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçişi sağlayan ve ilk Anayasa olma özelliği taşıyan 1876 tarihli Kanuni Esasi milleti temsil eden bir yasama organı yerine padişahın atadığı bir kurul tarafından yapılmıştı.

Kanuni Esasi’de milli egemenlik kavramına yer verilmemiş ve padişahın –mutlak olan- egemenliği anayasal çerçeveye alınmıştı[2]. 1921’de 24 maddelik Teşkilat-i Esasiye Kanunu anayasal bir bakış açısıyla milli egemenliğe dayanan yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştu. 1924 Anayasası ise egemenliği kullanma yetkisinin millet adında TBMM’ye ait olduğunun ve parlamenter rejime yaklaşan kuvvetler birliğinin kendisini gösterdiği bir Anayasa niteliği taşır.

Parlamento, “Başkan”  ve egemenlik

Bugün üzerinde anlaşmaya varılamayan ve AKP’nin karşı çıktığı “millet egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır” ifadesi, ilk kez 1961 Anayasası’nda yer bulmuştur.

Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasıyla birlikte TBMM egemenliği kullanan tek organ olmaktan çıkmıştır. Bu aşamadan sonra Anayasa’daki diğer tüm kurumlar gibi Cumhurbaşkanlığı makamı da TBMM’nin aracılığına gerek kalmadan Anayasa’dan aldığı güçle “yetkili organlar” arasına girmiştir. Bu durum 1982 Anayasası’nda da devam etmiştir.

Ancak öyle görülüyor ki 2007 Referandumu ile Cumhurbaşkanı’nı doğrudan halkın seçmesi, AKP’nin egemenliği düzenleyen maddenin ilgili fıkrasına karşı çıkmasında elini kuvvetlendiren en önemli gelişme olmuştur.

Milli iradenin en adil biçimde yansıması, katılımcı bireyi önceleyen bir anayasa ve “toplumsal anlaşmanın” sağlanması egemenliğin kesişme noktası olmalıdır.

Bu sebeple AKP’nin önerdiği “Türk milleti egemenliğini seçtiği temsilcileri aracılığıyla ve halk oylaması ile kullanır” cümlesi, TBMM ve Cumhurbaşkanı dışında egemenliğin kaynağından güç alan ve bunu anayasal çerçevede kullanabilen organları devre dışı bırakabilecektir.

Üstelik AKP’nin öngördüğü çerçevede olduğu takdirde muhtemel bir yeni anayasada Cumhurbaşkanı yerine “Başkan” egemenliğin kaynağı olan milletten yetki alacaktır. Kural olarak egemenlik yine “kayıtsız şartsız millettin olacak” ancak bununla beraber yasama ve yürütme arasındaki belirgin çizgilerin yok olmaya yüz tuttuğu bir yetki dağılımında TBMM, Başkan ve onun oluşturduğu Hükümet milli iradenin tecellisinde yeni tacın sahibi olacaklardır.

Milli irade ve meşruiyet

Şüphesiz egemenliğin vazgeçilmez aracı temsildir ve seçimler yoluyla sağlanır. Seçilenler belirlenmiş bir süre için milletin temsilcisi olarak iktidar gücünü elde etme şansı bulurlar. Ancak liberal demokrasinin içselleşmediği sistemlerde, milli iradeyi demokrasinin yol başçısı olarak görmek bir süre sonra milli irade gölgesinde milleti meydana getiren bireylere demokrasi dışı setler örülmesinin yolunu açabilir.

Üstelik demokratik rejimin meşruluk temelini açıklayan temel kavramlardan birisi olan milli iradenin hukuki bakımdan bir seçim veya halk oylaması sonunda kişisel iradelerin toplamından ibaret olduğuna yönelik değerlendirmeler de vardır[3].

Öyle ki yüzde 10 barajı ve adaletsiz seçim sistemiyle birlikte her karar ve uygulamanın dayanağı olarak sunulan milli irade ile salt seçmen çoğunluğu arasında belirli farklılıklar olduğu yadsınamaz.

Türkiye’de bir süredir yaşanan toplumsal kutuplaşma ve iktidar ile diğerleri arasında %50 noktasında belirginleşen ayrışma çizgisi gerçekten meşruluk kaynağının sürdürülebilirliği bakımdan irdelenmeye muhtaçtır.

M. Duverger “iktidarın tek kaynağı o iktidarın uygulandığı toplumun norm ve değerler sistemince saptanan meşruluk şemasına uygun olması ve bu şema konusunda da o toplulukta bir görüş birliği bulunmasından” söz eder[4].

Sanırım iktidarların meşruluğu açısından en önemli zemin buna yönelik hatırı sayılır bir görüş birliğinin (consensus) mevcudiyetidir.

Nasıl bir yaklaşım?

18.yüzyılda Rousseau’nun toplum sözleşmesine dayanan milli egemenlik teorisinin bizdeki karşılığı egemenliğin bizzat kendisinin kayıtsız ve şartsız yani mutlak olmasından ziyade siyasal iktidarın kaynağının millette bulunması, sadece milletten gelen ve ona dayalı bir iktidar fikrini taşımasıdır.

Dolayısıyla normatif açıdan egemenliğin ne kendisinin ne de onun temsilcilerinin mutlak ve sınırsızlığından söz edilebilir.

Bu tespit ve değerlendirmeler ışığında yeni anayasa çalışmalarında egemenliğin çerçevesi evrensel değerlere dayalı, kuvvetler ayrılığı ve denetim mekanizmasının milli iradeye uygun şekilde tezahür edebildiği ve çoğunlukçuluk yerine çoğulculuğu esas alan bir anlayışla şekillendirilmelidir.

Nihayet milli iradenin en adil biçimde yansıması, katılımcı bireyi önceleyen bir anayasa ve “toplumsal anlaşmanın” sağlanması egemenliğin kesişme noktası olmalıdır.

Doç. Dr. Kürşad Zorlu, Ahi Evran Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi. Orta Asya ve Türk dünyasıyla ilgili çok sayıda makalesi bulunan Zorlu, aynı zamanda Yeniçağ gazetesi ve Yankı dergisinde köşe yazarı.

Twitter'dan takip edin: @zorlu77

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.


[1] Uzlaşma Komisyonu’nun çalışmalarına yönelik tutanaklardaki tüm detaylar için Bkz. https://anayasa.tbmm.gov.tr

[2] Gözübüyük, Ş. (2000) Anayasa Hukuku, Ankara: Turhan Kitapevi, s.110-111.

[3] Daha geniş bilgi için Bkz. Kapani, M.(1992).Politika Bilimine Giriş, Ankara: Bilgi Yayınevi.

[4] Duverger, M. (2007) Siyaset Sosyolojisi, Varlık Yayınları, s.132.

 

Kürşad Zorlu

“Demokratik Yönetim Sürecinde Karşılaşılan Sorunlar” adlı tezi ile doktora derecesi aldı. Bürokraside üst düzey görevler yaptı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;