Haber analiz

Pakistan: Dümenini kaybetmiş bir devlet

On bir Eylül 2001 saldırılarından beri çoğu ülkeden daha fazla kriz atlatmak zorunda kalan Pakistan’la ilgili 10 yıl sonrasında genel bir değerlendirme.

Konular: Dünya
Kadınlar ve bir çocuk Pakistan bayrağı sallıyor.
Pakistan, Afganistan'daki savaştan en çok olumsuz etkilenen ülkeler arasında geliyor. [Reuters]

Son on yıl Pakistan için pek hayırlı olmadı.

ABD’nin ‘Teröre karşı Savaş’ında ya onunla olması gerektiği ya da ‘Taş Devri’ne kadar’ bombalanmayla karşı karşıya kalabileceği söylendiğinden beri, Pakistan ‘terör’le alakalı saldırı ve şiddette 35.000’den fazla insanını kaybetti. Güvenlik görevlilerinden ve askeri personelinden oluşan 3500’ü, ya askeri gruplar tarafından hedef alındı ya da askeri operasyonlar sırasında öldürüldü. Bu ikinci sayıyı bağlama oturtmak için şöyle de söyleyebiliriz: Aynı dönemde Afganistan’daki savaşta hayatını kaybeden toplam NATO askerinden yüzde 30 daha fazla.

Devlet görevlilerini, (camiler de dahil olmak üzere) sivilleri ve altyapıyı hedef alan sayısız saldırıya maruz kaldı. Büyük oranda yönetilemeyen aşiret bölgelerindeki militan gruplarla defalarca (sözünde durulmayan) barış görüşmelerine girişti. Başkentte radikallere yataklık ettiği iddia edilen bir medresenin ordu tarafından basılışına şahit oldu (2007’deki Lal Mescidi baskını). Pakistan’daki hedefleri merkeze alan militan bir ağın çıkışını (Pakistan Talibanı), El Kaide tarafından tüm dünyada birinci düşman olarak gösterilmeyi, Svat bölgesinde şeriatın ilan edilişini ve ardından (Güney Veziristan’da da defalarca olmak üzere) bu vadiye düzenlenen operasyonları yaşadı. Başka yerlerde hükümet, aşırıcı gruplara karşı silahlı aşiretler olan Laşkarları kullandı. Ülkenin belki de en popüler ulusal liderinin siyasi tur sırasında bir intihar saldırısıyla öldürülmesine şahitlik etti. Pakistan, sivillere yönelik daha fazla saldırı, tartışmalı kutsal değerler yasasına karşı çıkmalarından dolayı bir bölge valisi ve bir federal bakanın suikasta kurban gitmesi, önemli bir Beluci ayrılıkçı liderin askeri bir operasyonla öldürülmesi gibi olaylar yaşadı. 2009’dan beri genişletilmiş bir şekilde devam eden (en az 392’si sivil olmak üzere en az 2309 kişinin ölümüne neden olan) ABD insansız hava aracı saldırıları ile gene ABD özel kuvvetlerinin ülkeye ait askeri bir akademinin yanı başında dünyanın en çok aranan adamı olan Usame Bin Ladin’i öldürmesine tanık oldu.

Ekonomik olarak GSYİH’sı yüzde 22,5 büyüyerek nominal olarak 174,8 milyar dolara ulaştı. Bu sırada şu anda nüfusu 174 milyona ulaşan ülkede tüketici enflasyonu yüzde 3,7’den yüzde 13,7’ye çıktı. Bu dönemde IMF’den iki kere kurtarma paketi almak zorunda kaldı. Büyüme balonu sırasında ülkeye yapılan doğrudan yabancı yatırım ve kredilere fazlasıyla bağımlılığından kaynaklanan ekonomik durgunluğun üstesinden yılda yüzde yedilik bir büyümeyle geldi. Aynı zamanda ABD’den, Kerry Lugar Yasası ile doruğa ulaşan büyük bir askeri ve sivil yardım aldı. Bu yasa uyarınca Pakistan'a, sadece sivil alanlarda kullanılmak üzere beş yıl boyunca toplam yüzde 7,5 milyar dolar yardım gönderildi.


Cemaat İslami 29 Kasım 2011'deki NATO saldırısını protesto
etmişti. [Reuters]

Siyasi olarak ülke, yedi yıllık askeri yönetimin ardından iki kez parlamento seçimleri, beklenmedik bir şekilde basın özgürlüğünün genişletilmesini, Yüksek Mahkeme Başyargıcı’nın eski mevkiine gelmesi ve oraya yerleştirilmiş askerin gönderilmesi için kitlesel bir hareketi, en büyük ulusal partinin liderinin ölümünü ve popüler olmayan eşinin cumhurbaşkanlığına gelişini gördü. Ülkedeki en büyük vilayetin ayrılıkçı harekete ve şiddetlenmiş siyasi ihtilafa düşmesine ve bunun kimi zaman (en son Karaçi’de görüldüğü üzere) yüzlerce insanın hayatına mal olan şiddet olaylarına dönüşmesine tanık oldu.

Bütün bunlar doğal felaketlere gelene kadar yaşananlar: iki tane büyük deprem, bir tropik fırtına ve büyük bir sel felaketi sonucunda (yüzde 96’sı 2005 Keşmir depreminde olmak üzere) 75.000’den fazla insan hayatını kaybetti ve (çoğunluğu 2010’daki yıkıcı sel felaketlerinin sonucu olmak üzere) 20 milyondan fazla kişi etkilendi.

Ülke krizden felakete ve sonrasında tekrar krizlere doğru yalpalarken, sadece küçük duraklama anlarında fırsatları değerlendirmeye çalışıyor.

İkili oyunun krizleri

Pakistan’daki ana tartışma genel olarak ülkenin, ABD önderliğindeki ‘Teröre karşı Savaş’a destek vermesi ile böyle bir hassas dengeye nasıl çekildiğine odaklanıyor. Ne var ki gerçekçi olmak gerekirse, ABD Dışişleri Eski Bakanı Colin Powell, Pakistan Eski Cumhurbaşkanı General Pervez Müşerref’e, Pakistan’ın ya bir müttefik ya da hedef olacağını söylediğinde geriye pek fazla seçenek kalmamıştı.

Lahor Üniversitesi Yönetim Bilimleri Bölümü’nde siyaset bilimi öğretim üyesi ve aynı zamanda köşe yazarı olan Dr. Resul Reis, Al Jazeera’ya “Pakistan’ın bir seçeneği olduğunu düşünmüyorum. O atmosferde Pakistan tarafsızlığını ilan edemezdi ve bence hiç kimse Pakistan’ın tarafsızlığını güvenilir addetmezdi” dedi. “[Eğer hayır demiş olsaydı] bu krizden çıkabileceğini sanmıyorum… Bugün, her ne kadar yaralanmış olsa da, hâlâ hayatta” diye ekledi.

Siyasi ve savunma alanlarında analist olan Dr. Hasan Askari Rizvi, o dönemde Pakistan’ın ABD ile işbirliğine kamuoyu önünde karşı çıkanların sadece ülkenin (en bilinenleri Cemaat İslami ve Ulema İslam Cemiyeti seçimlerde başarısız bir geçmişe sahip) İslami siyasi partileri olduğuna dikkat çekiyor. Al Jazeera’ya “Ana akım partiler karara karşı değillerdi” diyor ve ekliyor. “[Siyasi liderlik içinde] sadece çok geç bir aşamada Pakistan’ın ne yapmış olması gerektiğiyle ilgili bir kafa karışıklığı oluştu.”


“11 Eylül’ün yaptığı, ordunun, General Müşerref üzerinden
mollalar ve militanlarla aynı saftan ayrılması olmuştur.”
[GALLO/GETTY]

Ne var ki, yıllar geçtikçe ve Afganistan’daki savaş baştaki beklentilerin altında sonuçlar vermeye başladıkça, Pakistan’ın pozisyonu, yani Müşerref’in tabiriyle silahın yanlış tarafıyla işbirliği yapılması, Pakistanlıların algısıyla beraber değişmeye başladı.

“[Pakistan’daki] şiddetin kökleri 11 Eylül öncesi döneme kadar sürülebilir. 11 Eylül’den sonra olanlar ise farklı farklı militan İslami grupların Pakistan’a karşı cephe alması ve aralarındaki karşılıklı eşgüdümü, hep beraber Pakistan’ı hedef alacak şekilde arttırmasıdır” diyor Rizvi.

Rizvi, bu sırada Pakistan devleti ve genel hatlarıyla toplumu “Taliban da dahil olmak üzere, her çeşit militan İslami gruplara nasıl bir yöntemle yaklaşmaları gerektiğine dair bir karar veremedi” diye devam ediyor. Reis ise sonucun, vatandaşlarının, hayatlarındaki belirsizliğin getirisiyle “endişe ve güvensiz” hissettikleri, “sosyal ve psikolojik olarak çatlamış” bir ülke olduğunu söylüyor.

Georgetown Üniversitesi Dışişleri Bölümü’nde öğretim üyesi ve bölge hakkında uzman olan Carol Christine Fair, “[ABD’nin Müşerref’e verdiği destek] ile kaybedilmiş olan şey demokrasi ve demokratikleşmeydi. Çünkü Müşerref her zaman Pakistan’ın Amerika’nın savaşını verdiğini söyledi… Bu da Pakistanlılar üzerinde, kiralık bir ordu oldukları inancı yaratarak, öfkelenmelerine neden oldu. Nihayetinde de Pakistanlılar, Taliban’a karşı yürüttükleri savaşın kendi savaşları olmadığı sonucuna vardı” diyor.

Başta Keşmir bölgesindeki anlaşmazlıkta Hindistan’a karşı kullanmak üzere Pakistan devleti, tarih boyunca Ceyiş Muhammed (Muhammed’in Ordusu) ve Laşkar Tayyibe gibi grupları kullanarak dış politika hedeflerine ulaşmaya gayret etti. Dolayısıyla yaşanan muğlaklık hiç de küçümsenmeyecek bir derecede bu gerçeğe bağlı. ABD ile işbirliği yapıyor olması sorunu her ne kadar arttırmış olsa da, intihar bombacılarının geri tepmesi Pakistan’da bir noktada gerçekleşecekti.

Fair, “11 Eylül’ün yaptığı, ordunun, General Müşerref üzerinden mollalar ve militanlarla aynı saftan ayrılması olmuştur” diye açıklıyor. “[Ve buna cevaben de] Ceyiş Muhammed gibi bazı militanlar çıkıp ‘Hadi oradan’ dedi.”

Kaçırılan fırsatlar

Fair, “[11 Eylül sonrası dönem] Pakistan’ın, dış politikasını artık militanlığı desteklemeyecek şekilde değiştirmesi için bir fırsattı. […] Öncelikle, eğer vekil savaşları (proxy wars) ya da grupları terk etmiş olsaydı dünya kamuoyu Pakistan’a destek verirdi” düşüncesini savunuyor. “Pakistan, onlarca yıldır sürdürmekte olduğu bu tehlikeli dış politikayı tersi yönüne çevirme fırsatını eliyle itti. Ayrıca burada Pakistan Talibanı’na da değinmek gerekiyor: Şöyle ki, eğer Pakistan’da devletin yıllardır destek verdiği militanlar olmasaydı, Pakistan Talibanı diye bir şey de olmazdı. Ve Pakistanlılar bundan dolayı [hayatlarıyla] yüksel bir bedel ödediler.”

“Bence 11 Eylül [Pakistanlıların karşı karşıya kaldığı] kimlik sorularıyla ilgili esas olay değildi… Bu tip sorular halihazırda mevcuttu. 11 Eylül’ün çok öncesinde bile Ahmediyye ve Şii topluluklar arasında katliama karışan grupların olduğu bir gerçekti” diye ekliyor.

Bugün Pakistan yönetimi, kendi toprakları üzerindeki savaşa “sahip” olduğunu tekrar tekrar söylese de, oynanmakta olan stratejik hesaplardan dolayı sürekli olarak hedefleri değiştirmektedir.

Pakistan’ın Laşkar Tayyibe (ya da aynı örgütün daha barışçı cephesi İslami Dava Cemaati hayır kurumu) veya Kuzey Veziristan’dan Afganistan’daki NATO üslerine saldıran, ancak Pakistanlı hedeflere saldırmaktan kaçınan Hakkani ağı gibi grupları zımnen desteklemesi konusunda Fair, “Pakistan’ın duruşu ikiyüzlülük ve ikili oyun ile doldurulmuş durumda” diyor. Sonrasında da, ne var ki aynı şey, Afganistan’daki savaşın ilk yıllarında “üzerine düşeni diğer müttefiklerden daha fazla yerine getiren” bir ülkeye davranışını düşünecek olursak ABD’nin duruşu için de geçerli diye ekliyor.

“Sorun, Pakistan ‘Teröre karşı Savaş’ta daha fazla önem arz etmeye başladıkça, [vekil grupları destekleme konusunda] verdiği sözleri tutturmanın daha zor hale gelmesiydi” diyor.

Reis, “Eğer meseleyi sosyal olarak analiz edecek olursanız, derin bir kültürel, entelektüel ve sosyal krizin içine sürükleniyorsunuz. Ayrıca bu kriz ikili oyunların ve haysiyet yoksunluğunun etrafında dolaşıyor: Aksi olmasına rağmen, ‘bu senin savaşın’ diyemiyorsunuz. Ve öyle olmanıza rağmen Amerika’nın müttefiki olduğunuzu söylemek istemiyorsunuz” şeklinde dert yanıyor.

Birçok analistin mutabık olduğu bir nokta, Afganistan’da savaş sonrasında Kuzey İttifakı temelli kurulacak bir hükümetin Hindistan’ın tahakkümü altına girme algısına karşı Pakistan’ın, Hakkani ağını ve diğer Taliban liderlerini Hindistan etkisini dengeleme amacıyla kullanma yönünde stratejik hesaplar yaptığıdır ve bu yüzden bu gruplarla karşı karşıya gelmekten kaçındığıdır.


İslami Dava Cemaati ve benzeri gruplar Pakistan toplumu ile
güçlü bağlar kurmuş durumda. [Reuters] 

Dolayısıyla Pakistan, tarih boyunca Hindistan’a karşı kullandığı Ceyiş Muhammed ve Laşkar Tayyibe gibi gruplara desteğini sürdürüyor. Rizvi’ye göre bu tip gruplar zaman içerisinde “güvenlik güçlerinin gösterdiği tolerans dolayısıyla Pakistan toplumu ile güçlü bağlar kurmuş durumdalar. Şu an itibariyle, Laşkar Tayyibe, İslami Dava Cemaati yahut Ceyiş Muhammed’e karşı girişilecek sert bir eylem, Pakistan ordusunun kaçınacağı bir şehir savaşına dönüşebilir. Bir başka deyişle, geçmişteki politikaları dolayısıyla ordunun bu grupları artık kontrol etme seçeneği kalmamıştır.”

Şii karşıtı gruplar olan Sipah Sahabe ve Laşkar Cahnavi’nin devlet için dışarıda işe yaramayacağını belirtiyor, ancak gene de içeride kontrol edilemez diyor.

Rizvi, Pakistan’ın önümüzdeki zamanlarda, nüfuzunu korumak amacıyla bu tip gruplara tolerans göstermeye devam etmesinin beklenebileceğini söylüyor. Afgan Talibanı “doğrudan Pakistan’ın etkisi altına girmese bile böyle bir şeyin gerçekleşmesi olasıdır. Pakistan’ı dinleyebilirler, ancak [2001 sonrasında ABD ile işbirliği yapmış olduğu için] onların perspektifinden Pakistan’ın ihanet ettiğini düşündüklerinden, tavsiyeleri doğrultusunda davranmayabilirler.”

Bütün bunlara rağmen Pakistan, bazı Afgan gruplar üzerinde ve özellikle de Arap Denizi’ne açılan kara ticaret yollarını kontrol etmesi dolayısıyla Afgan ekonomisi üzerinde baskı oluşturabilecek güce sahip. Rizvi’ye göre Pakistan doğu ve batı sınırlarında dostane davranmayan komşular görmek istemediğinden bu baskı unsurunu kullanacaktır.

Fair, “Benim düşünceme göre Pakistan’da [ABD çekildikten sonra] hayatın savaş öncesi mevcut duruma (statüko) döneceğine dair hayali bir düşünce var. Böyle bir şey gerçekleşmeyecek. Bütün bölge daha fazla askeri çatışma ve şiddete gömülecek. Bunun sadece bir kısmı ABD’ye mal edilebilir” diyor. ABD’nin “[Afganistan’da] bir iç savaşı daha olası kılacak birçok yapı yarattığını” ekliyor. Bunlar arasında “yerel milisler” geliyor. Çekilmeden sonra Pakistan’ın Afgan Talibanı’yla mücadele etmede büyük zorluklar çekeceğini söylüyor. Bunun nedeni olarak ise Afgan Talibanı’nın kumandanlarının çoğunun Pakistan’daki mülteci kamplarında büyümüş gençlerden olmasını gösteriyor.

“Bu çocuklar artık orta düzey kumandanlar haline gelmiş durumdalar ve Pakistan ve ISI’den [Pakistan’ın ana istihbarat teşkilatı] nefret ediyorlar.”

‘Yaralı, ama hâlâ hayatta’

Bu sırada siyasi cephede ise, Yüksek Mahkeme Başyargıcı’nın eski mevkiinin iade edilmesi için kitlesel bir hareketten destek alarak eyleme geçmiş bir yargı organı ile demokratik hükümetin mücadelesi sürmektedir.

Ne var ki, ekonomik ve siyasi cephede krizlerle karşı karşıya olan Pakistan Halk Partisi (PPP) önderliğindeki koalisyon hükümeti sallanıyor, ama devrilmiyor. Pakistan’ın 64 yıllık geçmişinde demokratik yollarla iktidara gelmiş bir hükümetin görev süresinin sonuna kadar (2013) görevde kalabilecek olmasının belki de tek sebebi, bu şartlar altında hiç kimsenin idareyi devralmak için can atmamasıdır.

Nihai olarak Pakistan’ın sorunları bu şartlardan ziyade daha derinlere gömülmüş vaziyettedir. Veya elimizdeki örnekte de görüldüğü gibi, 3000 insanın dünyanın öbür ucundaki bir şehirde hayatını kaybetmesi sonucu beliren şartlardır. Siyasi söylem alanının giderek daraldığı Pakistan’da karşı karşıya olunan zorluklar hem varoluşsal hem de pragmatik: Faturalarını ödemeye, 174 milyon vatandaşını doyurmaya ve hem gerçek hem de mecazi anlamda kendini ayakta tutma çabalarına devam ederken kimlik sorularına bir yanıt bulmalıdır.

Ne şiş yansın ne de kebap şeklinde bir yaklaşım üzerine kurulan dış politika, konu uluslararası topluma ve daha önemlisi sınır komşularına geldiğinde, istikrarı bıçak sırtında tutmaya devam ediyor.

Yahut yerel bir deyimle söylemek gerekirse: Dhobi ka kutta: Na ghar ka, na ghat ka. Yani Pakistan çamaşırcının köpeği gibi; ne evine ne de işine ait. Hem kendisi, hem de etrafındakilerle sessizce savaşan bu devlet, yaralarını temizlemeye çalışıyor.

Kaynak: Al Jazeera

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;