Görüş

12 Dev Adam potansiyelini aştı

Basketbol yazarı ve yorumcusu Kaan Kural'a göre, bir takımın başarısı, potansiyelini aşıp aşmamasıyla ölçülür. Bu bakımdan Türkiye, FIBA Dünya Kupası'nda başarılıydı.

Konular: Spor, Basketbol
Türkiye şampiyonada dört galibiyet ve üç mağlubiyet aldı. [Fotoğraf: AA]

Takip ettiğiniz bir takımdan ne beklersiniz? Elbette başarı değil mi? Peki başarının kriteri nedir? Her takım katıldığı organizasyonda kazanmak ister. Ama sadece bir takım nihai sonuca, şampiyonluğa ulaşıyor. Geri kalan herkes başarısız veya yeteri kadar başarılı değil olarak mı kabul edilecek?

Türkiye desteklediği takımlar konusunda duyguların zirve yaptığı bir ülke. Hem olumlu, hem olumsuz anlamda. Milli takım da bunun zirve noktası. Ama sporun doğasında kazanırken olumsuz/yetersiz alanlar olduğu gibi kaybederken de olumlu/yeterli konular da var. Ne yazık ki sonuç odaklı yaklaşınca sadece iyi veya sadece kötüyü görmek, ona odaklanmak hem perspektifi zedeliyor, hem de uzun vadede geri dönüşü olumsuz oluyor.

Kazanırken sevinmek güzel. Ama doğru yaptıklarına odaklanmak kadar, hatalarını da anlamak gerekli. Tersi de kaybederken geçerli. Ama bunların hepsi yine aynı noktaya geri dönmeyi mi gerektiriyor? Başarının kriteri nedir?
 

Çok çok uzun süredir, kim bilir belki de Aydın Örs miladıyla Türkiye’nin Avrupa’nın üst sınıf basketbol ülkeleri arasına girdiği 1993’den beri hücum anlamında bu kadar sınırlı bir milli takım hiç olmadı. 

by Kaan Kural

Türkiye adına başarılı bir Dünya Kupası geride kaldı. Öncelikle bunu kabul ederek yola çıkmak gerekli. Çünkü her takımı kapasitesi, rakiplerine göre rekabetçi olarak bulunduğu noktaya göre değerlendirmek gerekiyor. Takım potansiyeline ulaştı mı, aştı mı, altında mı kaldı? Asıl yanıtlanması gereken soru, asıl başarı kriteri bu olmalı. Ve her takım için ilk amaç potansiyeline ulaşmak, mümkünse aşmaktır. Daha sonra bunun sahaya, maçlara yansımasında onlarca yan faktör devreye girer, sonucu belirler. Oyunun gelişimi onlarca faktör sunar bir maçın denklemine: Hakemler, eşleşmeler, stillerin oyuncuların birbirine ters gelmesi, gününde olmak ve nihayetinde şans da işin içindedir. Ama ana belirleyici her zaman takımın potansiyelini yansıtmasıdır. Ve bu milli takım potansiyelini aşan bir oyun ortaya koydu Dünya Kupası’nda.

Çok çok uzun süredir, kim bilir belki de Aydın Örs miladıyla Türkiye’nin Avrupa’nın üst sınıf basketbol ülkeleri arasına girdiği 1993’den beri hücum anlamında bu kadar sınırlı bir milli takım hiç olmadı. Hücumun durumunu şöyle özetleyelim. Takımın dört hücum lideri Ender, Emir, Sinan ve Ömer. Ender ve Emir her ne kadar istikrar sorunu yaşasalar da hücum anlamında yaratıcı ve değerli isimler. Ne kadar üst düzey oldukları ayrı tartışma konusu. Ancak eğer Sinan ve Ömer diğer tüm özelliklerine rağmen hücum anlamında 'lider' rolüne soyunuyorlarsa bu iki şeyi işaret eder. Birincisi bu oyuncuların ekstra çabası ve başarısı elbette. İkincisi “Elde Harun Erdenay, Ersan İlyasova vardı da biz mi kullanmadık?”

Turnuvayı %42 şut, %32 üç sayı isabetiyle tamamladık. Buna rağmen 7 maçta 4 galibiyet-3 yenilgi ile 24 takım arasında ilk 8’e girdik. Bu turnuvanın potansiyel olarak en iyi 8 takımından biri değildik ama oraya girdik. Yani bunu sonuca da yansıtabildik. Aynı basketbolu, aynı maçları oynayıp, ilk tur sonunda evimize de dönebilirdik ama bu yine takımın potansiyeline ulaştığı gerçeğini değiştirmeyecekti. Yeni Zelanda’yı son 5 dakikada 1 sayıda tutup, Avustralya önünde muhteşem bir maç sonu oynayarak o potansiyeli de aştık. Ama Kerem Gönlüm’ün maç sonunda söylediği gibi bir noktada takıldık. Çaba, mücadele, savunma her şey iyi güzel ama bir noktada 60-65 sayı atarak maç kazanmak mümkün olmuyor. Litvanya’ya karşı doğru yaptığımız pek çok şeyi tekrar ettik, yetmezmiş gibi bu defa ilk kez iyi de başladık ama 3/18 üç sayı isabetiyle bir yere kadar gelebiliyorsunuz. Ama o geldiğiniz yer galibiyete yetmese de başarı kriterini doldurmaya yeter, ya da yetmeli.

#diren12devadam

Türkiye bu sınırlı hücum gücüne karşın pek çok doğru yaptı. Öncelikle uzun süreden beri gelen savunma geleneğini korudu, hatta sırtını ona dayayarak bir adım öteye taşıdı. Turnuvada rakiplerin de dağınık ve kriz döneminden geçmesinin etkisi de var elbette ama Türkiye tüm rakiplerini tamamen rayından çıkardı turnuva boyunca. Farklı kaybettiği ABD dahil. Herkesi istemediği bir oyuna, istemediği bir ortama sürükledi. Kaybettiğimiz Litvanya maçına bakalım. Boyalı alanda çok etkili Litvanya ancak üç sayı isabetleriyle (10/19) kazanabildi. Son iki maçta en skorerleri pivotları olan Avustralya ve Litvanya’yı o alanda perişan ettik.
 

Türkiye tüm rakiplerini tamamen rayından çıkardı turnuva boyunca. Farklı kaybettiği ABD dahil. Herkesi istemediği bir oyuna, istemediği bir ortama sürükledi. 

by Kaan Kural

Bu savunmanın biriken bir yıpratma etkisi var rakip üzerinde. Sürekli baskı gören, sürekli istediklerini yapamayan rakipler maç ilerledikçe oyundan düşüyor, bıkıyor, en sonunda 'lanet olsun' diyerek saçmalıyor. Finlandiya, Yeni Zelanda, Avustralya maçlarının son 5 dakikalarını izleyin.

Tersine işler iyi gitmediği zaman hemen dağılan Türkiye’yi de görmedik. Kim bilir belki takımın sınırlı olduğunun bilincinde olması ile alakalıdır. İşlerin iyi gitmeme ihtimalini bilmek bize iyi geldi. Ama Türkiye ne olursa olsun, ne kadar tıkanırsa tıkansın hiç düşmedi turnuva boyunca oyundan. Hep direndi, hep denedi ve sonuçta 3 maçı sonda kazandı. Son 2003-2013 arasında oynanan 6 Avrupa Şampiyonası’nda 2009 hariç hep en şikayet ettiğimiz konu bu değil miydi? Hele son ikisinde. Sadece bu bile, sadece bu 'formaları ıslatın' duygusu bile başarı kelimesinin altını doldurmak, bu takımla gurur duymak için yeterli.

Ama başarılı olurken de eksiklere bakmak gerekiyor. Bu takımda hemen hiç kullanılmayan parçalar yerine en az bir tane daha skor opsiyonu olması gerektiği net şekilde ortaya çıktı. Daha doğrusu zaten ortadaydı ama teyit edildi. Melih Mahmutoğlu veya Serhat Çetin olabilirdi kadroda. Çok şey değiştirir miydi? Kim bilir? Ama bu kadar sınırlı hücuma en azından sabit şut tehdidi yaratan bir alternatif gerekiyordu. İlla ana rotasyonda kullanmak gerekmiyor. Ama en azından Barış’tan daha çok kullanılabilirdi. İhtiyaç da vardı.

Bu Milli Takım’ın yeni altın jenerasyon 94-96 doğumluların kısalarını monte etmeden daha üst düzey bir potansiyele ulaşmasına imkan olmayacak. Cedi Osman’a başta Kenan Sipahi olmak üzere aynı jenerasyondaki arkadaşları eklendiği zaman daha üst düzey bir takım olabiliriz. Ancak o zaman bu turnuva öncesinde de takım yetkililerinden gelen standart “Madalya için gidiyoruz” açıklamalarının altı gerçekçi bir şekilde doldurulabilir.

Grupta elenen Ukrayna’ya yenildik belki ama ikinci olduk. Eleme maçlarında, asıl önemli bölümde Avustralya’yı yendik, Litvanya’ya yenildik. Ama büyük oranda ne ABD önünde ne başkası karşısında çok farklı bir şey yapmadık. Hücumda daha iyi şut attığımız günler oldu (Avustralya, ABD) o kadar. Ve işte bu yüzden başarılı bu takım. Ve işte bu yüzden bu takım ilerde hep tebessümler ve insanın içinde sıcak bir 'tatmin olma' duygusu ile hatırlanacak.

Kaan Kural 1974 Ankara doğumlu. Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi'ni bitirdikten sonra 1996'da Yeni Yüzyıl'da başladığı basketbol yazar ve yorumculuğu kariyerine Sabah, Vatan ve NTV'de devam etti. Halen D-Smart'da çalışıyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: Al Jazeera

Kaan Kural

Basketbol yazarı ve yorumcusu Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;