Görüş

Çin, İran ve Rusya küresel düzeni yeniden yapılandırıyor

Batı'nın Rusya'ya yönelik tehditleri, ileride kendilerinin de hedef olabileceğini düşünen Çin ve İran gibi güçlü ülkeleri endişelendiriyor.

Rusya ve Çin devlet başkanları Şanghay'daki zirvede enerji alanı dahil 49 işbirliği anlaşması imzalamıştı. [Fotoğraf: AP]

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, 20 Mayıs'ta Şangay'da başlayan 4. Asya'da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı'nda (AİGK) Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya geliyor. Zirve, yükselen Batı dışı güçlerin, küresel sahnede nasıl giderek daha önemli roller üstlenir olduklarının da altını çizmiş olacak. Bununla birlikte, Batılı seçkinler, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupalı müttefiklerinin baktıkları her yerin hâkimi olduğu bir zamanda takılı kalmış durumda.      

Bu açıdan, ana akım Batı medyasının, kendisinden farklı dünya görüşüne sahip ülke ve liderler hakkında, sürekli olarak resmi hükümet açıklamalarından farksız cümleler kurması ilginç bir tesadüf. Örneğin, bir yandan Venezuela'daki demokratik seçimle iş başına gelmiş yöneticiler için "diktatör" ifadesini sık sık duyarken, diğer yandan dost diktatörlerin "ılımlı reformcular" olduğuna ikna edilmeye çalışılıyoruz.   

Bir diğer hayret uyandırıcı tesadüf de, Batılı insan hakları kuruluşlarının, hükümetleri ile aynı doğrultuda girişim ve politikalar yürütüyor olması. ABD, -aksi yöndeki dikkate değer kanıtların varlığına ve eski Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin İran'a kimyasal silahlarla saldırdığında Washington'ın bunu sorun etmemiş olmasına rağmen- Suriye hükümetini kendi halkına karşı kimyasal silah kullanmakla suçladığında, İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün başkanı, ABD Başkanı Barack Obama ile dayanışma içinde durarak, insani amaçlar için Şam'da "şok ve korku" taktiği uygulanmasını savunmuştu.

Suudi Prensesi Besma Bint Suud'un açıklamalarının tersine, Uluslararası Af Örgütü'nün Suudi Arabistan'a dair yumuşak karnı, sadece petrol ile sınırlı değil. Zira bu meşhur kuruluş, insan haklarının liberal emperyalizm vasıtasıyla desteklenmesine yürekten inanıyor. Yakın zamana kadar, Uluslararası Af Örgütü'nün ABD Şubesi'nin başında, "insani müdahale yanlıları" arasında önemli isimlerden biri olan, Amerikalı eski, kıdemli bir hükümet yetkilisi bulunuyordu.

Batılı hükümetler, güç dengesinin Avrupa ve Kuzey Amerika'dan uzaklaştığı şu süreçte yeni köprüler kurmak yerine, kilit güçleri kendilerine düşman ediyor. 

by Seyid Muhammed Marandi

Örgüt, 2012 yılında Chicago'da düzenlenen NATO zirvesi kapsamında, "gelişmeyi sürdürme" gerekçesiyle İttifak'ın Afganistan işgalinin devam ettirilmesi yönünde çalışmış; Afgan kadınlarına yönelik yan zirveye ise yaptırımlar yüzünden yarım milyondan fazla Iraklı çocuğun ölümünü "buna değdi" sözleriyle yorumlayan ABD eski Dışişleri Bakanı Madeleine Albright'ı davet etmişti.  

Bolca ikiyüzlülük

"Özgür Dünya"da kamusal söylemin her düzeyinde böyle bir fikir birliği görmek hoş. Öyle görünüyor ki, bu konudaki onca ikiyüzlülüğe rağmen, Avrupalı ve Kuzey Amerikalı seçkinler arasında Batı'nın hedeflerinin iyi niyetli olduğuna dair genel bir mutabakat var. İngiltere Dışişleri Bakanı'nın, birkaç gün önce Suriye'nin Dostları adına yaptığı konuşmada, şiddetin vurduğu Ukrayna'da halkın neredeyse yarısı Kiev merkezli darbe rejimini reddederken, "25 Mayıs cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin hazırlıkların iyi gitmesinden" duyduğu memnuniyeti dile getirmesi de bundan dolayı.     

İngiliz bakan, bunları söyledikten bir dakika sonra (hiç istifini bozmadan) "Esed rejiminin tek taraflı plan yaparak, 3 Haziran'da gayrimeşru bir cumhurbaşkanlığı seçimi düzenleyecek olmasını" kınayarak, "Bildirimizde de belirttiğimiz üzere bu, çatışmada hayatını kaybeden masum insanlarla adeta alay etmektir" dedi. Herhalde son üç yılda Suriye'deki aşırılık yanlılarına ve El Kaide bağlantılı gruplara verilen yasadışı sınır ötesi destek, masumların o kadar da ciddi ölçüde canına mal olmamıştı.

Batılı güçlere rakip olarak algılanan her kim olursa, anında Adolf Hitler ile kıyaslanması ve kimsenin buna şaşırmaması da dikkat çekici bir durum. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve diğer Siyonizm savunucuları, bir yandan İran halkını mütemadiyen askeri saldırı ile tehdit edebiliyorken, diğer yandan da (her ne demekse) Tahran'ın Yahudi Soykırımı'nı inkâr etmek suretiyle bir soykırım yaratmak istediği gibi yanlış bir mantık öne sürüyor.

Son haftalarda, yukarıda bahsi geçen o garip Hitler benzetmesinin Putin için de yapılmasıyla birlikte bir kez daha 1939'a döndük. İşin tuhaf yanı, Batı yanlısı Kiev rejimine bağlı, sağ görüşlü neo Nazi gruplar, kendilerini Rus devlet başkanının en büyük düşmanları olarak görüyor. Aslında kimileri için, Ukraynalı sağ siyasi parti Sağ Sektör ile El Nusra Cephesi, Suriye İslami Cephesi ya da Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) arasında yapılacak bir benzetme çok daha uygun olurdu.

Mısır'ın eski cumhurbaşkanlarından Cemal Abdül Nasır da Batı'nın siyasi söylemindeki pek çok Hitler'den biriydi. 1956 yılında  Süveyş Kanalı'nı kamulaştırdığında, dönemin İngiltere Başbakanı Anthony Eden, bunu İngiliz İmparatorluğu'na hakaret olarak değerlendirmişti. Ancak "Süveyş çıkışı", hızla düşüşe geçmiş bir imparatorluğun gösterdiği klasik bir haddini aşma örneği idi ki, bugünün Amerikalı siyasetçileri bunun üzerinde uzun uzadıya kafa yormalı.     

'Kazanan her şeyi alır' anlayışına dayalı bir dünya görüşü

ABD'de zaten yaygın bir eşitsizliğe ve ekonominin nispeten gerilemesine yol açmış olan, 'kazanan her şeyi alır" mantığına dayalı dünya görüşü, 2001 yılından bu yana Washington'ın küstah sıfır-toplam zihniyeti yüzünden ardı ardına stratejik başarısızlıklar aldığı bir dizi "çıkış"a da zemin hazırladı.

Amerikan hükümeti, küresel çapta yaşadığı nüfuz kaybının dünyanın yükselen güçlerinin dikkatinden kaçtığına inanıyorsa kendini kandırmış olur. ABD'nin elinde Ukrayna, Batı Asya ve Kuzey Afrika'da başa çıkabileceğinden daha fazla mesele varken, Obama'nın dümeni Asya'ya kırmasına şüpheyle bakılıyor. Rusya, İran ve Irak gibi dünyanın başlıca petrol ve doğalgaz rezervlerini elinde bulunduran ülkeler halihâzırda yüzlerini doğuya dönerken, Asya eksenine dönüşe gerçek anlamda devinim veren, hızla gelişen ekonomiler, en başta da Çin'dir.

Batılı hükümetler, küresel konumları bakımından yaşadıkları kaybı durdurmak için yeni köprüler ve yeni ortaklıklar kurmaya çalışmak yerine, kilit güçleri kendilerine düşman ediyor. 

by Seyid Muhammed Marandi

Ortaya koyduğu tahminler bakımından kimilerince fazlasıyla muhafazakâr bulunan 2012 tarihli Goldman Sachs raporunda, ABD'nin 2050 yılı itibarıyla dünyanın en büyük beş ekonomisi arasındaki tek Batılı güç olarak kalacağı; onun da boyut olarak Çin ekonomisinden çok daha küçük olacağı öngörülüyor. Öte yandan, Dünya Bankası da Amerikan dolarının kabaca on yıl içinde mevcut küresel hâkimiyetini kaybetmesini bekliyor.

Komik olan şu ki, Batılı hükümetler, güç dengesinin Avrupa ve Kuzey Amerika'dan uzaklaştığı şu süreçte küresel konumları bakımından yaşadıkları kaybı durdurmak için yeni köprüler ve yeni ortaklıklar kurmaya çalışmak yerine, kilit güçleri mantıksızca kendilerine düşman ediyor. Brezilya Cumhurbaşkanını gizlice dinlemek, Hindistan'ın müstakbel başbakanına vize vermemek, Çin'e sert uyarılarda bulunmak, gerilimi arttırıp sorun yaratabilir; ama Rusya'yı ekonomik savaşla tehdit etmek, işin rengini kökten değiştirebilir.

Kuşkusuz, ABD ve müttefikleri zaten İran İslam Cumhuriyeti'nin sıradan vatandaşlarına karşı insanlık dışı bir ekonomik savaş açmış durumda. İran'ın bankacılık sektörünü ve merkez bankasını hedef alan Washington, ülkenin ticaret ortaklarını da ABD yasalarına uymadıkları takdirde yaptırımla cezalandırma tehdidinde bulunuyor.

Pek çok ülke, ABD'nin emirlerini protesto etse de şu ana dek büyük bölümü, Washington'ın gazabına uğramamak adına söz konusu taleplere uydu. Fakat tehdit okları şimdi Rusya Federasyonu'nu gösterince, alarm zilleri çalmaya başladı; zira güçlü ülkeler de ileride Rusya gibi hedef olmaktan endişe ediyor. Bir başka önemli güce karşı ekonomik savaş açılması, gelişmekte olan ekonomik güç merkezlerini, küresel finansal ve iletişim sistemlerinin geleceği ve işbirliğini arttırma, küresel siyasi ve ekonomik düzeni yeniden yapılandırma yönündeki ivedi ihtiyacı ciddi şekilde düşünmeye zorlayacaktır.

Yani Şangay'daki AİGK Zirvesi'nde Şi Cinping, Ruhani ve Putin'in konuşacak çok şeyi olduğu kesin.

Seyid Muhammed Marandi, Tahran Üniversitesi'de Kuzey Amerika çalışmaları alanında ders vermekte ve aynı zamanda Dünya Çalışmaları Fakültesi Dekanı olarak görev yapmaktadır.

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Seyid Muhammed Mandari

Seyid Muhammed Marandi

Seyid Muhammed Marandi, Tahran Üniversitesi'de Kuzey Amerika çalışmaları alanında ders vermekte ve aynı zamanda Dünya Çalışmaları Fakültesi Dekanı olarak görev yapmaktadır. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;