Görüş

Ermeni sorununu tarihçilere bırakmak

Tarihçinin görevi yargılamak değil, delil toplamaktır. İki tarafın birbirine empati duyması, daha çok belgenin halk önüne getirilmesi ve orada tartışılması bu konu ile uğraşma kararındaki dürüst ve adil tarihçilerin ana görevi olmalıdır.

Prof. Dr. Özoğlu, "profesyonel tarihçiler bile 'soykırım mı, değil mi?' sorusuna tartışmasız bir cevap verme ehliyetine sahip değil" diyor. [Fotoğraf: AP/Arşiv]

Papa ve Avrupa Parlamentosu’nun da 'soykırım' kelimesini telaffuz etmesinden sonra, olayın tarihçilere bırakılması tezi tekrar gündeme geldi. Hemen yazının başında şunu belirteyim: Ben bir tarihçiyim, Ermeni tarihi uzmanı olmamama rağmen Birinci Dünya Savaşı dönemi ilgi alanımda olduğu için 1915 olayları üzerine pek çok belge ve bilgiyi değişik arşivlerde inceleme imkânım oldu. O yüzden kendimi bu konuda birkaç kelime söylemeye yetkili buluyorum.

Lafı hiç uzatmadan söyleyeyim: Profesyonel tarihçiler bile “soykırım mı, değil mi?” sorusuna tartışmasız bir cevap verme ehliyetine sahip değildir.  Çünkü bu cevap ne olursa olsun subjektif olmak mecburiyetindedir. Daha önemlisi “soykırım” kelimesinin taşıdığı hukuki anlamdır. Tarihçinin görevi yargılamak değil, delil toplamaktır. Yani tarihçilere bırakılması gereken, arşivlerden bilgi ve belge toplamak ve bunların güvenilirliğini profesyonelce değerlendirmek olmalıdır.

Bu kadar politize olmuş bir konuda bir tarihçiler kurulunun ortak bir sonuca varması bile hemen hemen imkânsızdır.

by Hakan Özoğlu

Gelelim önyargıdan uzak, arşivlerden belge toplama konusuna... Konu dünya çapında politik bir baskı aracı hâline getirildiğinden, önyargısız bir jüri bulmak ne kadar zorsa, arşivlerden önyargısız belge toplamak da o derece zor. Şöyle örneklendireyim hemen. Ben, son yıllarda Amerikan arşivlerini tarıyorum. Sadece bu arşivlerde Osmanlı İmparatorluğu başlığı altında, özellikle 1915 ve sonrasında "Ermenilerin çektiği acıları, onlara yapılan haksızlıkları, toplu kıyımları" anlatan binlerce belge var. Bunlar, özellikle 867.4016 arşiv numarası altında toplanmış binlerce rapor, analiz, mektup, telgraf, istatistik vb. gibi birinci el belgeler. Bunların çoğu tam anlamıyla incelenmiş dökümanlar değil.

İşte, değişik entelektüel ve politik gruplardan gelen profesyonel tarihçilerin bir kurul hâlinde yapabilecekleri şey, bu belgelerin güvenilirliğini araştırıp, tarihi çerçevesine oturtmak olmalıdır. Yine de belirtmekte fayda var ki, bu kadar politize olmuş bir konuda bir tarihçiler kurulunun ortak bir sonuca varması bile hemen hemen imkânsızdır. Fakat, bu belgelerin halk önünde tartışılması bile konunun ideolojik boyuttan biraz da olsa uzaklaşmasına büyük katkıda bulunabilir. Çünkü, her iki tarafın ideolojik gönüllüleri dahi ortaya çıkan belgeleri zihinlerinde bir yere oturtma çabasına ister istemez gireceklerdir. Hemen belirteyim ki, bu tür belgeler muhakkak ki İngiltere, Almanya, Rusya gibi başka ülkelerin arşivlerinde de mevcut. Yani, soykırım gibi ciddi bir ithamın inandırıcı bir biçimde somutlandırılması için sistematik olarak bütün arşivler taranmalıdır.

Sorun iki aşamalı

Kabul edilmesi gereken, tarihçiler için Ermeni sorununun iki aşamalı olduğudur. Birinci aşama, “neyin ve nasıl olduğunun” araştırılmasıdır. Bu konuda uluslararası alanda akademisyenler arasında bir fikir birliği olduğu ve gerçeklerin Ermeni iddiaları lehine tüm açıklığıyla ortada olduğu savı doğru değildir.  Arşivlerde, Türklerin "ortak acı" savını da destekleyen belgeler vardır. O yüzden, “araştırma safhası bitti, artık karar safhasını karşı tarafa kabul ettirme” baskısı entelektüel bir yaklaşımdan çok ideolojik bir davaya hizmet eder. Gerçek şu ki, bir tarihçi için bütün savların ömrü ortaya yeni bir belge çıkana kadardır. O yüzden, tarihçinin görevi bulunabilecek belgelere açık olup, bunları sürekli değerlendirme hizmetine devam etmek olmalıdır.

Bir tarihçi için bütün savların ömrü ortaya yeni bir belge çıkana kadardır. O yüzden, tarihçinin görevi bulunabilecek belgelere açık olup, bunları sürekli değerlendirme hizmetine devam etmek olmalıdır. 

by Hakan Özoğlu

İkinci aşama analiz etmektir ki, şüpheci ama önyargısız tarihçiler için bu çok hassas bir konudur. Çünkü, kamuoyunda analiz yapmak ile mahkûm etmek karıştırılmaktadır. 1915 ve sonrasında, sayıları değişik kaynaklarda 600 bin ile bir buçuk milyon Ermeni vatandaşına ne olduğu ve neden bu tür olayların olduğu bir analizdir. Bunun soykırım olup olmadığı ise bağlayıcılığı olması gereken bir hükümdür.

Yukarıda da belirttiğim gibi, Amerikan arşivleri binlerce Ermeninin öldürülmesini kanıtlar birinci el belgeler ile dolu. Ama bu materyallerin arasına sıkışmış bazı belgeler ve raporlar var ki, dürüst tarihçiler bunlarla da adilce yüzleşmek zorundadır. Mesela, bu belgeler içinde Türk tarafının “karşılıklı acı” tezine destek verecek bilgiler bulunmaktadır. Örneğin, 867.01/51 numaralı 7 Mayıs 1920 tarihli belgede, ABD Yüksek Komiseri şunları rapor etmiş: “Amerikan halkı yaşlı Türk imparatorluğunda olan bitenleri bilmiyor. Buna şaşırmamak gerekir, çünkü son altı yıldır Amerika, Ermeni ve Yunanların tek taraflı propagandaları ile dolup taşmış durumdadır. Türklerin yaptığı korkunç cinayetler bu propagandacılar tarafından (abartılarak) suistimal ediliyor.”

867.00/1658 numaralı 2 Mayıs 1923 tarihli başka bir belge: “Buradaki (Anadolu’daki) halklar birbirine acımasızlık açısından çok benziyor. Kimin kurban ve mağdur olduğu o bölgede, o tarihte kimin gücü elinde bulundurduğu ile doğru orantılı. (…) Fransız ordusunda Kilikya’da görev yapan Ermeniler Müslümanlara zulmetti. Tabii ki, Türkler ve işledikleri cinayetler hakkında söylenenlerin hepsi doğru ama hatırlanmalı ki, Rumlar ve Ermeniler Osmanlı vatandaşı olarak kendi vatanlarına isyan ettiler. Eğer Türkler onları daha barışçı bir yolla enterne etseydi problem olmazdı (ama katliamları seçtiler).  Bence yapılan tehcir, hükümetin yaptığı planlı bir temizlik harekâtıydı. Amaç, imparatorluğu Hıristiyan halklardan temizlemekti.”

Tarihçi anlam kargaşasını aktarmakla yükümlüdür

Şimdi, aynı diplomat tarafından yazılan iki belgeyi okuyan bir tarihçi, hem Türk hem de Ermeni iddialarına kaynak olacak bilgileri bulabilir. O yüzden, tarihçi okuyucusuna bu anlam kargaşasını aktarmak ile yükümlüdür.

Maalesef, taraflar, karşı tarafın acısına ortak olmak yerine yapılanlara gerekçe bulma yarışına giriyorlar. İşte, tarihçinin en çok kaçınması gereken, analiz kisvesi altında ideolojik sayılabilecek saptamalarda bulunmaktır.

by Hakan Özoğlu

Bence, dürüst bir tarihçinin mesela yukarıdaki belgede bahsedilen, "hükümetin planlı olarak bir temizlik harekatına giriştiği" bilgisini okuyucusuna vermesi gereklidir. Aynı şekilde, Ermenilerin de güçlerinin yettiği bölgelerde Müslüman katliamları yaptıkları hiç de küçümsenmeden anlatılmalıdır. Analiz aşamasında; bu topraklarda devlet gücünün Türk ve Müslüman topluluklardan yana olduğu, o yüzden Ermeni ve diğer Hıristiyan halkların orantısız olarak daha fazla acı çektikleri belirtilebilir. Ama bu acı çeken Müslüman grupların hikâyelerini anlatmaya engel olmamalıdır. Maalesef, taraflar, karşı tarafın acısına ortak olmak yerine yapılanlara gerekçe bulma yarışına giriyorlar. İşte, tarihçinin en çok kaçınması gereken, analiz kisvesi altında ideolojik sayılabilecek saptamalarda bulunmaktır.

"Soykırım" konusunda ise en yalın biçimiyle söyleyeyim: Bu kelime hukuki bir değer taşımaktadır ve profesyonel tarihçilerin bu konuda kesin ve bağlayıcı bir sonuca varma ehliyeti yoktur. Ama, genelde Türk entelektüellerin görevi; Ermeni “soykırımını” kesinlikle kabul etmeyen Türk milliyetçilerine rağmen, dedeleri katliamlardan geçmiş Ermenilerin 1915 olaylarını “soykırım” olarak ilan etme haklarının olduğunu halka anlatmaktır. 

Buna karşılık, Ermeni entelektüellerinin görevi de, kendi lobilerini hikâyenin bir başka boyutu da olduğu ve bu boyutta Ermeni lobilerinin iddialarının itirazsız kabul edilmesinin adalet ilkesine aykırı olduğu ve Türk tarafının da “soykırım” kelimesini reddetme hakkı ve buna dayanağı olduğuna ikna etmeye çalışmasıdır. İki tarafın birbirine empati duyması, daha çok belgenin halk önüne getirilmesi ve orada tartışılması ise bu konu ile uğraşma kararındaki dürüst ve adil tarihçilerin ana görevi olmalıdır.

Avrupa Parlamentosu ve Vatikan gibi politik iradelerin dayatmasının problemi çözmeyeceği, aksine daha da çıkmaza sokacağı aşikârdır, eğer amaç bağcıyı dövmek değilse...

Prof. Dr. Hakan Özoğlu, Central Florida Üniversitesi (ABD) Orta Doğu Araştırmaları Programı Direktörü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden mezun oldu. ABD’deki Ohio State Üniversitesi'nde tarih doktorası yaptı. 'Cumhuriyetin Kuruluşunda İktidar Kavgası' (Kitap Yayınevi, 2011) isimli kitabı, 'From Caliphate to Secular State: Power Stuggle in the Early Turkish Republic' başlığıyla İngilizcede (Santa Barbara, CA: ABC-Clio/Praeger Publishers, 2011) yayımlandı. 'Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği' (Kitap Yayınevi, 2005) ise 2012'de 'Dewleta Osmanî û Neteweperwerên Kurd' başlığıyla (Kitap Yayınevi, 2012) Kürtçeye çevrildi.

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Hakan Özoğlu

Central Florida Üniversitesi (ABD) Orta Doğu Araştırmaları Programı Direktörü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden mezun oldu. ABD’deki Ohio State Üniversitesi'nde tarih doktorası yaptı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;