Görüş

Fransa saldırıları ve Batı'nın çifte standardı

Fransa’da yaşanan şiddet ve terör olgusuyla mücadelede Fransız Müslümanların kanı Müslüman olmayan Fransızların kanına karıştı. Terör, Müslüman ile Müslüman olmayanı ayırmadı. Buna rağmen aynı hatalar tekrarlanıyor.

Konular: Avrupa, Ortadoğu
Charlie Hebdo dergisine yönelik saldırıda öldürülenler arasında Müslüman polis memuru Ahmed Murabıt da vardı. [Fotoğraf: Getty]

Kriz iki türlüdür: Geçici krizler ve tekerrür eden krizler. Tekerrür eden krizlerin yönetiminde iki soru gündeme gelir: Niçin ve nasıl. Charlie Hebdo olayındaki iğrenç suçun fırtınası dinmeden önce hem kendimize hem de diaspora toplumlarında birlikte yaşadığımız, aynı ülkeyi ve vatandaşlığını paylaştığımız kimselere krizin bu iki sorusunu (‘niçin ve nasıl’) sormamız uygun düşer.

Bu iki soru, doğrudan Doğu'nun Batı'yla ilişkisiyle, Batı'nın genelde dine ve özelde İslam’a yönelik bakış açısıyla bağlantılıdır. Bu ilişki ele alınırken bir kısmı ürkek ve çekingen, bir kısmı da cesurca yöneltilen sorular sorulur: Niçin sahip olduğumuz değerlerimize hakaret etmekte ısrar ediyorlar? Dünya birlikte yaşama, diyalog ve ötekini kabulden dem vurmuyor mu? Niçin duygularımızı ve dinimizi yaralıyorlar?

Acaba bu hakaretler, kültürel düzlemde (George W. Bush’un geçmişte dediği gibi) top yerine kalemin, uçak yerine fotoğrafın/karikatürün ve füze yerine sözün kullanıldığı yeni bir Haçlı savaşı mı? Şehirlerin ve köylerin işgali ve sokak savaşlarının yerine akıllar ve duygular mı işgal ediliyor?

Bu makalede sadece ‘niçin’ sorusuna yanıt arayacağız ve ‘nasıl’ sorusunu bir başka makaleye bırakacağız.

Her saldırı sonrası Müslümanların kendi dinlerine yönelik endişesinin katlanması gibi, dinlerine bağlılığı, yolunda ölme gücü ve ısrarları da arttığı için Batı'nın İslam’a yönelik endişesi de katlanıyor.

by İbrahim Ebu Muhammed

Yanıtı aranan sorular

Bu sorulara yanlış yanıt verilmesi, nefrete, taassup ve hatta belki saldırı ve şiddete can alıcı bir çevre yaratır. Bu yüzden akil insanların bu sorulara önem vermesi ve herkesin metodolojik, bilimsel ve nesnel bir yanıt bulması gerekiyordu. Tabii krizin çözümünde sadece anestezi yapacak ancak hastalığın kökenini ele almayacak ve direnç göstermeyecek nezaket cümlelerinden uzak durulmalı.

Buradan hareketle bu sorulara yanıt verirken metin ve şerh (açıklama) koyma açısından bilimsel bir metodoloji takip edilmelidir. Metin, durumu özetler ve şiddet olaylarını kısıtlar ve üzerinde baskı kurar. Şerh de hakaretlerin sırrını, Doğu ile Batı veya bir araya gelmiş, iç içe geçmiş, sarılmış ve geçinememiş iki kültür ve medeniyet arasındaki ilişkilerin yapısı içindeki örneklerini ortaya çıkarır.

Batı'nın materyalist uygarlığının, İslam medeniyetinin (özellikle de Endülüs’te) kültürel ve bilimsel mirasından istifade ettiği malum. Batı'nın materyalist uygarlığı (gücünün zirvesindeyken) İslam medeniyetinin özellik ve dinamiklerini hazmetmeye ve eritmeye çalıştı ancak yapamadı. İslam medeniyeti devletini ve siyasi liderliğini kaybetmesine, bir gerileme ve yabancılaşma hâli yaşamasına (yaralı olmasına) rağmen bunu kabul etmedi, başkaldırdı, kendi özelliklerini korudu ve çözülmeyi reddetti.

Bu ilişkiyi açıklamak (asırlara uzanan çatışma ve çekişmelerin birikmiş sonucu olduğu için) bir makaleye, hatta bir kitaba bile sığmaz.

Avrupa, Amerika ve başka birçok ülkedeki araştırmacılar, Batı'daki karar sahiplerinin çoğunun siyasi arzularla bağlantılı bir medya manzumelerinin olduğunu ve bu manzumenin Müslüman ötekine karşı bilinçli olarak karalama kampanyası yürüttüğünü, gücünü aşağıladığını, onu korkutmaya çalıştığını, en iğrenç suçlamalarda bulunduğunu, saldırmaktan ve halkları ona karşı saldırtmaktan vazgeçmediğini gözlemliyorlar.

Her saldırı sonrası Müslümanların kendi dinlerine yönelik endişesinin katlanması gibi, dinlerine bağlılığı, yolunda ölme gücü ve ısrarları da arttığı için Batı'nın İslam’a yönelik endişesi de katlanıyor. Ayrıca Batı'daki araştırma kuruluşları, İslam’ın bir yöntem olarak kendini alternatif bir medeniyet ve ekonomik rakip olarak sunma özelliğini biliyorlar.

Avustralya’da toplumu yangınlardan korumaktan sorumlu olan, geniş bilgi ve deneyim sahibi organlar vardır. Bu çevrelerin Avustralya’yı yangınlardan koruma noktasında büyük bir rolü bulunuyor. Görevleri arasında hava sıcaklıklarının artması ve fırtına çıkması ihtimalini öğrendiklerinde insanlara ateş yakmamaları yönünde talimatlar çıkarmak bulunuyor. Zira bu ateş, can ve mal kaybına yol açabilecek yangınlara sebebiyet verebilir. Dolayısıyla talimatların hafife alınması ve fırtınanın ortasında kasten ateş yakılması doğru olmaz.

Burada toplum, ateş yakanların engellenmesi ve davranışlarıyla tüm topluma zarar vermemesi noktasında büyük bir rol oynar. Araştırmacılar genel şekliyle inançların vicdanlarda oluştuğunu bilirler. İnançlar çok hassas ve süratle ateşlebilen yapıdadır. Çünkü duygularla kaplıdır. Duygular ise söylendiği üzere bazen fırtınadır, bazen bir bomba veya dinamit. Bu anlamda inançlar, yaklaşılması veya içine zorla girilmesi doğru olmayan doğal korunaklı bölgeler oluşturur. İnançlara yaklaşıldığı ve müdahale edildiği zaman yangın çıkar.

Fransa’da deprem yaratan ikili suç eyleminin, araştırmacıların gözünden kaçmayan özel bir anlamı vardır. Birincisi, eylemin onca protestoya rağmen dünyada 1,6 milyar Müslüman’ın inancına birçok kez saldırmaya kendini adayan ve ısrar eden bir dergiye yönelik terörist bir saldırı olmasıydı.

İkinci durum, Fransa’da markete saldıran ve insanları rehin alan Amedy Coulibaly’nin bu eylemi İsrail’in Filistinlilere ve Fransa’nın, ülkesi Mali’de yaptıklarının intikamını almak için düzenlediği yönündeki açıklamasıyla ilgilidir.

Fransa’nın hem hükümet hem ülke olarak kendisini Charlie Hebdo dergisine yönelik saldırıyla tüm halkların öfkesini alan terör tehlikesinden koruma hakkının olması doğaldır.

Duyguları kışkırtan çifte standart

Olaydan sonra dünyanın desteğini alan dergi, tüm fırtınaları ve öfkeyi görmezden gelmeyi alışkanlık edindi. Dergi 1970’li yıllarda Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ü ölümünden sonra hicvetmiş, toplum ve devlet ayağa kalkmış, karikatürü çizen gazeteci işinden kovulmuştu.

Dergi, özgürlüğünün belirli bir çıtası olduğunu öğrendi, kapıları kapatıldı ve ucuz bir fiyata satıldı. Sonrasında yeni bir yüzle yeniden ortaya çıktı. Ancak yanlışını tekrarladı. Eski Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’inin oğlunu ve Yahudi kökenli olmasını gündeme getirince antisemitistlikle suçlandı, özür diledi, bunu yapan gazeteci kovuldu ve özgürlüğün bir sınırı olduğunu bir kez daha anladı.

Ancak dergi tüm bunları görmezden geldi, Hz. Muhammed’e saldırdı, 1,6 milyar Müslüman’ın öfkesini dikkate almadı. 'İfade özgürlüğü' adı altında birçok kez O'na hakaret eden karikatürler yayınladı. Bazı Fransızlar, derginin Müslümanları provoke etmesini ve nefreti körüklemesini engellemek için yargıya başvurdu ancak yargı aynı gerekçeyle (ifade özgürlüğü) dergiyi haklı buldu. Sanki, de Gaulle ve Sarkozy’nin oğluyla ilgili önceki olaylar ifade özgürlüğü bağlamında değilmiş gibi!..

Burada çifte standart bir yaklaşım sergilenmektedir; hem gülünçtür, hem duyguları kışkırtmaktadır, hem de bu, okuyucunun aklını ve zekâsını hafife almaktır. Öfkenin hararetinin yükseldiği, kuru-yaş her şeyi yok eden, dünyanın dört bir yanında, özellikle de Arap bölgesinde (ülkelere, yüzbinlerce insanın ölümüne neden olan boş savaşlarla) fırtınaların şiddetlendiği bir zamanda yangına körükle gidilmektedir.

Bazı Fransızlar, derginin Müslümanları provoke etmesini ve nefreti körüklemesini engellemek için yargıya başvurdu ancak yargı aynı gerekçeyle (ifade özgürlüğü) dergiyi haklı buldu. Sanki, de Gaulle ve Sarkozy’nin oğluyla ilgili önceki olaylar ifade özgürlüğü bağlamında değilmiş gibi!..

by İbrahim Ebu Muhammed

Fransa’da yaşanan şiddet ve terör olgusuyla mücadelede Fransız Müslümanların kanı Müslüman olmayan Fransızların kanına karıştı. Terör, Müslüman ile Müslüman olmayanı ayırmadı. Buna rağmen hatalar tekrarlanıyor ve caninin dinine yoğunlaşılırken hiç kimse kurbanın dininden bahsetmiyor.

Paris saldırılarında dinine ve Fransa’nın değerlerine bağlı bir Müslüman olan polis Ahmed Murabıt öldürüldü ve dininin kendisine hiçbir faydası olmadı. Katil de Müslüman, maktul de. O hâlde niçin caninin dinine yoğunluk verilirken kurbanın dini görmezlikten geliniyor? Israrlı ve kasıtlı biçimde uygulanan bir başka çifte standarttır bu.

Dergide bir başka Müslüman daha öldürülmüştü. Cezayir asıllı Müslüman Mustafa Urrad. Sonra bir Yahudi marketinde Müslüman işçi olan Lassana Bathily, altı Yahudi müşteriyi soğuk hava deposuna saklamış, onları öldürülmekten kurtarmış ve cep telefonuyla polisle temasa geçmişti. Lassana’nın market baskınında önemli bir rolü oldu. İnsaniyeti ve cesareti sebebiyle Yahudilere hiçbir zarar verilemedi. İronik olan, Lassana’nın da eylemi düzeleyen Coulibaly’le aynı ülkeden, yani Malili olması.

Lassana inançlı ve namaz kılan bir Müslüman olduğunu, saldırından büyük acı duyduğunu, Yahudilerle ilişkisinin çok iyi olduğunu, Yahudi arkadaşı Yohan Cohan’ın öldürülmesinden dolayı üzüntülü olduğunu belirtti.

Can alıcı soru şu: Niçin caninin dinine yoğunluk veriliyor ve kurbanların dinlerine işaret edilmiyor? Bu tutum Müslüman’a sırf dini sebebiyle hedef olduğunu düşündürecek bir çifte standart değil mi?

Üç süreçle yanlışa devam

Canilerle empatiyi artıracak, nefreti körükleyecek ve yangını tutuşturacak hepsi de yanlış üç süreç çerçevesinde yanlış bir çözümde ısrar ediliyor.

Birinci süreç: Derginin dünyadaki Müslümanların duygularına açıkça meydan okuyarak Peygamber'e hakaret eden karikatürlerden üç milyon nüsha basma ısrarı. Bu durum kutuplaşmadan uzak olan gençlerin büyük bir kesimi nezdinde canilerle bir tür duygusal bağ kurmalarını ve cinayetlerine bahane üretmelerine yol açtı. Ayrıca barışı, güvenliği, çoğulculuğun uygarlık ve kültürel kazanımlarını korumayı, barış içinde birlikte yaşamı ve saygın insani ilişkileri arzulayan herkeste hayal kırıklığı yarattı.

İkinci süreç: Siyasi arzulara boyun eğen medya seferberliği. Medya kınama ve gösteriler için seferber oluyor, aşırı sağın ve karar merkezlerinin Müslümanlara ve İslam’a yönelik saldırılarını haklı çıkarmak amacıyla Batılı halklarda nefreti körükleyen ve öfkenin boyutunu artıran her şeyi gündeme getiriyor.

Burada hiçbir günahı olmayan Müslüman vatandaşa yönelik çifte standart gözlemleniyor. Elliden fazla cami saldırıya uğrarken ordu güçleri Yahudi mabetlerinin ve okullarının korunması için çağrılıyor.

Üçüncü süreç: Kovuşturmalar ve yeni yasalar çıkararak zaten güçlü olan güvenlik ve istihbaratı takviye etmeye, zayıf olan vatandaşı daha da zayıflatmaya çalışan güvenlik seferberliğine geçilmesi.

Üç sürecin hepsi de teröre yarıyor ve bir olgudan ideolojiye dönüşmesine destek oluyor, eylem ve uygulamasını saygınlığı olmayan bir terör eyleminden şöhret kazandıran bir eğlenceye dönüştürüyor. Zira bu eylem onlara göre kendilerine dinlerini ve topraklarını hiçe sayan düşmandan intikam alma imkânı sağlıyor. Ayrıca terör sınırlı bir çevreden her şeyi vuran ve kıtalar aşan bir vebaya dönüşüyor. Sonuçta terörü kucaklayan, üreten ve ihraç eden bir ülke ortaya çıkıyor.

İşin garibi geçmişteki yanlışlardan sonra şimdi bazıları aynı hatayı tekrarlıyor. Acaba bizler terörü bitirmek mi istiyoruz, yoksa çoğalması ve büyümesi için birleştirilmesini (montajlanması) mi ?

İkinci soru ise bu sorunla nasıl mücadele ederiz ve insanları yönlendiririz? Elimizdekini nasıl sunarız? Düşmanı veya hasmı, tutuculuk ve nefret karesinden, tarafsızlık ve hatta bize destek vereceği bir noktaya taşıma gücünü nasıl elde ederiz? Onun gözünü ve basiretini bu dinde olan gerçeklere, adalet, özgürlük, saygınlık ve âlemlere rahmet olarak gönderilmesine karşı nasıl açarız?   

Bizim başkalarının istifade edebileceği çok değerlerimiz var; ancak bu değerler kurumuş, tazeliğini yitirmiştir ve şimdi yaşayabileceği bir ortama ihtiyaç duymaktadır. Öncelikle bu değerleri kendimiz yaşamalıyız ki hasımlarımız bizzat kendi gözleriyle görebilsinler.

Böyle yapmadığımız takdirde tüm sözler sadece akıllarda bir gerçekliği ve anlamı olan laflardan ibaret kalacaktır. Tasavvurlar, görüşler ve yüce değerler insanların hayatında pratik uygulamaları olmadıkça zihindeki düşüncelerden öteye gidemeyecektir.

Tüm Müslümanların ve özellikle de diaspora Müslümanlarının önündeki en büyük sorun İslam’ı yaşayarak hayatlarında canlı tutmaları ve sadece aidiyet iddiasında bulunmakla yetinmemeleridir.

Dr. İbrahim Ebu Muhammed, Avustralya kıtası başmüftüsü ve Mısırlı İslam düşünürü. El Ezher Üniversitesi Arap ve İslam Araştırmaları Fakültesi'nden mezun oldu. Aynı üniversitede ‘İslam’ın güvenliği sağlama metodu’ konusunda doktorasını tamamladı.  

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

İbrahim Ebu Muhammed

Dr. İbrahim Ebu Muhammed, Avustralya kıtası başmüftüsü ve Mısırlı İslam düşünürü. 1974 yılında El Ezher Üniversitesi Arap ve İslam Araştırmaları Fakültesinden mezun oldu. Aynı üniversitede ‘İslam’ın güvenliği sağlama metodu’ konusunda doktorasını tamamladı.   Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;