Görüş

İslam olgusu ve Charlie Hebdo

Ne zaman bütün değer ve kriterlerce kabul edilmeyen bir 'terör olayı' meydana gelse, Batı'daki Müslüman örgütlerin bu eylemi kesin bir dille kınaması gerektiğini dillendiren resmi açıklamalar ve medya kampanyaları birbiri ardına geliyor. Bu örgütler, eylemi kınadıklarını açıklıyorlar ancak aynı minvalde talepler bitmek bilmiyor.

Fransa Müslümanları, Hz. Muhammed karikatürleri yayımlayan Charlie Hedbo dergisine saldırılmasını "Benim adıma değil" diyerek protesto ettiler. [Fotoğraf: AFP/Getty]

Genel bilinen bir kuraldır: Her etki veya eylem, olumlu ve olumsuz bir tepkiye yol açar. Yaşananların sebeplerini göz ardı etmek, bozulmaların/sapmaların çözümünü imkansız kılmasa da zorlaştırır. Tabii bu durum, bir sapmayı başka bir sapmayla gerekçelendirmek anlamına gelmez. Düşmanının "sapmasına" tepki olarak kendisi de "sapan" kişi, sonunda düşmanı gibi olur, kınadığı ve şikayet ettiği sıfatları taşır ve son sözü sadece somut güç dengesi belirler.

Yıkıcı kaos tablosunun dağıtılması

İnsan ilişkilerini etkilemek; sağlam, derin ve gerçekçi bir kuşatıcılığı gerektirir. Bu yaklaşım, modern 'İslam olgusu' için de geçerlidir. Dünya [şimdiye kadar] sadece bazı 'tümör ve çıkıntılar' ile uğraştı ve bu uğraş da deforme olmuş şekiller aldı:

Siyasi ve toplumsal taktik icabı veya birilerinden korkarak kınamada bulunulamaz. Kınama, İslam dinine ve peygamberine yönelik hakaretleri hafife almak için de yapılamaz. 

by Nebil Şebib

1) Sahte "Cihatçı hareketler" olarak adlandırılan çevrelerin kabul edilemez uygulamaları ile farklı araçlarla (savaş yani silahlı düşmana karşı silah kullanımı da dahil) yapılan meşru cihat gerçeğinin sürekli birbirine karıştırılması.

2) IŞİD'e karşı uluslararası koalisyonda gördüğümüz üzere, terörün İslami başlıklarla tanımlanması ve İslam dinine yoğunlaşılmasının dayanılmaz noktalara çıkması. Oysa ortada despot uygulamalara karşı bir "koalisyon" göremiyorsunuz. Aksine, bölgesel ve uluslararası çevrelerin halkçı Arap Baharı devrimlerine yaklaşımında gördüğümüz gibi, halk iradesinin özgürleşmesine karşı esen kasırgalar destekleniyor.

3) Batı'da İslam korkusu (İslamofobi) oluşturulması; Müslümanlara, İslam dinine ve İslam topraklarına yönelik saldırıların sürmesi gerektiği hususunda [Batılı] halkların ikna edilmesi için İslamofobi'nin kullanılması. Gerçeklerin bütün çıplaklığıyla görülmesine karşı çıkılıyor, çıkar ve menfaatlere dayalı politikalardan bahsediliyor. Oysa önemli olan sonuçlardır, gelişmelerin sahada görülmeyen zararlarıdır. Gerçeklerin bütün yönleriyle bilinmesi ve ardından mücadele planının doğru yürütülmesi için tahlil edilip açıklanması şarttır.

Özetle bir parçayı farklı parçaları içeren tablodaki yerine koymayanlar, gerçeği göremezler ve bu realite ile gerektiği gibi baş edemezler..

'Bilinçli kınamanın' gerekliliği

Ne zaman (dini, pozitivist, insani ve çıkarcı) bütün değer ve kriterlerce kabul edilmeyen bir 'terör olayı' meydana gelse (Fransa'da laik, popüler hiciv dergisi Charlie Hebdo ofisine 7 Ocak 2015 günü düzenlenen kanlı saldırı gibi), Batı'daki Müslüman örgütlerin bu eylemi kesin bir dille kınaması gerektiğini dillendiren resmi açıklamalar ve medya kampanyaları birbiri ardına geliyor. Bu örgütler, eylemi kınadıklarını açıklıyorlar ancak aynı minvalde talepler bitmek bilmiyor.

Daha da önemlisi, bu tür eylemlerin kınanması elbette bir görevdir fakat bu kınama, birilerinden gelen bu yöndeki taleplerden dolayı yapılmaz. Çıkarcı bir anlayışla davranıp olası ırkçı tepkilerin engellenmesi amaçlanarak, siyasi ve toplumsal taktik icabı veya birilerinden korkarak kınamada bulunulamaz. Kınama, İslam dinine ve peygamberine yönelik hakaretleri hafife almak için de yapılamaz. 

Kınama, yalnızca kendi 'öz benliğimiz' ile yaptığımız zaman bir değer kazanır ve etki sağlar. Bunun dışındaki tüm etkenler, ilave motiflerdir. Paris'teki terör eylemini ve benzerlerini kınıyoruz. Çünkü İslam, tamamen kendi öznel kriterleri, insan ve insan haklarına öznel yaklaşımı sebebiyle, bu tür eylemlerin kınanmasını gerekli görür. Keza İslam; suçlu, zalim ve saldırgan (özellikle güç kullanımı) konularını, eldeki veriler, araçlar, kurallar ve bir adap çerçevesinde ele alır. Kurallara uymayanlar, kınanmayı hak ederler. Eğer İslami hükümlerin yasama ve yürütme erklerinde bir yeri ve etkinliği bulunsaydı, böylesi eylemleri yapanların, sadece kınanması yetmezdi; yargılanmaları, kovuşturulmaları ve cezalandırılmaları gerekirdi.

Lakin (meşru olmayan şiddetin hiçbir gerekçesinin olmayacağını yeniden vurgulamakla birlikte) kınamanın yanı sıra, Paris saldırısı ve benzeri olayların, şu gelişmelerden uzak olmadığının altını çizmemiz gerekiyor:

I) İslam dinine, Müslümanlara ve Hz. Muhammed'e yönelik (aptalca da olsa) provokatif hakaretler dizisi.

II) İslam'a (ve onun kutsallarına) hakaret edenlerin, değerler çatışması yani 'ifade özgürlüğünün sınırlarının kaldırılması' temelinde savunulması. Şüphesiz ifade özgürlüğü bir vakıa; "Sizin özgürlüğünüz, ötekilerin özgürlüğünün başladığı yerde biter." söylemi de ifade özgürlüğünün bir ifadesi. Buna karşın, ifade özgürlüğünün sınırı kaldırılarak "ötekinin inanç özgürlüğü" alanı açıkça sınırlandırılıyor. Halbuki "ötekinin inanç özgürlüğü", insanın onuru ve duygularına, birilerine aykırı da gelse, inancı doğrultusunda savunduğu görüşlerine saygı gösterilmesini de kapsıyor.

III) Fransa da dahil olmak üzere Batı'nın, birçok İslam ülkesindeki saldırgan ve provokatif askeri varlığı. Bu durum, insan ilişkilerindeki 'barbarca sapma' şekillerinden biridir. Batı'nın askeri varlığı ('terörist sapma' olgusunun ortaya çıkmasıyla birlikte) tepki doğurduğunda saldırgan ve provokatif tutum sergileyen ve hatta böylesi tutumları pohpohlayanlar, saldırganlıklarını yine 'terörist sapma' ile gerekçelendirip 'sebep-sonuç ilişkisini' göz ardı ediyorlar.

Bizler 'birbiri ardına toplum, kültür, fikir, sanat ve medya alanında çatışmalar' turuna giriyoruz. Üstelik bu tur, kapsamlı ve uzun.

by Nebil Şebib

IV) İslam'ın imajını ve Müslümanların sorunlarını deforme eden, geçmişteki sorunları da üst üste koyarak Batılı halkları çeşitli (kültür, eğitim, sanat ve fikir) araçlarıyla İslam ve Müslümanlarla korkutan saldırgan atmosferin yayılması. İslam ve Müslümanlara karşı çıkarılan yasaları, pratik uygulamaları, siyasi açıklamaları ve (son olayda görüldüğü üzere) Fransız medyasının yaklaşımlarını buna ekleyebilirim. Kaldı ki Fransa ve birçok Batılı ülkede yaşayan Müslümanların oranı, toplam nüfusun yüzde 10'dan fazlasına tekabül ediyor.

V) İzlenen çifte standartlı politikalar yüzünden, çetrefilli sorunlar ve çözüme direnen krizlerin şiddet dışında diyalogla çözülmesi, şeffaflık, hesap verme ve hukukun üstünlüğü vb. kavramların değerini yitirmesi. Çifte standartlı politikaların örnekleri sayılamayacak kadar çok. Mesela; ABD Başkanı George W. Bush'un açıkça uluslararası yasalara, Amerikan kurallarına, dini ve insani normlara aykırı olan saldırgan ve barbar döneminde işlediği terör. Bush'un ardından halefi Barack Obama, kamufle edilmiş ancak içerik itibariyle benzer araçlarla, selefinin yolunu izledi ve sayıları yüz binlerle ifade edilen masum sivillerin ölümüne sebebiyet verdi.

Tüm bu politikalar 'siyaset, çıkarlar ve ulusal güvenlik' konusu olarak görüldü. Kendisine İslam süsü veren, sınırlı sayıda veya büyük oranda insanı barbarca öldüren çeşitli örgütlerin terörüne gelince; bu örgütlere karşı yürütülen önleyici saldırılar ve uygulamalar 'haklı görüldü' ve tepkiler de Batı'da ve dünyanın dört bir yanında Müslümanlara karşı 'toplu cezalandırma' düzeyine kadar vardı. Özetle, güven ve barışa ulaşmak için bir tablonun tüm yönleri kapsamlı bir bakış açısıyla nesnel şekilde ele alınmalı. Herkesi kapsamayan bir güvenlik güvenlik, barış da barış olmaz.

Yeni değişimleri kucaklamak

Hiçbir gerekçeye sığınmadan ve siyasi manevra yapmadan, sahip olduğumuz İslami bakış açısından hareketle, değişimleri gözlemlemeliyiz. Ortadaki bir tabloyu, bütünüyle doğruymuş ve ilelebet geçerliymiş gibi göremeyiz. Yeni gelişmeler ve değişen verilerden gafil olduğumuz için eski tutumlarımızın pek bir inandırıcılığı ve yararı da olmaz. 

Bu tespitten ne kast ettiğimizi üç örnekle açıklayalım:

Birinci örnek: ABD, Başkan Bush'un barbar politikalarına yönelik yaklaşımını değiştiriyor fakat bu değişim, istenilen muhasebe düzeyine çıkmıyor. Cılız kalan değişimin etkisini arttıracak tavırların alınması şart.

Sonuç: Bu bağlamda bir dış saldırıya maruz kaldığımızda, elimizdeki meşru direniş gücüyle yanıt vermeliyiz. Sahip olduğumuz inanç faktörünü de fikri, ahlaki, kültürel ve medya gücünü, düşmanın planlarına karşı kullanmalıyız. Buradaki amaç, kendi içimizde bu dış saldırıya (gerek cehaletlerinden gerekse de başka bir nedenden ötürü) destek veren kitleler ile iktidarları ve nüfuz sahiplerini birbirinden ayırmak.

İkinci örnek: İslam ve peygamberine yönelik malum 'hakaretler' serisi içinde Batı'nın özgürlüklere bakışı, sadece oradaki köktenci kesimlerin 'ırkçı, çifte standartlı ve materyalist' bakış açısıyla sınırlı değil. Ayrıca bu hakaretleri reddeden, faillerini kınayan, yayılması ve akabinde misillemelerin engellenmesi amacıyla iyi çalışılmış pratik adımların atılması çağrısı yapan 'insaflı tarafsız çevreler' de var.

Sonuç: Bizler 'birbiri ardına toplum, kültür, fikir, sanat ve medya alanında çatışmalar' turuna giriyoruz. Kapsamlı ve uzun olacağı aşikar bu turda, aynı şekilde toplumsal, kültürel, fikirsel, sanatsal ve medyatik silahların kullanılmasına ihtiyaç duyuluyor. Keza finans ve hukuk silahlarına da... Ki böylelikle üzerinde iyi çalışılmış nesnel tutumlar ve baskıların etkisi, ahmakça taşkınlıkların ve düşmanca hakaretlerin etkisinden daha büyük olsun. Yani orta ve uzun vadeli çalışma ve çabalar ile kısa vadeli bilinçli ve üzerinde kafa yorulmuş çalışmayı birleştirmek gerekiyor.

Günümüzde 'İslam olgusu' bugün dünyanın farklı noktalarındaki tüm meydanlarda en büyük nüfuza sahip olgu haline geldi. Dolayısıyla İslam olgusu, dünya hayatında insana ve geleceğine hizmet eden bir uygarlık muştusuna dönüşebilir. 

by Nebil Şebib

Üçüncü örnek: 'İslam'a karşı korkutma' olgusu, 1990'lara oranla siyaset, medya ve toplumsal alanda temel farklılık yaşıyor. Bu olgu, Batı'da ülkeden ülkeye de değişkenlik gösteriyor. ABD'de 'İslam'a karşı korkutma' yayılırken, Almanya'da tam tersi bir durum söz konusu.

Sonuç: 21. yüzyılın ilk 10 yıllık diliminde, örneğin Almanya'da medya organları üzerinden İslam'a karşı korkutma olgusu hiç kesilmedi. Haftalık yüksek tirajlı Der Spiegel dergisi bunun açık örneği. O çerçevede kitaplar yazıldı, geleneksel partilerin aşırı sağ seçmenin oyunu alması amacıyla çoğunluğu kışkırtıcı politikalar izlendi ama sonuçlar tam tersi oldu. Şimdi ise Almanya'da PEGIDA (Batı'nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar) hareketinin, Dresden kentinde her Pazartesi yaptığı gösterilere karşı siyaset, fikir ve medya alanında uyarılar neredeyse her gün kesintisiz devam ediyor.

Özetle; değişimleri gözlemlemeyen, takip etmeyen, kavramayan ve etkileşime girmeyenler, kendi talepleri ve hedeflerini gerçekleştirmek için insanları etkileme gücünün çok gerisinde kalırlar.

Sonuç

Günümüzde 'İslam olgusu' bugün dünyanın farklı noktalarındaki tüm meydanlarda en büyük nüfuza sahip olgu haline geldi. Dolayısıyla İslam olgusu, dünya hayatında insana ve geleceğine hizmet eden bir uygarlık muştusuna dönüşebilir. Dünya nimetlerinin yanı sıra inancını dini amellerle süsleyenler Ahireti kazanırlar. 'İslam olgusu' insani olduğu oranda bir uygarlık (yani değerlerin, araçların ve davranışların) olgusudur.

Gücün unsurlarına sahip olmak kaçınılmazdır; lakin güç unsurlarının kullanımını ancak değerler sistemi içinde tanımlayabiliriz. Bugün insan ilişkilerindeki gayrı medeni herhangi bir sapmaya karşı değersiz ve barbarca araçların kullanıldığı tepkiler vermek, 'İslam olgusunun' taşıdığı gücün kaynağını ve beşeri düşünceler karşısındaki uygarlık özelliğini gasp eder. Sürekli şikayet ettiğimiz üzere uygulama kötü olunca sonuç da kötü oluyor. O halde nasıl oluyor da sürekli şikayet ettiğimiz ve Yaradan'ın onurlandırdığı insan üzerinde olumsuz sonuçlarını gördüğümüz hususları aynen, olduğu gibi taklit ediyor ve yapıyoruz? 

Nebil Şebib, Filistinli yazar ve düşünür. 1947 yılında Filistin'de doğdu. Almanya'da Siyaset Bilimi ve Uluslararası Hukuk öğrenimi gördü. 1979'dan beri Almanya'da yaşamını sürdüren Şebib'in Filistin konusunda yayımlanmış birçok kitabı bulunuyor. 

Twitter'dan takip edin: @NabilChbib

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Nebil Şebib

Filistinli yazar ve düşünür. 1947 yılında Filistin'de dünyaya geldi. Sonrasında ailesiyle birlikte Suriye'ye göç ederek Şam'a yerleşti. Almanya'da Siyaset Bilimi ve Uluslararası Hukuk alanlarında yüksek öğrenim gördü. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;