Görüş

Hollandalılar ne zaman milliyetçi oldu?

Son krizde Hollandalılar aslında tam da Hollandalı gibi davrandılar. Liberallik, hoşgörü, özgürlüklere saygı, dünyaya açık olmak gibi değerlerle anılsalar da çok güçlü bir milliyetçilik duyguları var. Göçmenler ise 1980’lerden beri siyasetin temel meselelerinden...

Konular: Avrupa, Hollanda, Türkiye
Bekaroğlu'na göre, Türkiye krizindeki gibi “Hollandalı” tepkilere sebep olacak olaylar artarsa, sağın yükselen oylarının konsolide olması muhtemel. [Fotoğraf: Getty Images]

Hollanda’nın Türk bakanları ve Türkiye kökenli göstericileri kaba kuvvet kullanarak engellemesi birçok gözlemciyi şaşırttı. Zira bu tavrın pek de “Hollandalı” olmadığı söylenebilir. Çünkü Hollandalı deyince liberallik, hoşgörü, esneklik, özgürlüklere saygı veya dünyaya açık olmak, ilk akla gelen niteliklerdir. Tüm dünya ile yüzyıllardır ticaret yapan bir liman kentinde göreceğiniz tüm özellikler bu ülkenin kültürü ile harmanlanmıştır. Hollanda’nın Türklerle de yüzyıllara dayanan ticari ilişkileri vardır. Leiden’ın en işlek caddesinde 17. yüzyılda inşa edilmiş bir binanın ön cephesini süsleyen sarıklı ve sakallı “Altın Türk” heykeli bu ilişkilerin en önemli sembollerindendir. Peki tüm bunlara rağmen Hollandalılar Türkiye ile yaşadıkları son krizde neden Hollandalı gibi davranmadılar?

Elbette olayların, aşırı sağcı Geert Wilders’i iktidara taşıyabilecek çok kritik bir seçim arifesinde gerçekleşmiş olması katalizör etkisi yapmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili Avrupa’da oluşan önyargıların da etkisi olduğu açıktır. Ancak bu davranışı geçici bir konjonktürel durumla izah etmek yeterli değildir. Pek “Hollandalı” gibi olmadığı düşünülen bu tepkileri açıklayabilecek ve çok da konuşulmayan üç etken daha var.

Güçlü milliyetçiliğin kökenleri

Birincisi, “Konya kadar” diye küçümsenen Hollanda’nın tüm kozmopolitanlığına rağmen güçlü bir milliyetçiliğinin olmasıdır. Ernest Renan, Ulus Nedir? (Qu’est-ce qu’une nation?, 1882) isimli kitabında Hollandalıları prototip milletlerden biri olarak sunar. Hollanda şehirlerinin görünümünde, mimarisinde, şehirlerdeki ve kırsaldaki gündelik yaşamlarında veya insanlarında farklı bir milletin karakterini açıkça fark etmek mümkündür. 18. yüzyılın Hollandalı şairi Jacobus Bellamy, Hollanda’yı “yeryüzündeki cennetim” şeklinde ifade ederken, seküler bir din olarak yükselen milliyetçiliğin erken ve coşkulu bir örneğini sunuyordu.

Hollanda’nın İspanya’ya karşı yaklaşık yüz yıl süren bağımsızlık mücadelesi (1568-1648) de bu milliyetçiliğin erken gelişmesinin en önemli sebebidir. Gerçekten de 17. yüzyılın başında bugünkü şekliyle bir Hollanda milli kimliği gayet net bir şekilde oluşmuştu.

Hollanda’nın İspanya’ya karşı yaklaşık yüz yıl süren bağımsızlık mücadelesi (1568-1648) de bu milliyetçiliğin erken gelişmesinin en önemli sebebidir. Gerçekten de 17. yüzyılın başında bugünkü şekliyle bir Hollanda milli kimliği gayet net bir şekilde oluşmuştu. İspanyollardan sonra milli kimliğin inşasını sağlayan diğer bir ortak düşman ise denizdir. Hollandalılar topraklarını denize karşı korumak için her türlü tekniği ve mühendisliği kullanarak her gün müşterek bir mücadele vermek zorundadırlar. Hatta şöyle bir deyim vardır: “Tanrı dünyayı yarattı, ama Hollanda’yı Hollandalılar yarattı”. İlk düşman İspanyollar bir “biz” bilinci oluşturduysa, bu ikinci düşman da Hollandalılara ‘biz’ denen topluluğun hayatta kalmak için nasıl sürekli olarak birlikte hareket etmesi gerektiğini öğretmiştir. Denize karşı mücadele tecrübesi, Hollanda siyasi kültürünü de belirlemiş, poldermodel denen konsensüs siyasetinin şekillenmesini sağlamıştır.

Bugün Hollanda ile yaşadığımız krizi anlayabilmek için Hollanda milliyetçiliğinin son derece köklü ve kuvvetli olduğunu görmek gerekir. Öte yandan, Hollanda’nın sağ ve sol siyasetinin tüm aktörlerinin istisnasız bir şekilde hükümetlerinin Türkiye’ye karşı tavrını savunmasını da poldermodel denen siyasi kültürlerine bakarak anlayabiliriz. En nihayetinde konsensüslerinin zeminini sağlayan, devletlerinin egemenliğidir.

İkinci sebep ise Hollanda’nın göçmenlerle ilgili tecrübesinde aranmalıdır. Diğer birçok Avrupa ülkesi gibi Hollanda da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra canlanan ekonomisinin ihtiyacını karşılamak için “misafir işçi” ithal etmiştir. Türkiye ile de ilk işçi anlaşmasını 1964’te yapmıştır. Ancak hem Hollanda’nın, hem tedarikçi ülkelerin, hem de işçilerin bizzat kendilerinin beklentisinin aksine geri dönüşler gerçekleşmemiş, tersine işçiler zamanla Hollanda’ya yerleşmiş, geri dönmek gerçekçi bir gündem olmaktan çıkmıştır.

Bugün Hollanda nüfusunun %10’undan fazlası, Batı dışı ülkelerden gelen göçmenlerden oluşuyor. Hollanda’yı gerçek manada çokkültürlü ve çok renkli yapan dinamik, bu göçmenlerin varlığıdır. Belli şartlar altında çifte vatandaşlığı da kabul eden Hollanda için göçmenler 1980’lerden itibaren siyasetin en temel meselelerinden biri haline gelmiştir. Yani göçmenlerle ilgili tartışma ne Wilders ile başlamış ne de onunla sona erecektir. Göçmenlerin aynı anda birkaç kimliği üzerlerinde taşıması ve dolayısıyla sadakatlerinin de aynı anda birkaç yönelime sahip olması, göçmen nüfus barındıran tüm ülkelerde olduğu gibi Hollanda için de ciddi bir problemdir.

“Çokkültürlü trajedi”

Hollanda farklı kültürlerden gelen göçmenleri toplumuna entegre etmek için 1980’lerden itibaren çeşitli politikalar geliştiriyor ve uyguluyor. Her ne kadar bu politikalar ve bizzat göçmenlerin varlığı aşırı sağcılar tarafından her zaman eleştirilse de, 2000’lere kadar aşırı sağın tepkisi marjinal kalıyordu. Bu konuyu merkez siyasette ilk defa gündeme getiren kişi, bugünkü tartışmaların ana aktörü ve 15 Mart seçimlerinin galibi Başbakan Mark Rutte’nin partisi VVD’nin eski lideri Frits Bolkestein’dır. Hollanda siyasetçilerinin sahte nezaket dilini ve o güne kadar uygulanan çokkültürcülük politikalarını eleştiren Bolkestein, İslam ile Batı değerlerinin bağdaşmadığını ve göçmenlerin kendi kültürü ile Hollanda kültürü arasında bir çatışma olduğunda Hollanda kültürünün benimsenmesi gerektiğini 26 yıl önce 1991’de ifade etmiştir. İlk defa ırkçı olmayan bir parti mensubu tarafından bu kadar sert bir şekilde gündeme getirilen göçmenlerin entegrasyonu meselesini bir süre sonra tekrar gündeme taşıyan yine merkez siyasetten bir isim olmuştur. 2000’de İşçi Partisi’nin önemli bir mensubu ve saygın bir tarih profesörü olan Paul Scheffer, “Çokkültürlü Trajedi” başlıklı bir yorum yazısı kaleme almıştır. Scheffer’a göre “trajedi”, Hollanda kültürüne uyum sağla(ya)mayan bir etnik alt sınıfın oluşması ve Hollanda siyasi elitinin kozmopolitanizmi ve siyaseten doğrucu üslubu sebebiyle bu hayati meseleyi gündeme getirmemesidir. Merkez sağ ve merkez soldan iki önemli ismin gündeme sokarak siyaseten meşrulaştırdığı bu dil, biraz daha provokatif bir şekilde Wilders tarafından devam ettiriliyor.

Nazizm, bu toplumlar için geçmişlerinden silmek istedikleri karanlık bir noktadır. Bunun hatırlatılması, hatta Nazi uygulamalarını devam ettirmekle itham edilmek, Hollandalılar için çok büyük bir suçlamadır. Wilders gibi aşırı sağcı olarak nitelenen siyasetçiler bile eski aşırı sağcılardan farklı olarak ırkçı olmadıklarının ısrarla altını çizerler. İslam ve göçmen karşıtlıklarını ırkçı kelimelerle ifade etmez, kültürel değerler ve liberal normlarla meşrulaştırırlar.

Aslında hem Rutte’nin hem de Wilders’ın siyasi tavrı, Hollanda için kesinlikle yepyeni ve alışılmadık bir fenomen değil. Yaklaşık kırk yıldır göçmenlerin entegrasyonunu tartışan Hollandalı siyasetçiler için bu entegrasyona tamamıyla ters etki yaratan bir dış siyasi etkene sert tepki vermeleri bu anlamda beklenmeyecek bir davranış değildir.

Nazizm travması

Kanaatimce son sebep ise “Nazi kalıntısı” ifadesinin Hollandalılarda yarattığı etkidir. Nazizm, bu toplumlar için geçmişlerinden silmek istedikleri karanlık bir noktadır. Bunun hatırlatılması, hatta Nazi uygulamalarını devam ettirmekle itham edilmek, Hollandalılar için çok büyük bir suçlamadır. Irkçılık da doğrudan Nazizm ile ilişkilendirildiği için Hollanda siyasetinde ırkçı hareketler hiçbir zaman marjinal olmanın ötesine geçememiştir. Wilders gibi aşırı sağcı olarak nitelenen siyasetçiler bile eski aşırı sağcılardan farklı olarak ırkçı olmadıklarının ısrarla altını çizerler. İslam ve göçmen karşıtlıklarını ırkçı kelimelerle ifade etmez, kültürel değerler ve liberal normlarla meşrulaştırırlar. Mesela Wilders, bir insan hangi kökenden gelirse gelsin liberal değerlere, Aydınlanma’ya ve Hollanda kültürüne adapte olduğu takdirde kendisi ile hiçbir problemi olmayacağını söylüyor. Dolayısıyla aşırı sağcıların bile ilişkilendirilmek istemediği Nazizm ile suçlanmak, aşırı tepkiler vermeyi ve sağından soluna tüm Hollanda siyasetinin bu tepkilerde birleşmesini beraberinde getirmiştir.

Bu üç etken, aslında pek Hollandalı gibi gözükmeyen bu sert tepkinin aslında fazlasıyla Hollandalı olduğunu ortaya koyuyor. Hem Türkiye’de hem de Hollanda’da seçim atmosferinin olması, bu Hollandalı tepkiye sadece katalizör etkisi görmüştür. Oysa başka ülkelerde yoğunlaşan seçmenler üzerinde propaganda yapmak gayet sıradan bir eylemdir. İsveçli siyasetçiler Kulu’da, Fransız siyasetçiler Lübnan’da, Türkiyeli siyasetçiler de Hollanda’da daha önce seçim çalışması yaptılar, bundan sonra da yapacaklardır. Asıl mesele, seçim çalışması yapılması değildir.

Siyasi sonuçlar

Peki sonuçta ne oldu? Ya da ne olacak? Wilders’in PVV’si parlamentodaki sandalye sayısını 15’ten 20’ye yükseltse de, oyları beklendiği kadar artmadı. Rutte’nin muhafazakâr sağ partisi VVD’nin oylarında bir miktar kayıp var, ama halen 33 sandalye ile en büyük parti. Hollanda parlamentosunda liberalinden aşırısına sağ partilerin toplam sandalye sayısı ise 93’ten 110’a yükseldi. Soldaki kayıpların büyük oranda İşçi Partisi'nden (PvdA) uzaklaşan göçmen oylarından kaynaklandığı söylenebilir. Türklerin kurduğu DENK ise ilk defa katıldığı bu seçimlerden 3 milletvekili çıkardı.

Türkiye krizindekine benzer “Hollandalı” tepkilerin verilmesine sebep olacak olayların artması durumunda, sağın yükselen oylarının konsolide olması muhtemeldir. DENK ise sadece Türklerin değil, Faslılarla birlikte Müslümanların temsil edildiği bir partiye dönüşüp yerini sağlamlaştırabilir. Türkiye kökenli, göçmen veya Müslüman kimliği ile bir siyasi partinin parlamentoda kendini ifade etmesi, aslında bu insanların kimliklerini muhafaza ederek Hollanda toplumuna entegre olduğunu gösteriyor. Ancak kimliği muhafaza ederek entegre olma tecrübesini, Hollanda toplumunun çoğunluğunun nasıl karşılayacağını söyleyebilmek için henüz çok erken. Öte yandan, Hollanda’da, Avrupa’da ve tüm dünyada daha sert tartışmaların yaşanacağı bir döneme giriliyor. Yani kısa vadede iyimser olmak için fazla bir sebep gözükmüyor.

Yrd. Doç. Dr. Edip Asaf Bekaroğlu, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi. Doktorasını Bilkent Üniversitesi'nde Hollanda'daki çokkültürcülük tartışmaları üzerine yapan Bekaroğlu'nun çokkültürcülük, göç, sekülarizm ve İslamcılık alanlarında çalışmaları bulunuyor.

Twitter'dan takip edin: @eabekaroglu

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Edip Asaf Bekaroğlu

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi. Doktorasını Bilkent Üniversitesi'nde Hollanda'daki çokkültürcülük tartışmaları üzerine yapan Bekaroğlu'nun çokkültürcülük, göç, sekülarizm ve İslamcılık alanlarında çalışmaları bulunuyor. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;