Görüş

Yeni toplumsal dilin adayı: Demirtaş

Demirtaş’ın sembolize ettiği tutum, davranış, dil, program ve talepler, bugün sadece Kürt siyasi hareketinin doğurduğu bir zihniyete işaret etmiyor. Potansiyelde çok daha geniş kitlelerin taşıdığı, gündelik hayatlarında tecrübe ettiği ve “yeni toplumsal hareket” olarak nitelendirilebilecek bir olgu söz konusu.

BDP'nin HDP'ye dönüşerek kendi içinden yetişmiş bir isim olan Demirtaş'ı cumhurbaşkanlığına aday göstermesi, Türkiye siyasetinde önemli bir gelişme. [AA]

Türkiye siyasal kültürünün dönüşümünün önemli bir evresinden geçildiği sırada Selahattin Demirtaş, eş başkanlığını üstlendiği Halkların Demokratik Partisi'nin cumhurbaşkanı adayı olarak kamuoyunun önüne çıktı. Bu evreyi, bir tarafıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın çok uzun zamandır hayal ettiği kişisel kariyerini zirveye taşıma çabasıyla tanımlayabiliriz. Ya da Türkiye’de kutuplaşmanın, devlet içindeki çatışmaların yeni bir zirvesi olarak da görebiliriz. Ancak söz konusu evrenin başka bir veçhesini, Demirtaş vesilesiyle de okuyabiliriz.

Esasen bir Güneydoğu ya da Kürt partisi olan Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) tüm Türkiye’yi kucaklama hedefiyle Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) dönüşmesi, Türkiye’de uzun zamandır doğum sancıları çeken yeni bir zihniyetin somutlaşmaya başlamasına tekabül ediyor.

Kuşkusuz bu yeni zihniyet sadece BDP-HDP çizgisinin ortaya çıkardığı bir sonuç değil. İçinde bütün çoğulluğuyla İslami hareketin, Alevilerin, kadın hareketlerinin, çevreci hareketlerin ve tabii ki bizzat Kürt hareketinin ve Çerkesler gibi farklı etnik hareketlerin taleplerinin şekillendirdiği bir zihniyet.

Fakat Demirtaş’ın adaylığını açıklarken dile getirdiği “Yeni Yaşam” formülünün içerdiği gibi, söz konusu yeni zihniyet, Türkiye’nin ve dünyanın çok farklı coğrafyalarından çok farklı aktörlerin pratiklerinden süzülüp gelen bir birikim olarak nitelendirilebilir.

“Yeni Türkiye” yerine “Yeni Yaşam”

İçinde bulunduğumuz ve iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından sık sık “Yeni Türkiye” şeklinde adlandırılan yapı, gerçekten yenilikler taşıyor. Örneğin; AKP döneminde, Kemalist geleneğin otoriter devleti ve onun askeri vesayet yapıları büyük ölçüde geriletildi. 12 Eylül 2010 referandumuna gelinceye kadar, Avrupa Birliği (AB) sürecinde atılan adımlar ve toplumdaki uzlaşma havası da “Eski Türkiye” ile kıyaslandığında önemli farklılıklar getirdi.

Ancak oluşan yapının yeni olan başka bir boyut daha vardı: İslami ve sınıfsal içerik taşıyan bir toplumsal hareketin türevi olan AKP “iktidar” oldukça, “sınıfsal” özelliği çok daha fazla öne çıktı ve “Yeni Türkiye” esas olarak bu yeni sınıfın iktidarının konsolide edilmeye çalışıldığı bir Türkiye haline geldi.

“Yeni Türkiye”nin kuruluşu, büyük ölçüde klasik ya da eski Türkiye’nin siyasal kültür şemaları ve bir bakıma Soğuk Savaş dilleri içinde cereyan etti. Başka bir deyişle, toplumun Türkiye tarihi içindeki “yürüyüşü” hemen keskin bir kutuplaşmanın içine girdi. Her kimlik, kendi “özgürlükleri” ve/veya “çıkarları” peşinde mücadele ederken; başkaları düşman kampa itildi.

Demirtaş’ın sembolize ettiği tutum, davranış, dil, program ve talepler, bugün sadece Kürt siyasi hareketinin doğurduğu bir zihniyete işaret etmiyor. Potansiyelde çok daha geniş kitlelerin taşıdığı, gündelik hayatlarında tecrübe ettiği ve “yeni toplumsal hareket” olarak nitelendirilebilecek bir olgu söz konusu.

Dolayısıyla, bir yandan, önceleri İslami hareketin taşıdığı ve AKP’de somutlaşan mücadele; diğer yandan Kürt hareketinin mücadelesinin getirdiği “Yeni Türkiye” bugün başka bir evreye geçmiş durumda. AKP’nin inşa ettiği sınıfın taşıyamadığı “yenilik” başka bir dil arıyor ve Demirtaş bu dili sembolize ediyor. Demirtaş’ın adaylığı vesilesiyle formüle edilen ve bizzat kendisinin temsil ettiği tutum, düşünce ve varoluş hali, aslında bizzat AKP’nin de artık dahil olduğu “eski”ye karşı “yeni”yi anlatıyor.

Türkiye demokrasisinin attığı ne kadar adım varsa, bu adımların içinde en güçlü paylardan birine sahip olan Kürt “kimlik” hareketi, kendisini de aşıyor. Sadece “kimliğe” kapandığında eksilme potansiyeli taşıyan bir hareket, bu vesileyle karmaşık toplumsal yapının içine giriyor.

by Ferhat Kentel

Demirtaş’ın “yeni” kavramının çoğulcu içeriği

Demirtaş’ın anlattığı bu “yeni”nin içinde her şeyden önce “tevazu” var. Bu “yeni” açıkça kibre, paranın tahakkümüne, kentleri altüst eden betonlaşmaya karşı insani boyutu öne çıkarıyor. Dolayısıyla Demirtaş'ın söyleminde “kalkınma” yerine “adalet” çok daha fazla değer taşıyan bir kavram.

Sömürüye karşı mücadele eden işçi sınıfı hareketi, geçen yüzyılın en önemli toplumsal hareketi olmuş olsa da aradan geçen zaman içinde erozyona uğramıştı. İşte bugün “yeni” değerler ve kültürel haklar için mücadelelerin yanı sıra “sınıfsal adalet” tekrar gündemimize giriyor. Eski zamanlara itilip marjinalleştirilmiş “emekçiler, yoksullar, ezilenler” kavramları yeniden değer kazanıyor.

Lakin toplumsal meseleler artık sadece “insanların” meseleleri de değil; modernist kalkınmacı ideolojilerin yarattığı türler arası hiyerarşiye karşı da, tüm canlıların yaşam hakkını savunan yeni bir meydan okuma gerçekleşiyor.

“Katliamlar karşısında Kürt annelerinin intikam naraları atmadığını” ve “inatla barışı ve kardeşliği” konuşmak gerektiğini söyleyen Demirtaş, Kürt hareketinin olgunlaşma sürecini de özetliyor.

Türkiye demokrasisinin attığı ne kadar adım varsa, bu adımların içinde en güçlü paylardan birine sahip olan Kürt “kimlik” hareketi, kendisini de aşıyor. Sadece “kimliğe” kapandığında eksilme potansiyeli taşıyan bir hareket, bu vesileyle karmaşık toplumsal yapının içine giriyor. Kuşkusuz bu, riskli bir girişim; ancak bu kesinlikle “başka kesimlere açılmak ve Kürtleri ikinci planda bırakmak” anlamına gelmiyor. Tersine, Kürtlerin yepyeni bir sesle “birinci plana” çıkmasını beraberinde getiriyor.

Bu “birinci planda”, Kürt hareketinin içinden çıkmış olan bir aday olarak Demirtaş, örneğin “kadın özgürlüğü” meselesini gündeminin üst sıralarına taşıyor. Ya da mezhepçi tercihlere zorlanan Alevilerin meselelerini, zorunlu din dersleri ve Diyanet’in kaldırılmasını, anadilinde eğitim ve ibadet hakkını, nefret suçlarının somut bir şekilde yasalaştırılmasını, Hidroelektrik Santrali (HES) ve benzeri enerji çılgınlığının yarattığı doğa katliamlarını sırtlanıyor.

Bütün bu demokratikleşme talepleri, Demirtaş vasıtasıyla en güçlü şekilde dile getiriliyor. Bu da Türk devlet geleneğinin “tekçi” damarını geriletecek olan ve çoğulculuğu güçlü bir söylemle kuran ciddi bir adıma tekabül ediyor.

Demirtaş’ın adaylığı ve kampanyası, içinde bulunduğumuz konjonktüre başka yeni özellikler de sunuyor. Mütevazı kişiliği ve doğal “mizah” duygusu, (“Ben kazanır da cumhurbaşkanı olursam ve Başbakan da Erdoğan kalırsa Allah ona yardım etsin. Demokrasiye, çoğulculuğa alışacak!”) Türkiye’deki klasik “siyasetçi” profiline ve dolayısıyla siyasal kültüre karşı da bir alternatif getiriyor.

Gezi’ye eklenen bütünleştirici boyut

Demirtaş’ın temsil ettiği, taşıdığı dil ve zihniyet, bir bakıma 2013 yılında Taksim Gezi Parkı’nda oldukça kaotik biçimde dile gelmiş olan ruhun, soğukkanlı ve sağduyulu bir şekilde somutlaşması olarak tanımlanabilir. Bu somutlaşma, dünyanın ve Türkiye’nin tecrübelerini kültürel sermayesinin içine yerleştiriyor ve bu sayede Gezi’nin ötesinde bir anlam daha taşıyor. Demirtaş, kutuplaşan ve bu yüzden başka mağdurların duyulamaz hale geldiği bir ortamda, uzlaşmacı ve bütünleştirici bir üslupla bunu yapıyor.

“Gezi ruhu”na eklenen ve inşa edilen bu yeni anlam, Kürt siyasetinin yanında Türkiye’ye de potansiyel olarak yeni bir parametre katıyor. Perde arkasında, kulislerde, devlet aktörleriyle sürdürülen “barış/çözüm görüşmeleri” toplumun gündemine yaklaşıyor. Dolayısıyla Demirtaş’ın adaylığının bizatihi kendisi, Çözüm Süreci’nin toplumsallaşmasına katkıda bulunuyor.

Tüm bunlar eşliğinde, bir tarafta “valinin, kaymakamın imkânları”nın, diğer tarafta mütevazı çabaların söz konusu olduğu gayet eşitsiz koşullarda seyreden bir cumhurbaşkanlığı seçimine gidiyoruz.

Mevcut şartlarda Erdoğan’ın devasa devlet makinası eşliğinde yürüttüğü kampanya ve muhalefet partilerin çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu karşısında Demirtaş’ın şansının çok yüksek olmadığı söylenebilir. Fakat Demirtaş vesilesiyle ilk defa bu kadar net bir biçimde “yeni bir yaşam” talebi dile geliyor. Yeni bir dil, genel bir program dâhilinde, somut bir hareket altında ve bu kadar güçlü bir şekilde kamusal alana mal oluyor.

Kuşkusuz "yeni yaşam" talebi, uzun vadeli bir yürüyüş ya da bu yeni dili bir bakıma formülleştirme çabası... Var olan, sağa sola saçılmış, serpilmiş “iyilik” hallerinin derlenip toparlanması; sağduyunun siyasallaşması... Bu nedenle Demirtaş’ın adaylığının Türkiye toplumunun merkezine oturacak sonuçlarını esas olarak 2015 genel seçimlerinde göreceğiz.

Ferhat Kentel, İstanbul Şehir Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi. 1989'da Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’den sosyoloji doktora derecesi aldı. 1990-1999'da Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü, 2001-2010'da İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı.

Twitter'dan takip edin: @ferhatkentel

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Ferhat Kentel

İstanbul Şehir Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi. ODTÜ İşletme Bölümü'nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde yüksek lisans yaptı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;