Görüş

Faiz indirimi büyümeyi destekler

Merkez Bankası'nın doğru bir zamanlama ile yapacağı faiz indirimlerinin arz tarafındaki maliyet baskılarını azaltarak üretim ve yatırımları hızlandıracağı ve ekonomik büyümeyi destekleyeceği varsayılabilir. Dolayısıyla içinden geçtiğimiz konjonktürde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kurduğu mantıksal ilişki gayet doğru.

TCMB Başkanı Başçı, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın eleştirilerine hedef olurken Başbakan Yardımcısı Babacan banka yönetimini savunan açıklamalar yaptı. [Fotoğraf: AA-Arşiv]

Türkiye’de ekonomi yönetiminden sorumlu kurumların genelde soğuk, sıkıcı ve teknokratik bir kamusal imajları vardır. Hem bu imaj meselesi, hem de kullandıkları ağdalı ve teknik dil dolayısıyla derin ekonomik kriz dönemleri hariç, kamuoyundaki hararetli tartışmalarda gündem olmayı çoğu zaman başaramazlar. Ancak özellikle Gezi sürecinden bu yana içinden geçtiğimiz çalkantılı süreç, temel ekonomik göstergelerde yaşanan ani iniş-çıkışlar ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geciken faiz indirimlerine dair sert eleştirileri Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nı (TCMB) kaçınılmaz bir şekilde gündemin başköşesine oturttu.

17-25 Aralık operasyonlarının takiben 28 Ocak 2014’te faizlerin bir gecede yüzde 5,5 birden artırılması kararı ve TCMB Başkanı’nın iyi niyetle de olsa, faiz ve kur seviyeleri hakkında tutarsız tahminlerde bulunması kurumsal kredibiliteyi zedeleyen adımlar olarak algılandı.

by Sadık Ünay

Merkez Bankası üzerine bu kadar yoğun yazılıp çizilen, popüler analiz yapılan bir dönem az bulunur. Peki, popüler tartışmaların biraz üzerine çıkarak Türkiye’nin son dönemdeki merkez bankacılığı performansını küresel bağlamda nasıl değerlendirebiliriz? Faiz, enflasyon ve ekonomik büyüme arasındaki sofistike ilişki Türkiye özelinde nasıl işliyor? TCMB faiz indirimleri noktasında neden fazla temkinli bir yaklaşım izliyor? Sorun Merkez Bankası kanununda mı, yoksa yönetim anlayışında mı? Yükselen ekonomilerdeki gelişmeler ışığında Türkiye’de merkez bankacılığının reforme edilmesi mümkün olabilir mi? Bu yazıda çok kısa tarihsel ve kuramsal değiniler yaparak yukarıdaki sorulara cevap arıyor olacağız.

Finansal piyasaların artan bir hızla küreselleşmeleri, hem küresel yönetişim hem de ulusal ekonomi otoritelerinin yeniden yapılandırılmaları anlamında yeni dengeler ve ihtiyaçlar ortaya çıkardı. Açık ve liberal ekonomik sistemlerin birbirleriyle etkileşmesi ekonomik büyüme, faiz, kur oranları ve enflasyon gibi faktörleri, ülkeleri birbirinden izole ederek tahlil etmeyi zorlaştırdı. Bu bağlamda finansal küreselleşme dalgalarını ulusal planda regüle edecek yapılar olarak tasarlanan özerk denetim kurulları (bizdeki BDDK, SPK, TMSF) ile bağımsız merkez bankaları 1990’lı yıllardan itibaren başat karar alma yapıları olarak ortaya çıktılar.

Uluslararası borç krizi sonrasında küresel ekonomik yönetişim yapılarının reforme edilmesini öngören ve “Washington Mutabakatı” olarak bilinen ilk dalga neoliberal yaklaşım, daha ziyade devletin küçültülmesi, özelleştirme ve deregülasyon üzerinden negatif bir kurumsal reform perspektifi çizmişti. Oysa özellikle Doğu Asya’daki güçlü devlet mekanizmalarının da etkisiyle revize edilen ve “Post-Washington Mutabakatı” olarak bilinen ikinci dalga neoliberal yaklaşım, başta finansal denetim kurulları ve bağımsız merkez bankaları olmak üzere finansal krizleri önleyecek kamusal mekanizmaların güçlendirilmesi üzerinden pozitif bir reform gündemini ortaya çıkardı. Bu yeni yönetişim paradigması 1990’lı yıllarda gelişmekte olan dünyadaki ardışık finansal krizleri takiben, IMF-Dünya Bankası destekli istikrar programlarıyla yaygınlaştırıldı. Türkiye de 2000-2001 krizlerinden sonra Kemal Derviş liderliğinde hazırlanan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile ikinci dalga neoliberal kurumsal reform ajandasını izleyen ülkeler grubuna katıldı.

Sadece “fiyat istikrarı” yeterli mi?

Bu ajandanın TCMB açısından en önemli yansımaları güçlü merkez bankasının bağımsızlığının benimsenmesi, enflasyon hedeflemesi (EH) önceliğinin temel politika hedefi haline gelmesi ve kısa vadeli faiz oranlarındaki değişimlere dayalı bir para politikası yaklaşımının kurumsallaşmasıydı. Bunlardan ilki, merkez bankasının araçsal, finansal ve kurumsal açılardan bağımsız olmasını; ancak makroekonomik politikaların genel çerçevesinin hükümet ile uyum içinde belirlenmesini ifade ediyordu. İkincisi, makroekonomik istikrar açısından hayati görülen fiyat istikrarı ve enflasyon ile mücadelenin (diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi) para politikasının temel hedefi olarak benimsenmesi anlamına geliyordu. Üçüncüsü ise kısa vadeli faiz oranları gibi dolaylı finansal araçların kullanımına dayalı ortodoks neoliberal bir politika çerçevesini ifade ediyordu. 2000’li yılların başında Merkez Bankası Kanunu yeniden yazılırken “fiyat istikrarı” hedefinin yanına temel bir hedef olarak “istihdam” hedefinin de eklenmesi de ciddi olarak tartışıldı. Ancak zamanın olağanüstü şartlarının da etkisiyle Amerikan Merkez Bankası (FED) dâhil, birçok önde gelen merkez bankasınca başarıyla uygulanan ve “ikili yetki” (dual mandate) olarak bilinen yaklaşım hayata geçirilemedi.

Arda Tunca: Faiz enflasyonu değil, enflasyon faizi belirler [GÖRÜŞ]

Takip eden dönemde AK Parti hükümetleri merkez bankasının bağımsız yapısını ve neoliberal ilkelere uygun inşa edilen orijinal kurumsal mimarisini aynen korudular. Hatta kurumun kredibilitesinin arttırılması ve piyasa aktörlerine güven verilmesi için bu noktada Türkiye’ye benzer yükselen piyasa ekonomilerine kıyasla oldukça temkinli davranıldı ve merkez bankacılığı modelinde yeni denemelerden ve bağımsızlığa müdahale gibi algılanabilecek adımların atılmasından özenle kaçınıldı. 2003-2008 arasında geçen beş yıllık dönem, Türkiye ekonomisinin küresel piyasalardaki likidite bolluğundan da yararlanarak hızlı büyüme ivmesi yakaladığı ve TCMB’nin görece başarılı bir kurumsal performans gösterdiği bir dönemdi. 2008-2009 yıllarında küresel ekonomik krizin etkileri atlatıldıktan sonra da hızlı bir büyüme performansı yakalandı ve 2013 yılına gelindiğinde faizler aşağı yönlü tarihsel bir rekor kırarak % 4,6’yı gördü. Ancak Gezi olayları ve sonrasında yaşanan istikrarsızlaştırma süreci Türkiye’deki siyasal kurumlar için olduğu kadar ekonomik kurumlar için de ciddi bir imtihan dönemi oldu. Uluslararası derecelendirme kuruluşlarının aceleyle ülke risk primini artırıp kredi notlarının düşürdükleri bir ortamda enflasyon ve faizler üzerinde yukarı yönlü büyük baskı oluştu. Açıkçası TCMB bu süreçte panikledi ve çelişkili adımlarla kurumsal imajına zarar verdi. Özellikle 17-25 Aralık operasyonlarının takiben 28 Ocak 2014’te faizlerin bir gecede % 5.5 birden artırılması kararı (ki Türkiye gibi ülkelerde faizlerin artırılması kolay, indirilmesi ise zordur) ve TCMB Başkanı’nın iyi niyetle de olsa, faiz ve kur seviyeleri hakkında tutarsız tahminlerde bulunması kurumsal kredibiliteyi zedeleyen adımlar olarak algılandı.

Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Erdoğan da gerek 30 Mart Yerel Seçimleri, gerekse 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra ülkede siyasi risklerin ortadan kalktığını vurgulayarak ısrarla TCMB’den faiz indirimi talep etti. Ancak daha önce faiz arttırma konusunda oldukça cesur davranan Banka yönetimi, FED’in faiz arttırma kararının da yaklaştığı düşüncesiyle yüksek faiz, yüksek reel getiri, aşırı değerli kur ve sıkı para politikasına dayalı pozisyonlarında bir değişikliğe gidemedi. Sonuçta reel sektör ve KOBİ’lerin sorunlarını yakından takip eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TCMB yönetimine yönelik eleştirileri, ekonomideki büyüme ivmesindeki zayıflamaya koşut olarak giderek sertleşti. Erdoğan eleştirilerinde kritik bir konu olarak düşük faiz, düşük enflasyon ve yüksek büyüme arasındaki ilişkiyi ısrarla vurguladı.

Petrol fiyatları düşük seyrederken ve dolar kuru henüz yükselmeden beklenen faiz indirimleri yapılabilseydi, büyüme etkisi geçen aylarda zaten gerçekleşmiş olacak ve enflasyonu aşağıya çekecekti. 

by Sadık Ünay

Kalkınmacı merkez bankacılığı

Özellikle enflasyon konusunda talep ve arz noktasındaki parametrelere dayalı iki farklı tür enflasyondan söz edilebilir. Talep enflasyonu, ekonomik bir yapıdaki toplam talebin üretilen mal ve hizmetlerden daha fazla olması sebebiyle fiyat seviyesinin yükselmesini ifade eder. Diğer bir deyişle, talep enflasyonu ekonomideki üretim açığının bir sonucu olarak ortaya çıkar ve Türkiye’de tüketime dayalı yüksek büyüme dönemlerinde sıkça görülür. Arz enflasyonu ise üretim faktörleri ile (ücret, faiz) ilgili maliyetlerin ve enerji/hammadde maliyetlerinin artması sonucu fiyat seviyesinin yükselmesini ifade eder. Türkiye’nin günümüzdeki ekonomik yapısına bakıldığında özellikle enerjide (petrol/doğalgaz) ve üretimdeki ara malların temininde büyük oranda dışa bağımlı olunması, bu kalemlerdeki küresel fiyat artışlarını ülkeye transfer ederek enflasyonu körüklemekte. Hâlihazırda iç tüketime dayalı bir hızlı büyüme dönemi yaşanmadığı için ise talep enflasyonundan söz etmek pek mümkün değil. Bu bağlamda TCMB’nin doğru bir zamanlama ile yapacağı faiz indirimlerinin arz tarafındaki maliyet baskılarını azaltarak üretim ve yatırımları hızlandıracağı ve ekonomik büyümeyi destekleyeceği varsayılabilir. Dolayısıyla içinden geçtiğimiz konjonktürde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faiz indirimleri ile büyüme ve arz temelli enflasyon düşüşü arasında kurduğu mantıksal ilişki gayet doğru.

Diğer taraftan TCMB’nin faiz artırımlarında olduğu gibi faiz indirimlerinde de “zamanlama” (timing) tercihlerini doğru ve cesur biçimde yapması çok önemli. Zira arz enflasyonunun önemli bir unsuru olan petrol fiyatları düşük seyrederken ve dolar kuru henüz yükselmeden beklenen faiz indirimleri yapılabilseydi, büyüme etkisi geçen aylarda zaten gerçekleşmiş olacak ve enflasyonu aşağıya çekecekti. Ancak enflasyon hedeflemesine takılıp kalan “neoliberal temkinli duruş”, hem düşük petrol fiyatlarının sağladığı fırsatla büyüme ivmesinin onarılmasını engelledi; hem de küresel dolar kurunda yaşanan hızlı yükseliş yüzünden eldeki bir politika aracı daha kaybedilmiş oldu. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde TCMB’nın yasal çerçevesinin ve yönetim anlayışının büyüme, istihdam ve sosyal kalkınma önceliklerini dikkate alacak şekilde reforme edilmesi ve yükselen piyasalarda güç kazanan “kalkınmacı merkez bankacılığı” trendinin kaçırılmaması elzem. Ekonomi yönetiminde sadece merkez bankacılığı çerçevesi reforme edilerek hızlı büyüme ve kalkınma ivmesini yakalamak belki mümkün değil ve daha kapsamlı kurumsal reformlar da gerekli. Ama tüm sistemin kalbinde yer alan “pilot” bir kurum olması dolayısıyla TCMB kurumsal reform için iyi bir başlangıç noktası olabilir.

Doç. Dr. Sadık Ünay, Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) Ekonomi Araştırmaları Direktörü.

Twitter'dan takip edin: @sadikunay

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Sadık Ünay

SETA Ekonomi Araştırmaları Direktörü Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;