Görüş

Siyasal maneviyatlar çatışmasının çözümü küresel adalet

İslamofibi ve terörden kurtulmanın yolu, her toplumun aidiyet hissi duyduğu medeniyetten kaynağını alan siyasal maneviyat arayışlarının hayatın kendisi yerine geçmesini önlemek ama hayatlarımızı bir siyasal maneviyat anlayışıyla restore etme imkanlarını da müzakere etmektir.

Konular: Ortadoğu, Avrupa, Amerika
Charlie Hebdo dergisinin 7 Ocak saldırılarının ardından Hz. Muhammed'in karikatürlerini yayımlaması, Müslümanlar tarafından protesto edildi. [Fotoğraf: EPA]

Paris’te 7 Ocak 2015 günü Charlie Hebdo dergisine yapılan terörist saldırı, ABD’nin New York Times gazetesi tarafından "Fransa’nın 11 Eylülü" olarak nitelendirildi. Ve haber kamuoyuna, saldırıyı "çoğu kişinin medeniyetler çatışması olarak algıladığı" şeklinde yansıtıldı. Şüphesiz, böyle bir algı oluşumu temelsiz sayılmaz. Çünkü uzun yıllardır Batı dünyasında, söz konusu temeli bugün “İslamofobi” denilen eksen etrafında inşa edilen, bir fikri külliyat zaten vardı.

ABD, “teröre karşı savaş” politikasını tamamen “İslami fundamentalizme” yönelterek İslamofobi’yi global çapta yaydı. Ve son tahlilde Huntington’ı haklı çıkaran bir medeniyetler çatışmasının imkanlarını hazırladı.

by Ali Yaşar Sarıbay

Örneğin; daha 1930’larda Protestan Teolog Karl Barth’ın Almanya’daki Hitler Nazizmini yeni bir İslam, onun yarattığı miti yeni bir Allah, Hitler’i yeni bir peygamber olarak görmeksizin nasyonal sosyalizmi anlamanın mümkün olmadığını söylediği aktarılır. 1930’ların dünyasında bugün “İslami terör” yaftasıyla nitelenen herhangi bir saldırı vs. olmadığına göre, Barth’ın esasen dile getirdiği, Doğu (İslam)-Batı (Hristiyan) karşıtlığı bağlamında bir “medeniyetler çatışması” tasviridir. Amerikalı siyaset bilimci Prof. Dr. Samuel Huntington, aynı tasviri teorik bir çerçeveye oturtmuş ve 1990’lar dünyasından bakarak bir öngörüde bulunmuştu.

Bu doğrultuda Huntington, dünya politikasının yeni bir aşamaya girdiğini, bu aşamada devletlerin arasındaki mücadelenin artık ideolojik ve ekonomik değil, kültürel olacağını varsaymıştı. Huntington’a göre, ulus-devletler dünya politikasının gene en güçlü aktörleri olacak, fakat global düzeydeki mücadeleler, farklı medeniyetlere mensup gruplar ve milletler arasında meydana gelecekti. Bu öngörü, 11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kuleler’e düzenlenen saldırı vakasıyla büyük ölçüde doğru çıktı. Çünkü terörizme karşı global çapta bir savaş başlatan ABD, Başkan George W. Bush’un ağzından o savaşı “Haçlı Seferleri” diye de ilân etti. Dahası Bush, “Bizden yana değilseniz, düşmanımızsınız!” yaklaşımıyla dünya politikasını, Alman hukukçu ve filozof Carl Schmitt’in görüşlerini ispatlarcasına, bir dost-düşman ayırımı zeminine oturttu.

Politikanın ontolojisine vücut veren bu ayrım, aslında Amerikan siyaseti için öteden beri yönlendirici bir stratejik araçtı. Fakat 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucu iki kutuplu dünya düzeninin son bulmasıyla ABD, kendi hakimiyetini sağlamak üzere “yeni düşmanlara” ihtiyaç duydu ve 11 Eylül’de bu fırsatı kullandı. İsrail’in tarihsel gönüllü desteğine ilaveten Avrupa ülkelerini de yanına alan ABD, “teröre karşı savaş” politikasını tamamen “İslami fundamentalizme” yönelterek İslamofobi’yi global çapta yaydı. Ve son tahlilde Huntington’ı haklı çıkaran bir medeniyetler çatışmasının imkanlarını hazırladı.

İslamofobi ve terörün zeminini küresel adaletsizlik döşüyor

İslamofobi’nin yayılması, hiç şüphesiz, sadece reel politik bir durumun ürünü olarak görülemez. İlkin, kapitalist globalleşmenin doğurduğu uluslararası göç hareketleri ve bu sayede oluşan toplumsal, siyasal, kültürel temas alanlarının çoğalması ve genişlemesi; farklı medeniyetlere sahip grupların farklılıklarının birbirlerini toplumsal kışkırtma unsuruna dönüştürmesi belirtilmelidir.

Saniyen, tarihsel olarak zihinlerde dışlanmış bir yer işgal ettikleri her vesileyle hissettirilen Batı-dışı bir medeniyetten gelenlerin (ki büyük çoğunluğu İslam medeniyetine mensup olanlardır) bir de kendilerini prekarya yani kapitalist globalleşmenin kaybedenleri olarak algıladıkları unutulmamalıdır. Bu durum, “ötekileştirmeye” maruz kalmayı bir “hınç” şeklinde ortaya çıkaran önemli bir katalizördür. Yaşadıkları toplumun hukuken vatandaşları sayılsalar dahi sosyo-kültürel bağlamda nüfus olarak görülmeleri; kendilerine hizmet ve fayda sunulmak zorunda olunan yönetim nesneleri muamelesine tâbi tutulmaları, o kesimlerin önüne yürüyebilecekleri 3 yol hazırlayabilir:

1) Kapitalist globalizmin -ki artık “maddi bir medeniyet” sayılmaktadır- patolojilerine karşı bir “siyasal maneviyat” arayışına yönelmek: Kişi ve grup hayatında dinsel referanslı toplum, insan, dünya, politika tasavvurunun ağırlık kazanmasıdır.

2) Söz konusu patolojilerin üstesinden gelmede konformizmi, yani o patolojilerde içkin koşullara uyum sağlamayı tercih etmek: Var olan toplumsal düzene eklemlenmenin çarelerinin aranmasıdır.

3) Mevcut sorunlu durumun üstesinden gelmenin imkansız olduğu algısının yoğunlaştırdığı hınç, bizatihi bu hıncın patolojik hale gelmesi ve şiddet dahil en uç davranışların meşruiyet aracı olarak işlemesi: Üçüncü yol içinde en radikal olanıdır.

Yukarıda sıraladığımız 3 yol arasında, “İslamcılık” şeklinde tanımlanacak olanı 1. yoldur ki bu da “terörizm” olarak yaftalandırılmayı hiçbir şekilde hak etmez. Her şeyden önce, 1. yol; ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel olarak tezahür eden Batı hegemonyasına karşı çıkmanın, kendi medeniyet tasavvuru doğrultusunda alternatif yaratmanın meşru, güçlü bir siyasal ifadesidir. Kanımca, bilinçli şekilde İslamofobi adı altında esas hedefe konan da bu yoldur. Çünkü “siyasal maneviyat arayışı” olarak, Alman sosyolog Marx Weber’in ünlü deyimiyle “büyüsü bozulmuş dünyanın” onarılmasında şu an Yahudi-Hristiyan geleneğinden daha önde görünmektedir.

Huntington, medeniyetlerin özünün din olduğunu da söylemişti. Medeniyetler çatışmasını aslında dinler çatışması, yani siyasal maneviyatlar çatışması olduğunu görebiliriz.

by Ali Yaşar Sarıbay

Huntington, medeniyetlerin özünün din olduğunu da söylemişti. Bu tespit doğrultusunda bakılırsa, medeniyetler çatışmasını aslında dinler çatışması, benim tanımlamamla siyasal maneviyatlar çatışması olduğunu görebiliriz. Dolayısıyla, siyasal bir anomali olarak terörün ve teröristin referansı, kendi patolojisinin sahte bir dayanağıdır. Bazen bu dayanak Charlie Hebdo’da olduğu gibi “ifade özgürlüğüne”, bazen camilere saldırıda görüldüğü gibi “inanç özgürlüğüne, bazen Sırbistan Devlet Radyo-Televizyonu’na yapıldığı gibi “haberleşme özgürlüğüne”, hatta bazen Bağdat Kütüphanesi’nin yağmalanmasında vuku bulan insanlığın ortak mirasının tahribinde manivela yapılabilir. Ama neticede dünya daha yaşanılası hale gelmiyor!

Bu tür olaylardan kurtulmanın çaresi, yani dünyamızı daha yaşanılır yapma imkanı; kapitalist globalleşmenin hemen her şeyi maddileştirdiği alanları, evrensel bir adalet kavramı doğrultusunda düşünmeye başlamaktır. Her toplumun aidiyet hissi duyduğu bir medeniyetten kaynağını alan siyasal maneviyat arayışlarının hayatın kendisi yerine geçmemesine çalışmak ama hayatlarımızı bir siyasal maneviyat anlayışıyla restore etme imkanlarını da müzakere etmektir.

Batı felsefesinde son 20 yıldır tartışılan ve önemsenen "ötekine karşı etik sorumluluk" olgusu, bir toplumun hem kendi içindekilere hem kendi dışındakilere karşı duyduğu bir sorumluluk biçimidir. Kendimizi anlamak ise dışımızdakileri anlamak gibi ilişkisel bir ontolojiye dayanır. Buradan, bir hegemonya kurma hevesi beslenmez. Böyle bir heves olmadığı sürece, terörün güçle ilişkisi de kaybolmaya yüz tutar. Güçlü olanın da güçsüz olanın da yaptığı terör olur ve terör, hakim patolojilerin yarattığı patoloji derekesinde kalır.

Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay, Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi. Siyaset ve Din Sosyolojisi, Demokrasi ve Siyaset Teorileri alanlarında çalışan Sarıbay'ın yayımlanmış eserlerinden bazıları şunlardır: 'Postmodernite, Sivil Toplum ve İslam' (İletişim, 1994), 'Türkiye'de Demokrasi ve Politik Partiler' (Alfa, 2001), 'Modernitenin İronisi Olarak Globalleşme' (Everest, 2004), 'Global Toplumda Din ve Türkiye' (Everest, 2004), 'Toplumun Mantığı' (Alfa, 2007), 'Demokrasinin Sosyolojisi' (Sentez, 2013) ve 'Global Bir Bakışla Politik Sosyoloji' (Sentez, 2014).

Twitter'dan takip edin: @Politolog00

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Ali Yaşar Sarıbay

Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi. İlk ve orta öğrenimini Adana ve Tarsus’ ta tamamladı. 1973'te İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyasi İlimler-Maliye Bölümleri'nden mezun oldu. Aynı fakültede Siyaset Bilimi doktorası yaptı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;