Görüş

Türkiye-AB ilişkilerindeki çıkmaz

Ankara-Brüksel hattının hem ortaklık ilişkisi hem de üyelik müzakerelerini içeren iki boyutunda mevcut olan sorunlar, güncel gelişmelerden bağımsız olarak, ilişkileri çoktan çıkmaza doğru sürüklemiştir ve bu koşullarda AB, Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde yönlendirici bir aktör olma vasfını çoktan yitirmeye başlamıştır.

Ankara'yı ziyaret eden AB heyeti, 8 Aralık'ta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve AB Bakanı Volkan Bozkır ile bir araya gelmişti. [Fotoğraf: AA]

14 Aralık 2014 tarihinde "paralel yapı" ile mücadele süreci kapsamında Gülen Cemaati'nin medya ayağına yönelik düzenlenen operasyonlar Avrupa Birliği (AB) tarafından sert tepki ile karşılanmıştır. AB kurumsal yapılanmasının siyasi ayakları Konsey, Komisyon ve Avrupa Parlamentosu ayrı ayrı yaptıkları ve mealen aynı açıklamalar ile eleştiri oklarını Türkiye’ye yöneltmişlerdir. AB’den gelen tepkilerde başlıca iki husus dikkat çekmektedir. Birincisi, 14 Aralık’ta gerçekleştirilen operasyonun Birlik tarafından demokrasi, temel haklar ve basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilmekte olduğudur. İkincisi ise Birliğe üyelik müzakerelerinin seyrinin aday devletin hukukun üstünlüğü ve temel haklara saygı duyması ölçüsünde ilerleyeceği vurgusu ile 14 Aralık operasyonunun üyelik müzakerelerine olumsuz yansıyacağının ima edilmesidir; Birlik, 14 Aralık operasyonunu gerekçe göstererek Türkiye’ye deyim yerindeyse “aba altından sopa” göstermektedir.

Birliğin 2006’da sekiz faslı askıya alma kararı ile Türkiye’ye karşı kullanabileceği 'müzakereleri askıya alma' kozunu çoktan kendi iradesiyle kaybettiği görülmektedir. Kısaca zaten donmuş olan bir süreç tekrar dondurulamaz. 

by Dilek Yiğit

AB’nin ilk tepkisi, Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ve Genişlemeden Sorumlu AB Komiseri Johannes Hahn sözcülüğünde Komisyon’dan gelmiştir. Mogherini ve Hahn, Türkiye’de bazı gazeteciler ve medya temsilcilerine yönelik operasyon ve tutuklamaların demokrasinin temel ilkesi medya özgürlüğü ile bağdaşmadığını, bu operasyonun Avrupa değerleri ile standartlarına aykırı olduğunu belirterek, herhangi bir aday devlet ile yürütülen müzakerelerdeki ilerleyişin hukukun üstünlüğü ve temel haklara saygı duyulmasına bağlı olduğunu ifade etmişlerdir. Konsey’in 16 Aralık 2014'te gerçekleştirdiği toplantının ardından yapılan basın açıklamasında ise; Konsey’in siyasi muhalefet, kamu protestoları ve eleştirel medyaya karşı artan hoşgörüsüzlükten duyduğu memnuniyetsizlik ifade edilmiş ve medyaya yönelik operasyonun Türkiye’de basın özgürlüğüne saygı duyulduğu hususunda şüphe yarattığı belirtilmiştir. Avrupa Parlamentosu’nun 17 Aralık tarihinde gerçekleştirdiği genel kurul oturumunda da, Avrupa parlamenterleri Türkiye’de tutuklanan gazetecilere ilişkin endişelerini dile getirerek, Türkiye’nin Avrupa Birliği değerlerinden uzaklaştığını ifade etmişlerdir.

AB’nin üç kanattan ve pek çok ağızdan Türkiye’ye yönelttiği eleştiriler karşısında, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın da yanıtı sert olmuştur. Sayın Erdoğan, konuya dair yaptığı açıklamalarda başlıca üç mesaj vermiştir. Yukarıda da bahsettiğim gibi AB, Türkiye’deki operasyonları basın özgürlüğü kapsamında değerlendirmekte iken, Sayın Erdoğan konunun sadece basın özgürlüğü kapsamında ele alınamayacağını, meselenin ulusal güvenlik meselesi olduğunu ve Birliğin karışmaması gerektiğini ifade etmiştir. Bu ifadenin Birliğin meseleye çok dar bir perspektiften bakmayı tercih ettiğine yönelik eleştiriyi içermekte olduğu da açıktır. İkincisi, AB 14 Aralık operasyonunun katılım müzakerelerinin olumsuz etkileyeceğini ima ederken, Sayın Erdoğan Türkiye’nin zaten 50 yıldır Avrupa kapısı önünde bekletildiğini belirterek, bu noktada Birlikten gelen müzakere sürecini durdurma tehdidinin etkili olamayacağının altını çizmiştir. Üçüncü mesaj, AB’den oyalama taktiğine son vermesi ve Türkiye’nin üyeliği konusundaki tavrını net olarak ortaya koymasının gerekliliğidir.

AB Türkiye’ye sert eleştiriler yöneltme yetkisini nereden almaktadır? Açıkçası AB aday devletlerin içişlerine karışabilmektedir. AB’nin aday devletlerin içişlerine karışabildiğini belirtmek, bu durumun normatif olarak doğru bulunmasının ifadesi değil, bir gerçeğin ifade edilmesidir. AB aday devletler ile kurduğu asimetrik, yani dengenin Birlik lehine bozuk olduğu ilişki modeli kapsamında aday devletlerin içişlerine karışma yetkisini kendinde görmektedir. Üstelik bu yetki, Birliğin uluslararası arenada normatif, yani belirli değerlere istinat eden ve dış politikasında bu değerleri yayma amacı taşıyan aktörlüğünün bir tezahürü olarak görülmektedir. Birliğin istinat ettiği, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı ve demokrasi, işleyen piyasa ekonomisi ile üyelik yükümlülüklerini üstlenebilme kapasitesi kriterlerini Kopenhag üyelik kriterleri adı altında aday ülkelere dayatması bu durumun en açık örneğidir ve bu nedenledir ki AB’nin değerlerini yayma adına en etkili politikasının genişleme politikası olduğu ileri sürülmektedir. Konunun bir diğer yönü daha vardır: AB, normatif gücünün en etkili olduğu genişleme politikası kapsamında yer alan herhangi bir ülkenin içişlerine karışamadığı anda uluslararası arenadaki normatif aktör konumu kesinlikle sarsılır. 

Süreç çoktan donmuş durumda

Son gelişmeler ışığında Türkiye-AB ilişkileri nereye sürüklenmektedir? Genel kanı son gelişmelerin Türkiye’nin AB ilişkilerini olumsuz etkileyeceğidir; ancak bu soruya sağlıklı yanıt verilebilmesi Türkiye-AB ilişkilerinin niteliğinin analizini gerektirmektedir.

Türkiye-AB ilişkileri, birincisi ikincisinden bağımsız, ikincisi ise birincisinin bir uzantısı olan iki boyuttan oluşmaktadır. Birinci boyut 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Anlaşması ile oluşturulan ve taraflar arasında gümrük birliğinin tamamlanması sürecine varan ortaklık ilişkisidir. İlişkilerin ikinci boyutu Ankara Anlaşması’nın Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu'na katılma olanağını düzenleyen 28. maddesi kapsamında ortaklık ilişkisinin bir uzantısı olarak da değerlendirilebilecek üyelik müzakerelerinin yürütüldüğü boyuttur.

İkinci boyut, Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi’nin 11 Aralık 2006 tarihinde almış olduğu karar çerçevesinde müzakere fasıllarının sekizinin askıya alınması ve askıya alınan fasıllar açılmadığı müddetçe hiçbir faslın geçici de olsa kapanamayacak olması nedeniyle zaten donmuş durumdadır. Dolayısıyla, ilişkilerin üyelik müzakerelerinin yürütüldüğü boyutunu ifade eden ikinci boyut, bizzat Birlik tarafından gelen karar ile dondurulmuş iken, Birliğin gerekçesi ne olursa olsun müzakerelerin dondurulması tehdidinde bulunması anlamlı olmadığı gibi, Türk hükümeti üzerinde de etkili olamayacaktır. Bu noktada şu soruyu soralım; 14 Aralık operasyonuna bağlı olarak AB ve Türkiye arasında restleşme olmamış olsaydı üyelik müzakereleri istikrarlı şekilde sürdürülecek miydi? Yanıtımız “evet” olabilseydi ancak, günümüz gelişmelerin Türkiye-AB ilişkilerine ciddi zarar verebileceği ileri sürülebilirdi.

Konuya AB açısından baktığımızda ise, Birliğin 2006’da sekiz faslı askıya alma kararı ile Türkiye’ye karşı kullanabileceği "müzakereleri askıya alma" kozunu çoktan kendi iradesiyle kaybettiği görülmektedir. Kısaca zaten donmuş olan bir süreç tekrar dondurulamaz. Birliğin Türkiye karşısında kullanabileceği kozu, olsa olsa ilişkilerin ilk boyutuna dair olabilir; ancak Türkiye bu boyuttaki memnuniyetsizliğini çoktan dile getirmiş ve gümrük birliğinin revize edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. “Türkiye ve AB arasındaki gümrük birliği Türkiye’nin dış ticaretini artırıyor mu?” yoksa “Gümrük birliği, Birliğin pazar payını artırmaya yönelik bir model mi?” soruları tartışıladursun, Birliğe üye olmayan Türkiye’nin kendi ticaretini ve ekonomisini doğrudan etkilemekte olan kararların alım aşamasında söz sahibi olmaması başlı başına bir sorundur. Özellikle AB’nin ABD ile Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması müzakerelerine başlamış olması Türkiye’nin bu pazarın dışında kalmasının yaratacağı dezavantajlar nedeniyle Türkiye’de gümrük birliğine olan mevcut tepkiyi artırmıştır.

Kısaca Türkiye-AB ilişkilerinin hem ortaklık ilişkisi hem de üyelik müzakerelerini içeren iki boyutunda mevcut olan sorunlar, güncel gelişmelerden bağımsız olarak, ilişkileri çoktan çıkmaza doğru sürüklemiştir ve bu koşullarda AB, Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde yönlendirici bir aktör olma vasfını çoktan yitirmeye başlamıştır.

AB, Türkiye’den vazgeçtiği takdirde, Arap coğrafyası için sunduğu 'Batı değerlerini benimsemiş, Birliğe üye olacak demokratik Müslüman ülke' modelini kullanamayacak, neticede 'medeniyetler çatışması' tezi 'medeniyetler buluşması' tezine üstünlük sağlayacaktır. 

by Dilek Yiğit

AB Türkiye’den vazgeçebilir mi?

Birliğin Türkiye’den kolay kolay vazgeçemeyeceğini ileri sürmemize imkân tanıyan nedenler mevcuttur. Birincisi, Batı, AB ile üyelik müzakerelerini yürüten Türkiye’yi Ortadoğu için bir model olarak sunmaktadır. AB, Türkiye’den vazgeçtiği takdirde, Arap coğrafyası için sunduğu “Batı değerlerini benimsemiş, Birliğe üye olacak demokratik Müslüman ülke” modelini kullanamayacak, neticede “medeniyetler çatışması” tezi “medeniyetler buluşması” tezine üstünlük sağlayacaktır. Üstelik, sözde Arap Baharı süreci altında dönüşüm geçiren ve halkın otoriter rejimlere başkaldırdığı coğrafya için, en çok ihtiyaç duyulan süreçte Birliğin bir model sunmaktan yoksun kalması kendi adına rasyonellikten uzak bir tutum olacaktır. Üstelik sözde Arap Baharı, Birliğin Maşrek ve Magreb ülkelerine uygulayageldiği politikaların başarısızlığının altını çizmiş, istikrar uğruna demokrasiden ödün veren Birliğin Arap coğrafyasında itibarı sarsılmıştır. Oysa Türkiye, Sayın Kemal Kirişci’nin ifade ettiği gibi, açıkça “demokrasi promosyonu politikası” ilan etmeyerek, bununla birlikte hem hükümet hem de sivil toplum düzeyinde bölgede demokratik faaliyetlere destek vererek kredibilite kazanmıştır; söz konusu kredibilite bölge ülkeleri ile artan ticaret ve vize liberalizasyonu ile halklar arasında artan diyalog aracılığıyla güçlenen Türkiye imajını desteklemektedir. Dolayısıyla son yıllar Ortadoğu’da zayıflayan AB ve güçlenen Türkiye tablosu çizmektedir; bu tabloda AB’nin Türkiye’den vazgeçmesi, Birlik’ten uzaklaşmış ve hatta komşu bölgesinde Birlik için rekabetçi pozisyon alacak Türkiye’yi, kontrol edebileceği aday ülke Türkiye’ye tercih etmesi anlamına gelecektir. Türkiye Rusya yakınlaşmasının AB tarafında yarattığı tedirginlik bu kapsamda okunabilecek en yeni örnektir.

Türkiye-AB ilişkilerinin sürüklendiği çıkmazda, taraflar birbirlerinden vazgeçmenin siyasi ve ekonomik maliyetlerine katlanmayı göze almadığı müddetçe, ilişkilerindeki çıkmazı aşabilecek önlemler üzerinde tartışmaya başlamalıdır.

Dr. Dilek Yiğit, Hazine Müsteşarlığı'ndan uzman. Avrupa Birliği ve Ortadoğu konusunda çalışmalar yapan ve çok sayıda makalesi yayınlanan Yiğit, Atılım Üniversitesi’nde yarı-zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

Makalede ifade edilen görüşler yazara ait olup, görev yaptığı kurumla ilişkilendirilemez.

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Dilek Yiğit

Hazine Müsteşarlığı'nda uzman. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;